David F. Noble(*)
Ekim
1997
06.01.1998
Kanada’nın York
Üniversitesi’nde, üniversitenin Cultech adlı yan teknoloji firması ile bir özel
şirketin işbirliği sonucunda tüm Web sayfalarına 10.000 $ karşılığında Logo
konulacaktı.
Üniversite yönetimi
ve özel şirketler ile öğretmenler ve öğrenciler karşı karşıya geldiler. Grevin
şiarı: “Yönetim Kurulu odası yerine derslik”. Karar tepeden alınıyor. Karara
herhangi bir üniversite çalışanı ya da öğrencisinin katılımı sözkonusu değil!..
ABD’deki UCLA’da karar yaz
aylarında alındı. Tatil zamanıydı. Devreye kimse giremedi. UCLA yeni girişimini
desteklemek üzere, öğrencilerden ek bir harcın alınmasına karar verdi.
Yeni teknolojiyi uygulamanın
altında yatan gerekçe neydi?.. Geride kalma korkusu ve “ilerleme”
zorunluluğunun yarattığı baskı. Görünmeyen asıl gerekçe ise, yüksek öğretimin ticarileştirilmesi.
Yerleşkede biriken sermaye sonucunda, düşünsel etkinliğin düşünsel sermayeye
dönüştürülmesi ön plana çıkmıştır. Sonuç: Düşünsel
mal varlığı. Yirmi yıllık bir geçmişi olan bu sürecin iki boyutu vardır:
1. 1970’li yılların
ortalarında bilimsel ve mühendislik bilginin piyasada alınıp satılabilen ve
dolayısıyla sahiplenilebilen ticarî ürünlere dönüştürülmesi yolunda,
üniversitenin araştırma işlevinin ürünleştirilmesi;
2. Kurs/dersleri, kurs
yazılımlarına ve öğretim etkinliğinin ta kendisinin, sahiplenilebilir ve
piyasada alınıp satılabilir ticarî ürünlere dönüştürülmesiyle birlikte
üniversitenin eğitsel işlevinin ürünleştirilmesi.
Bu durumda üniversiteler öncelikle patent ve
lisansların üretim ve satış yeri olmakta; ardından da, çoğaltma/üretme hakları
saklı video bandları, kurs yazılımları, CD Romlar ve Ağ yerleşkeleri/Web
sitelerinin üretim yeri ve belli başlı pazarı durumuna gelmektedirler.
1973’lerdeki petrol bunalımı
ve uluslararası rekabetin yoğunlaşması sürecinde, büyük sanayileşmiş ülkelerin
şirket ve siyaset önderleri, ağır sanayiler üzerindeki tekellerinin
yitirilmekte olduğunu anlayınca, - uzay, elektronik, bilgisayar, gereçler,
iletişim, biyomühendislik, vb. – “bilgiye dayalı sanayilerin candamarı olan
bilgi üzerindeki tekelcilige kendi üstünlüklerinin bağlı olması gerektiği”
çıkarımını yaptılar. İşte, “düşünsel sermaye”ye olan bu odaklanma, önceden
görülmemiş derecede ekonomik çarkların arasına üniversiteleri alarak kendi
birincil kaynakları olarak dikkatlerini onlara yönelttiler. Son on yılda
sanayiciler ve onların üniversite yerleşkesi çerçevesindeki ortakları, bu
bilgiyi yaratmanın risk ve maliyetlerini toplumsallaştırarak/toplumsal
birimlere yayarak ürünlerini özelleştirmeye götürecek yolları buldular.
Kendiliğinden gelişen bu işbirliği, İş Konseyleri ile Yüksek Öğretim Kurulunun
çalışmasıyla yönlendirilen ortak lobicilik çabalarına dayanarak şirketler ile
akademik yönetim kurulları odaları arasında uzanan hatlarla “ayrıntılı işleme”
ağlarının kurulmasına yol açtı. Tröstleşmeye karşı çıkarılan düzenlemelerdeki
gevşeme ve üniversite araştırmalarına şirketlerin fon aktarması durumunda sağlanan
vergi bağışıklıklarına ek olarak, bu ortak/ikili çabanın en belirgin sonucu,
federal hükümetin parasal destekleriyle sağlanan patentlerin aidiyetini
kendiliğinden üniversitelere tanıyan patent yasasının 1980’de çıkarılmasıyla
gerçekleştirilen reform olmuştur. Başka bir deyişle, laboratuvar bilgileri,
düşünsel sermaye ve mal varlığı şeklinde patentlere dönüşmüştür. Patentlere
sahip şirketler olarak üniversiteler, düşünsel mal varlığı politikalarını
saptamaya, ticarî nitelikteki araştırmalarının yürütülmesi için altyapı
geliştirmeye, şirketlerle olan bağlantılarını genişletmeye ve patentlerine
dayalı lisanslarıyla birlikte yeni ürünlerinin pazarlanmasına yönelik aygıtları
oluşturmaya doğru adımlarını attılar. Üniversitenin ürünleştirilmesi sürecinin
ilk sonucu, üniversite kaynaklarının toptancı satıcılık niteliğindeki yeni
konumlanışının, eğitsel işlevi pahasına araştırma işlevine doğru
kaydırılarak gerçekleştirilmesi
olmuştur.
