Dr. Nazım Gümüş
Devlet Planlama Teşkilatı
Dünyaya bir canlı olarak
gelmek, insanoğlunun, reddetmek ya da benimsemek gibi seçeneklerinin
bulunmadığı, ancak eğer olsaydı, bu seçenekler ne yönde işe koşulurdu? gibi
soruların da öneminin bulunmadığı bir zaman/mekan boyutlamasında konum almak;
bir varoluştur.
Doğal olarak, bu konuda
bir tartışmanın çıkması beklenmemiş, ancak, bundan sonrası için nelerin, nasıl
insanlığın yararına olabileceğine ilişkin görüşler çatallanıp gürleşmiştir.
Bu görüşlerin kesişen
doğrultularında şu saptamaların yapılması olanaklıdır:
İnsanoğlu, salt
biyolojik kalıtıyla sınırlı olmayıp, önceki kuşakların etkinlikleriyle
biçimlenegelen bir çevrede doğar. Kendisi de, bu çevrede işlevsel olan araçlar
ve toplumsal uygulamalara katılarak insanlığın
yaşantılarını/ deneyimlerini özümser. Başka bir deyişle, soyaçekimsel kalıt
ile kültürel kalıt bir yapıda kaynaşarak bir bireşim oluştururlar. İnsanı
özgünleştiren anlaksal yetiler, demek ki, toplumsal
etkileşimin bir kopyasıdır/ öğrenicisidir.
1900’lü yıllarda ABD’de
John Dewey’in, sorgulayıcı
yaklaşım/yaparak-yaşarak öğrenme adını verdiği bu temel görüş, aynı yıllarda
yankısını, Sovyet Devrimini izleyen yıllarda Rusya’da bulacaktır. Profesör Lev
Semyonoviç Vigotski, uzun yıllar süren savaşlarda öksüz/yetim kalmış çocukların
topluma yeniden kazandırılmasına yönelik temel çözümler üzerinde düşünürken bir
kuramcı olmak niyetinde değildi belki de. Onun için önemli olan, bireylerin toplumda gelişen olaylara
katılımı gözlendiğinde, “öğrenme”nin böylesine çok gizemli görünmeyeceğine
ilişkin inancını kanıtlama durumlarını oluşturmaktı.
Vigotski uzmanlarından
biri olan Wells’e göre, öğrenme, ayrı ve bağımsız bir etkinlik değil, bir uygulayıcı topluluğa kıtılımın
tümleyici bir yanıdır. Katılımcılar, beliren bir özgün sorun ve güçlüklerin
giderilmesine, eldeki becerileri çerçevesinde katkı sağlarlar. Toplumun
yetişkin bireylerince yeni yetmelere, öykünülecek
modeller sunulur ve bu çerçevede rol üstlenmelerine yardımcı olunur. Bazı
uzmanlar bu rolün üstlenilmesine bilişsel
çıraklık adını verirler (Brown, Colling ve Duguid).
Toplumsal-tarihsel etkinlik kuram
olarak da adlandırılan Vigotski’nin ZOPED
(Gelişmeye Açık Alan – Ek 1) yaklaşımına eğilen Wardekker’e göre, öğrenme,
gerçekte insanın kendisini öğrenmesidir.
Dışsal uyum ve homeostasi/equilibrium değil, ancak sürekli değişim/gelişim
istenir olandır. Olaylar/sorunlar karşısında bireyin olumsuz tutum ya da tepki
sergilemesi yerine, onlardan yararlanarak kendi gelişimine ivme kazandırması
önemlidir. Toplumun tarihsel gelişim süreci içindeki çoğulcu ortamlarda (her
türlü yaşam sahnelerinde; ev, okul, hastane, işyerleri, kültürel etkinlik
merkezleri, alış-veriş yerleri, eğlence/dinlence merkezleri, her türlü iletişim
biçim ve etkileşimleri, vb.) birey, gelişimini tamamlar. Bu anlamda rasyonellik denen özellik de, içinde
konum alınan ortam etkinliklerinin bir ürünüdür, dolayısıyla da siyasal bir
yönü vardır. Sonuçta, bu bakış açısıyla denebilir ki, toplumun bir bütün olarak
gidiş doğrultusu ve nitelikleriyle, üyesi olan bireylerin bu yöndeki
özellikleri arasında yüksek oranda bir özdeşlik sözkonusudur. Çünkü, toplumsal
yapı bireyini biçimlendirirken, zamanla aynı birey gelişkin düzeylere/uzmanca
yetkinliklere ulaştığında, toplumuna katkı sağlamaya başlayarak onun dönüşümünü
hızlandırır; böylece, toplumèbireyètoplum
döngüsü sürüp gider.
Ancak