Sonuçta, sınıfların öğrenci
sayıları şişmiş, öğretim kadroları ve öğretim kaynakları azalmış, ücretler
dondurulmuş ve eğitim programlarındaki konu alanları en aza indirilmiştir. Bu
arada, ticarî altyapının oluşturulması ve bakımı ile aşırı yığılmış yönetici
personelin finansmanı için harçlar gittikçe yükseltilmiştir. Ne var ki, öğrenciler
eğitimleri için gittikçe daha fazla harç öderken ve karşılığında daha azını
alırken, üniversite yerleşkeleri kendilerini bunalımda bulmuşlardır. Örneğin,
1976-1994 yıllarında kamu araştırma üniversitelerinde araştırmalara ayrılan
paylar % 21,7 oranında artarken, öğretime ayrılan harcamalarda % 9,5 oranında
azalma olmuştur.
İkinci aşamada öğretimin
ürünleştirilmesi, birinci aşamanın yol açtığı bunalıma bir çözüm olarak ileri
sürülmüştür. Malî çöküntünün nedenleri ise, pahalı ve düşük verimdeki ticarî
altyapı ve aşırı artmış olan yönetim giderleri iken, bunlar gözardı edilerek
bilgisayar destekli öğretim şampiyonları, fazla sayıdaki öğretmenlerin
etkililiğinin artırılmasına dikkatlerini yöneltmişlerdir. Üstelik, yüksek
teknoloji araçlarının, yüksek öğrenim maliyetlerini azaltmak yerine, daha da
artırarak sorunu karmaşıklaştırdığı gerçeğini de gözden ırak tutmuşlardır.
Bugüne değin elde edilen deneyimlerden anlaşılmıştır ki, donanım, sürüm
yükseltme, bakım, teknik ve yönetsel destek elemanı gibi, aşırı genişlemiş
gereksinimler ile öğretici zamanına duyulan sınırsız taleplerle birlikte,
bilgisayar destekli öğretim; işgücündeki azalma, dışarıdan finans sağlama
gereği ve öğrencilerin teknoloji harcamalarındaki payları bir yana, maliyetler,
geleneksel eğitimden çok daha fazla olmuştur.
Son yıllarda yapılan
araştırmalarda, yüksek öğretimde kullanılan eğitim teknolojilerinin, gerek
verimlilik iyileştirmesinin, gerekse eğitsel nitelik artışında anlamlı
kazanımların gözlenmediği saptanmıştır…
Yüksek öğrenimdeki bu ikinci
dönüşüm – öğretimin ürünleştirilmesi – ileri eğitimin yararlanıcıları olan
öğretmen ve öğrencilerin bir çalışması/işi değildir. Çünkü, bu aşama, gerçekten
hiç de eğitimle ilgili değildir. Yalnızca pazarlamaya yöneliktir. Bu dönüşümün
en ateşli destekçileri, Apple, IBM,
Bell, kablo şirketleri, Microsoft gibi ağ donanımı, yazılımı ve “içerik”
satıcıları ile Disney, Simon ve
Schuster, Prentice-Hall, vb. eğitimi kendileri için pazar olarak gören
eğitsel gereç ve yayıncılık şirketleridir. Lehman Brothers yatırım şirketinin
bir raporuna göre, bu pazar, birkaç
milyar dolarlık bir gizilgüce sahiptir. Hattâ, eğitim sanayiinde yatırım fırsatı hiç bu denli iyi olmamıştır. Öyle
ki, sağlık/ilaç sektöründen vazgeçilerek gelecekteki kazançlı yatırımlar için
“odak sanayii” haline gelecektir. Yine bu rapora göre, sağlık sektöründe olduğu
gibi, eğitim piyasasında da eğitsel destek örgütleri (EDÖ) baskın bir rol
oynayacaktır.
Üniversite yerleşkelerine
ulaşamayanlar için eğitime erişimin sağlanacağına ilişkin demokratik söylemler bir yana, uzaktan erişim gerçekleştirenlerin
sayısını, yerleşkelerdeki öğrenciler sekiz katına aşmakta ve bu durumda yerleşkeler bu ürünlerin gerçek alıcısı
olmaktadırlar. Araç-gereç satıcılarına ek olarak, şirketlerin yetiştirme/eğitim
savunucuları-yandaşları, “hatlar üzerinden/online eğitim”, sorun çözme, bilgi
işleme ve “tam zamanında” eğitilmiş işgörenlerini kazanç getirici bir hıza
kavuşturmanın başka bir yolu olarak görmektedirler. Askerî kurumlarca
geliştirilen bilgisayar destekli öğretim yöntemleriyle tümleşik evde yetiştirme
programlarını da aşarak, yüksek öğretimin gerçekleştirilmesindeki dönüşümü,
kamu giderleriyle gerektiği gibi yetiştirilmiş personellerin sunuş aracı olarak
görmektedirler.
Bu dönüşümün üçüncü belli
başlı destekçisi de üniversite yöneticileridir; sözkonusu dönüşümü, kurumlarına
çağdaş bir “ileriyi gören” görüntüsü kazandıran basamak olarak görmektedirler.
Dahası, bir yandan bilgisayar destekli öğretimi doğrudan emek/işgücü ve fabrika
bakımı gibi, daha az öğretmen ve sınıflar, dolayısıyla maliyetlerdeki düşüş
aracı olarak değerlendirirken, öte yandan, fakültenin özerkliği ve
bağımsızlığını çökertmeyi hedeflemektedirler. Aynı zamanda da, yazılım ve
içeriklerinin hak sahipleri sıfatıyla satıcılar olarak kurumları ya da kendileri
için bir nebze ticarî etkinliği gerçekleştirmeyi ummaktadırlar. Üniversite
yöneticilerini bu alanda gittikçe artan bir yoğunlukta yeni teknolojilerin
kullanımı doğrultusunda teşvik eden birçok özel vakıf, ticarî şirket ve
akademik ortaklı holdingler desteklemektedir. Bunlar arasında Sloan, Mellon, Pew, Culperer Vakfı,
Amerikan Eğitim Kurulu ve dahası, 600 kolej ve üniversite ile yüz özel
kuruluşun temsilcisi bir konsorsiyum olan Educom
yer almaktadır.
Son olarak, bu çabanın
ardında, her yerde bulunan teknoloji fanatikleri bulunmaktadır; bunlar,
bilgisayarları herşeyin çaresi olarak nitelememektedirler. Çünkü, onlarla
oynamayı severler. Özel sektör ve üniversite patronlarının hevesle
yüreklendirmeleriyle, sözüm ona eğitimin iyileştirilmesine ilişkin eğitsel
iddiaları gerçekleştirecek desteği sunmaksızın, verimlilikteki artışta gözle
görülür bir kanıt bulunmaksızın ve gerek öğrenciler ve gerekse öğretmenlerden
etkili bir talebin gelmesini beklemeksizin, ileri atılırlar.
York ve UCLA’ya ek olarak
Kuzey Amerika üniversiteleri hızla bu ticarileştirme, yani ikinci aşamasına
sokulmaktadırlar. Arizona ve Californiya eyaletleri, kendi sanal üniversite
projelerini başlatırken, “West Smart States” adlı konsorsiyum tüm
yerleşkelerini bir açık hatlı eğitim ağına bağlama çalışmasını yürütmektedir.
Kanada’da ise Vancouver’deki Simon Fraser Üniversitesi’nde odaklanan ve Uzaktan
Öğrenmeyi Araştırma Ağı tarafından yürütülen ve çoğu ulusal yüksek öğrenim
kurumlarını bir “Sanal U(niversite)
ağına bağlamayı hedefleyen ulusal bir proje yürütülmektedir.
Tüm bu girişimlerin ardında
yatan ticarî niyet ve pazara yönelik oluş apaçıktır. Örneğin, ABD’deki en geniş
çaplı “Batı Eyaletleri Sanal Üniversitesi” Projesinin hedefleri arasında;
1. İleri teknolojinin
işe koşulmasıyla öğretim gereçleri, kurs yazılımları ve programları için
pazarın genişletilmesi,
2. Gösterimi yapılan
yeterlik için pazarın genişletilmesi,
3. Özellikle yasalarla,
politikalarla ve yönetsel yönergeler ve düzenlemelerle yaşama geçirilenleri
başta olmak üzere, bu pazarların özgürce işlerliğe kavuşturulması için
yürürlükte bulunan engellerin saptanması ve kaldırılması,
yer almaktadır.
Utah Eyalet Valisi Mike
Leavitt’in ileri sürdüğüne göre,
“Gelecekte, bir yüksek öğretim kurumu, bir yerel televizyon istasyonu kadar
küçük olacaktır.” Böyle bir proje için başlangıç fonları/ödenekleri,
dünyanın en büyük eğitim yayıncısı olan Simon ve Schuster’ın eğitim kolu olan
Eğitsel Yönetim Grubu/Educational Management Group gibi bir özel sektörden
gelmektedir. Simon ve Schuster’in baş yöneticisi Jonathan Newcomb bu konuda
şunları söylüyor: “Etkileşimli teknoloji kullanımı, fiziksel sınıftan,
yirmibirinci yüzyılda ortaöğretim ve sonrası için herhangi bir zaman ve yerde
yapılacak öğrenme için model oluşturabilecek nitelikte temel bir değişmeye yol
açmaktadır. Bu dönüşüm, siber uzayda kullanım haklarının korunmasıyla birlikte
sayısal teknolojideki gelişmelerle olanaklı hale gelebilecektir.”
Benzer biçimde, Kanada’da
belirlenmiş eğitsel yazılım platformundan oluşan “Sanal U”yu geliştirmeye
yönelik ulusal çabalar, Kodak, IBM,
Microsoft, McGraw-Hill, Prentice-Hall, Rogers Cable Systems, Unitel, Novasys,
Nortel, Bell Canada ve GTE’nin
bir araştırma kolu olan MPR Teltech’ten
oluşan bir sanayi konsorsiyumunca yürütülmektedirler. Bu projenin de ardında
ticarî dürtünün bulunduğu ortadadır. 50
milyar dolarlık Kanada piyasasının gizilgücünü tahmin eden proje tasarısı,
araştırmacılar ve sanayinin, yeniliklerini ticarîleştirmelerini yüreklendirecek
bir düşünsel malvarlığını kabul edecekleri konusunu vurgulamakta ve “kurs
yazılımları ile başka öğrenme ürünleri”ni de kapsayan “bir dizi ticarî
nitelikleriyle pazarlanabilen donanım ve yazılım ürünleri ve hizmetleri”nin
geliştirilmesini öngörmektedir. Simon Fraser Üniversitesi profesörlerinden olan
projenin iki yöneticisi, üniversiteyle işbirliği içinde bu ürünleri satmak
üzere şirketlerini kurmuşlardır.
Bu arada British Columbia
Üniversitesi son zamanlarda kendi eğitim ağ yerleşkesi yazılımlarını satmak
amacıyla WEB-CT şirketini kurmuş; bu yazılımlar, kendi bilgisayar bilimleri
profesörlerinden biri tarafından tasarlanmış ve halen UCLA’da kullanılmaktadır.
Son birkaç ay içinde, WEB-CT, Silicon Graphics ve Prentice-Hall ile üretim ve
dağıtım ilişkilerine girmiş ve ABD’de olduğu gibi, Kanada yüksek öğrenim
pazarında hızla büyük bir rol oynamaya başlamıştır. 1997 Güz dönemi
başladığında WEB-CT lisansına sahip
olanlar arasında, UCLA ve Kaliforniya Devlet Üniversitesine ek
olarak, Georgia, Minnesota, Illinois,
North Carolina ve Indiana gibi üniversiteler ile Syracuse, Brandeis ve Duquesne gibi özel kurumlar da yer
almaktadır.
Üniversite öğretiminin
ürünleştirilmesinin sonuçları iki biçimde yansımaktadır:
1. Ürünlerin üretim yeri olarak üniversite,
2. Bu ürünler için pazar konumundaki üniversite.
Bu açıdan bakıldığında,
öğrenciler için maliyetler, baskı/zorlama, gizlilik, dürüstlük/adalet ve
eğitimin niteliği gündemde yerini almaktadır.
Öğretimin ürünleştirilmesiyle
birlikte, işgücü olarak öğretmenler, öğretsel ürünlerin etkin yaratımı için
tasarlanan bir üretim sürecine çekilmektedirler. Dolayısıyla, yukarıdan aşağıya
doğru hızla teknolojik dönüşüm geçiren öteki sanayilerdeki üretim işçilerinin
her türlü baskısına maruz kalmaktadırlar. Bu çerçevede, fakülteler, öteki
becerili işçilerin tarihsel olumsuz durumuyla, dile getirilenden daha çok ortak
bir paydaya sahiptir. Teknoloji aracılığıyla onların etkinliği, işleri
üzerindeki özerkliği, bağımsızlığı ve denetimini azaltmak, işyeri bilgileri ve
denetimi olabildiğince yönetimin ellerine teslim etmek amacıyla yeniden
düzenlenmektedir. Başka sanayilerde de olduğu gibi, teknoloji, yönetim
tarafından öncelikle, işgücünü disiplin altına almak, beceriksizleştirmek ve
konumunu sarsmak amacıyla yaygınlaştırılmaktadır.
Bir kez fakülte ve
kurs/dersler açık hatlarla kullanıma açıldığında, bundan önce görülmedik
derecede, yöneticiler fakülte başarımı ile kurs içerikleri üstünde doğrudan
denetime sahip olmaktadırlar. Ayrıca, yönetsel inceleme, gözetleme, sıkı
disiplin altında tutma ve hattâ sansür, beklenenin de ötesinde artmaktadır.
Aynı zamanda, teknolojinin kullanımı, çalışma süresinin kaçınılmaz biçimde
uzatılmasını; gece ve gündüz yirmidört saat durmarsızın teknolojinin üstünde
yer alma ve söyleşi odaları, sanal büro saatleri ve elektronik posta
aracılığıyla şimdi anında ve sürekli olarak erişilebilir konumdaki gerek
öğrencilere gerekse yöneticilere yanıt verme savaşımını fakülte verdikçe,
çalışmanın yoğunlaştırılmasını gerektirmektedir. Benzer biçimde teknoloji,
fakülte olanakları, etkinlikleri ve taleplere yanıt verişlerini yönetimin çok
daha dikkatlice izlemesine fırsat tanımaktadır.
Fakültenin kurs
malzemeleri/yazılımlarını açık hatta hizmete sunmaya başlamasıyla birlikte, bu
malzemeyle kaynaştırılmış bilgi ve kurs tasarım becerisi (fakültenin
sahipliğinden) çıkmakta bilgisayar ortamına aktarılmakta ve yönetimin eline
teslim edilmektedir. Bu durumda yönetim, teknolojik olarak önceden paketlenmiş
kursu sunmak üzere daha az becerili ve dolayısıyla daha ucuz çalışanları işe
koşma konumundadır. Bu konum, bu ürünlerin sahipliğine soyunan yönetime, çok daha
az parasal harcamayla ve özgün tasarımcının katılımı ya da hattâ bilgisi olmaksızın, kursu her yerde pazara
sunma olanağı tanımaktadır. Bu arada bu paketlenmiş ürünlerin alıcısı olan
öteki akademik kurumlar, bu nedenle kendi çalışanlarıyla olan sözleşmelerini
sona erdirme ve ardından da, çalışmalarını gözardı etme, son olarak da, kurum
içi öğretim görevlilerine duydukları güveni zedeleme aşamasına
gelebilmektedirler.
Çok daha önemlisi ise, bir
kez fakülte kurslarını yazılımlara aktardığında, uzun dönemde fazladan bir
hizmet gerekli olmamaktadır. Artık çalışmalar geride kalmıştır. Kurtz
Vonnegut’un klasik romanı Piyanocu’da,
makinist Rudy Hertz’in gururu, kendisine dehasının ölümsüz olacağını söyleyen
otomasyon mühendislerince okşanmaktadır; ona bir bira ısmarlarlar. Becerilerini
kaydederler. Sonra da işine son verirler.
Günümüzde fakülteler aynı alın yazısıyla karşı karşıyadırlar; parlak
düşünceleri/ürünleri milyonlarca insana açık hatlardan sunulacaktır. Hem de
gelecekte herhangi bir katılımları sözkonusu olmaksızın. Bazı kuşkucu
fakülteler ise, kendi yaptıklarının bir olasılıkla otomatik bir niteliğe
dönüştürülemeyeceğini ileri sürmektedirler ve bunda da haklıdırlar. Ancak,
eğitim niteliğindeki kayıp ne olursa olsun, herhangi bir biçimde otomatikleşilecektir.
Çünkü eğitim, tüm bu olup bitenlerin dışında bir şeydir. Burada söz konusu olan
paradır. Kısacası, öteki sanayilerin
otomasyonunda olduğu gibi, yeni eğitim teknolojileri de, fakültelerin bilgisini
ve becerilerini hortumlamakta, çalışma yaşamları üstünde denetimini
oluşturmakta, emeklerinin ürününe el atmakta ve sonuçta da, geçinme araçlarını
kendi dizginleri durumuna dönüştürmektedir.
Bunların hiçbirisi
spekülasyon değildir. Güz (1997) döneminde UCLA fakülteleri, yönetimin talebi
üzerine, görevleri gereği ya da isteksizce bile olsa, - hangi biçimde olduğu
gerçekten önemli değil – ders programları ve ödevler/projelerden tüm kurs
konuları ve ayrıntılarına kadar uzanan kurs çerçevesini; bunların kime ait
sayılacağı ve dahası da, nasıl kullanılacağı ve sonuçlarının ne olacağı gibi
sorular yanıtlanmaksızın, açık hatlarda kullanılmak üzere ağ yerleşkesine
yerleştirmişlerdir.
York Üniversitesinde,
sahiplik hakkı bulunmayan fakültelerden, kurs konularını video, CD Rom ya da
Internet aracılığıyla kullanıma açmaları, aksi takdirde işlerine son verileceği
bildirilmiştir. Ardından da şimdilerde otomatikleştirilmiş programlar olarak
kendi kurslarını vermek üzere ve önceki aylık ücretlerinin ancak bir kısmı
karşılığında işe başlatılmışlardır. New York’taki New School ise, alışılageldik
biçimiyle, açık hatlarda kurslar tasarlamak üzere çoğu işsiz doktorları tüm
ülke çapında seçerek sözleşmeyle işe başlatmaktadır. Tasarımcılar, işgörenler
konumunda değil de, yalnızca niteliksiz çalışan ücretiyle devreye sokulmakta ve
kendilerinden, kurslar üzerindeki tüm haklarını üniversiteye aktarmaları talep
edilmektedir. Ardından New School bu kursları herhangi bir kimseyi
çalıştırmaksızın kullanıcıların taleplerine sunmaktadır. Bu durum ise, yalnızca
sürecin başlangıcıdır.
Bir akademik konsorsiyum olan
Educom geçtiğimiz günlerde kendi Öğrenme Altyapısı Girişimi/Learning
Infrastructure Initiative’ini kurmuştur. Bu çerçevede, geleneksel Taylorculuk
anlayışıyla fakültedeki işlerin belirgin görev alt sınırlarına bölünerek,
profesörlerin yaptıkları etkinliklerin ayrıntılı bir araştırması yer
almaktadır. Educom, kurs tasarımı, dersler ve hattâ değerlendirmenin tümüyle
standartlaştırılabileceği, mekanikleştirilebileceği ve dışarıdaki ticarî
satıcılara sunulabileceği inancındadır. Educom başkanı Robert Heterich’in
gözlemine göre, “Günümüzde bireysel insan aracılığının oldukça yoğun olduğu
ortamları görmektesiniz. Bazı alanlardan insan aracılığını ortadan kaldırma ve
onun yerine otomasyonu sağlayacak akıllı, bilgisayar destekli ve ağ ortamlı sistemleri
koyma gizilgücü, olağanüstü görünmektedir. Bu durum gerçekleşmeli de.”
Bu amaca yönelik olarak,
üniversite yönetimleri, haklardan yoksun ve yarı zamanlı fakülteler ile henüz
işin yenisi ve ona aday olan güçsüz işgörenler üzerinde en büyük baskıları
oluşturarak onları anlaşma için ya zorlamakta ya da ayartmaktadır. İşbirliğini
ödüllendirmek ve karşı görüşlüleri de düşkırıklığına uğratmak amacıyla akademik
teşvik ve yükseltme yapısını kullanmaktadırlar. Aynı zamanda da, yeterli
olmaktan uzak, verimsiz ve pahalı, gelişmelere karşı duran ve öğretim
teknolojileri aracılığıyla iyileştirme ya da değiştirilme gereği duyan
konumdaki fakülteleri göstermeye yönelik yoğun bir propaganda kampanyası
yürütmektedirler. Hattâ bunun da ötesinde fakülteler, ilerlemenin önünde duran,
sözüm ona öğrenciler, ana-babaları ve kamuoyu tarafından talep edilen sanal
eğitimin melhem olmasını engeller konumdaymış gibi yansıtılmaktadır.
York Üniversitesi fakülteleri
tüm bunları işitmiştir. Nitelikli eğitim sürdürmek ve kendilerini yönetimin
saldırısından korumak için buna şiddetle karşı koymuşlardır. Uzun süren
grevleri süresince böylesi bir yönetim propagandasına karşı, yüksek öğretimde
olup biten gerçekleri yansıtarak ayakta durmuşlar ve öğrenciler, basın-yayın
kuruluşları ile kamunun desteğini büyük çapta elde etmişlerdir. En önemlisi
ise, veto gücünü de kapsayan, öğretimin otomasyona geçirilmesine ilişkin tüm
kararlarda doğrudan ve kesin denetim yetkesini etkin sonuçlar elde edilmesi
durumunda fakülte üyelerine tanıyan özgün ve başka bir örneği bulunmayan
hükümlerin bulunduğu yeni bir sözleşmeyi bağıtlamışlardır. Bu sözleşmeye göre,
- video, CD Rom, Internet ağ yerleşkeleri, bilgisayar aracıyla görüşmeler, vb.
– seçenekli sunuşlar ya da sınıf içi öğretime ek olarak teknolojinin kullanımına
ilişkin tüm kararlar, “ortamlarda teknoloji kullanımının uygunluğu konusunda
fakültelere üye çalışanların pedagojik ve akademik karar ve ilkeleri
doğrultusunda olacaktır.”
Sözleşme ayrıca, “bir fakülte
üyesinden kendisinin onayı olmaksızın bir kursun yazılıma aktarılmasının talep
edilmemesini” güvence altına almaktadır. Böylece, York fakülteleri, aynı
zamanda konumlarını, özerkliklerini ve akademik özgürlüklerini koruyarak, yeni
teknolojilerin kullanılması durumunda, eğitimin niteliğinin düşürülmesinden çok
özgün bir iyileştirmeye katkı sağlama yönünde olanaklara sahip olacaklardır.
Savaş henüz kazanılmış olmakdan uzaktır, ancak bu bir başlangıçtır.
Öğretimin ürünleştirilmesinden kaynaklanan ikincil doğurgular takımı,
üniversitenin, üretilmekte olan ürünler için bir pazara dönüştürülmesini
kapsamaktadır. UCLA’daki görevliler, yüksek teknolojinin öğrenci odaklı
olmasını, çünkü öğrencilerin, fakültelerin kendi kurslarında ağ yerleşkesi
teknolojisinin daha yoğun olarak kullanılmasında ısrarlı olduklarını ileri
sürmektedirler. Ancak günümüzde, öğrenciler tarafından böylesi bir talep
yoktur; bu konuda ciddî bir araştırma olmadığı gibi, kanıt da bulunmamaktadır.
Gerçekte ise, öğrencilerin oy kullandığı bir-iki araştırmada, özellikle de –
etkin talep tanımı biçimindeki pazar için – ödeme yapmaları istendiğinde
girişimlerin uygulamaya konmasına karşı çıkmışlardır. UCLA’da öğrenciler,
Öğretimin İyileştirilmesi Girişimi’ne karşı öneriler ileri sürmüşlerdir.
UCLA’da kullanılmakta olan WEB-CT yazılımının tasarımcısı olan British Columbia
Üniversitesi’nde, kendilerine yüksek teknolojik gelecekte çok daha güvenli bir
yer vaad eden uzun süreli bir yönetim kampanyasına karşın, öğrenciler, benzeri
bir girişime referandumda bire karşı dört (1/4) oranındaki oy ağırlığıyla karşı
çıkmışlardır. Her iki üniversitedeki yöneticiler, olumsuz yöndeki bu öğrenci
kararlarını küçümsemeye, göz ardı etmeye ya da çarpıtmaya gayret etmişlerdir.
Ancak, burada bir mesaj yer almaktadır: Öğrenciler
özgün yüz yüze eğitim istemektedir, çünkü onlar siber dolandırıcılık için para
harcamamaktadırlar. Yine de, gerek UCLA ve gerekse UBC’deki yöneticiler,
bilgi teknolojisi altyapısına yaptıkları yatırımlarından bir nebze kazanç elde
etmek üzere bir pazar oluşturma konusunda umutsuz da olsalar, gündemleri
doğrultusunda ilerleme sağlama kararı aldılar. Böylece, ilgileri ya da ödeme
güçlerine bakılmaksızın, eğitim görmenin bir koşulu olarak, öğrencileri (ve
fakülteleri) kullanıcı olmaya ve sonuçta da donanım, yazılım ve içerik
ürünlerinin tüketicileri olmaya zorlayan bir “istenç” ile bir pazar
oluşturmaktadırlar. Tüm öğrenciler eşit biçimde bu sermaye yoğun eğitimin
altından kalkabilecekler mi?...
Bir başka etik nitelikteki
konu da, öğrencinin açık hat etkinliklerinden yararlanmasıyla ilgilidir. Birkaç
öğrenci, bilgisayar destekli kursların, ürün ve pazar geliştirme için sık sık
alan denemeleriyle öylesine cilâlanmış olduğunu, kendilerinin, kursları incelerken kursların da kendilerini incelediğini
fark etmektedir. Kanada’da sözgelimi, satıcılarına kullanıma ilişkin veriler
sağlamak karşılığında Sanal U yazılımının telif hakkı ücretsiz olarak
üniversitelere verilmiştir. Böylece, bir yandan öğrencilerle, öte yandan
profesörler ve öğrencilerin kendi aralarında yaptıkları iletişimi kapsayan tüm
açık hat etkinlikleri, satıcı tarafından yararlanılmak üzere izlenmekte,
kendiliğinden sistem tarafından dosyalanmakta ve arşivlenmektedir. Sanal U
bağlamındaki kurslara kayıtlı öğrenciler, gerçekte resmen tasarlanmış araştırma denekleridirler. Bu durumda,
federal kaynaklar, yazılım geliştirme ve alan taramalarını saptamada
kullanıldığından, satıcılar, insan deneklerin araştırmada kullanımına ilişkin
etik ana kurallara uymaları konusunda zorunlu tutulmuşlardır. Dolayısıyla,
kaydı yapılan tüm öğrencilerden, açık hatlardaki etkinliklerinin sahiplik hakkı
ve denetimini satıcılara aktaran formu imzalamaları istenmektedir. Formda,
“kursta Sanal U’nun bir öğrencisi olarak, … araştırma, geliştirme ve gösterim
amaçlarıyla kullanılan, … Sanal U yazılımlarınca derlenen, bilgisayarca
üretilen kullanıcı verileri, konferans döküm verileri ve sanal simgelerin
verilerine sahip olunmasına izin veriyorum.” ibaresi yer almaktadır.
UCLA’nın Evde Eğitim Ağı
başkanı John Korbora’ya göre, tüm uzaktan öğrenme kursları, şirket
yetkililerince benzer biçimde izlenmekte ve arşivlenmektedir. Provost
Bürosundan Harlan Lebo’ya göre, UCLA yerleşkesinde, kurs ağ yerleşkelerinin
öğrenci tarafından kullanımı düzenli biçimde yönetimce kayda alınarak
değerlendirilmektedir. UCLA WEB-CT yazılımı tasarımcısı Marvin Goldberg,
sistemin “pusuya yatarak” tüm açık hat etkinliklerinin kendiliğinden yüklemesi
ve istendiğinde geri çağrılarak ele alınmasına fırsat tanıdığını
bildirmektedir. Bu yeteneğin nasıl ve kim tarafından kullanılacağı, özellikle
ağ yerleşkelerinin öğretim görevlilerinin dışındaki kişilerce kurulması
nedeniyle, tümüyle açıklığa kavuşmuş değildir. Kurstaki öğrenciler ve
fakültelerin yanısıra, öğrencilerin iletişimine erişim hakkına hangi üçüncü
taraflar sahip olacaktır?.. Öğrenci açık hat katkılarına kim sahip çıkacaktır?
Kendi çalışmalarının gizliliği ve tescilli denetimine yönelik olarak
öğrencilerin, eğer varsa ne gibi hakları söz konusu olacaktır? Önceden
bildirilmiş rızalarını verme ya da geri alma konumunda olabilmeleri için, açık
hat etkinliklerinin en son durumuna ilişkin ön bilgiler kendilerine verilmekte
midir? Yalnızca deney niteliğindeki ve
bu nedenle de kanıtlanmamış eğitsel değeri bulunan kursları eğer öğrenciler
alıyorsalar, o zaman bu kurslar için tam harç ödemek zorunda olacaklar mı?..
Kurs adıyla maskelenen üretim denemelerinde öğrenciler eğer “deneme tahtası”
olarak kullanılıyorsalar, bu kurslar için ödemede bulunmak zorunda mıdırlar ya
da kurslara katılmaları için kendilerine mi ödemenin yapılması gerekir?.. Bir
adım daha ileri giderek, ayak altına alınmış, gölge bir siber eğitimden hoşnut
kalmak durumunda mıdırlar?… Belirmeye başlayan bu konulara karşı Kanada’daki
öğrenci örgütleri karşı çıkmaya başlamıştır ve ABD’de, benzer öğrenci
kaygılarının bazı işaretleri belirmektedir bile. Amerikan Eğitim Kurulu için, diploma fabrikalarına ilişkin klasikleşmiş
1959 yılı çalışmasında Robert Reid, belirgin diploma fabrikalarını
aşağıdaki niteliklere sahip olarak tanımlamaktadır:
·
Derslikler yok,
·
Fakültelerin sıkça olarak, yetiştirilmemiş ya da ortada görünmeyen
görevlilerinin, etikten yoksun, kendini arayan nitelikleri, ileri sürecekleri
önerilerinden daha iyi değildir.
Şimdi yapılma
aşamasında olan sayısal diploma fabrikaları betimlemesi uygun bir deyiştir. Nitelikli yüksek eğitim tümüyle ortadan
kalkmayacaktır, ancak ayrıcalıklı
olanların, ancak zengin ve güçlü kişilerin çocuklarına açık özel korunak
durumuna gelecektir kısa zamanda. Geriye kalanlarımız için ise yüksek
öğretimde iç karartıcı yeni bir çağın ilk ışıkları görünmüştür. Önümüzdeki on
yıl içinde, bir zamanlar büyük demokratik yüksek öğrenim sistemimizin tellerle
birbirine bağlı kalıntıları gibi görüneceğiz ve bunun böyle olmasına nasıl izin
verdiğimize şaşacağız. Şimdi bunun böyle olmasına izin vermeme kararlılığında
olmadığımız sürece, gerçekten şaşıp kalacağız.
Açıklamalar:
1. Patent sistemindeki
değişiklikler, üniversitelerin, patent lisanslarının belli başlı satıcıları
olanağını tanıdığı bir zaman dilimi olan 1980’lerin başında harçlar, enflasyonu
geçmeye başladı. Eğitim İstistikleri Ulusal Merkezi tarafından derlenen
verilere göre, 1976-1994 yılları arasında kamu araştırma üniversitelerinde
araştırmaya yapılan harcamalarda % 21.7’lik bir artış gözlenirken, öğretime
yapılan harcamalarda % 9.5’lik bir düşüş saptanmıştır. 1972 yılında doruğuna
ulaşan fakültelerdeki öğretim üyesi aylıkları, 1980’ler boyunca çarpıcı biçimde
düşüş göstermiş ve kayıpların ancak yarısı telafi edilebilmiştir.
2.
Yüksek öğretimde enformasyon teknolojisinin öğretim amaçlı kullanımına
ilişkin son zamanlarda yapılmış olan araştırmalar, gerek verimliliğin
artırılmasında gerekse eğitsel nitelik artışında herhangi bir anlamlı kazanımın
olmadığını göstermektedir. Yüksek öğretimde enformasyon teknolojisinin
kullanımına yönelik olarak yıllık araştırmalar gerçekleştiren, Kampus Hesaplama
Projesi yöneticisi Kenneth C. Green, “Son on yıl içinde kampüste geçirilen
deneyimlerden, dolarların akabileceğini, ancak yatırımlardan sözkonusu olacak
kazançların oldukça belirsiz olduğunu gösterdiği”ni belirtmektedir. “Üstelik,
gerçeklere uygun olarak amortismanı yapılmış sermaye yatırımları ve geliştirme
harcamaları ile fakülteler ve destek personelinin harcadığı zaman için yapılan
akla yatkın hesaplamaların da kapsandığı toplam maliyetlerin, bazı ünitelerin
bazı öğrenci gruplarına öğretimiyle birlikte ele alındığında, gerçekte
azaldığı, buna karşılık öğrenme niteliğinin korunduğu örnek durumları nasıl
umut edeceğiz?…” diyerek vurgulamasını yapmaktadır. Eğitsel etkililik konusunda
Green şöyle demektedir: “Araştırma yazınalanı, öğrenme ürünleri üzerinde en
azından istatistiksel anlamlılığın geleneksel ölçümleri için araştırma
yapılırken, en iyi yol olarak, belli çıkarımlara gidilmemiş sonuçların karışık
bir gözden geçirimini önermektedir.”
(*) Tarihçi David Noble, Kamu Yararına Üniversiteler Ulusal Birliği eş kurucusu, York Üniversitesi öğretim üyesidir. Son kitabı Teknolojinin Dini’dir. Bugünlerde, Sayısal Diploma Fabrikaları adlı ve bu konuyu kapsayan bir kitabın yazımını sürdürmektedir.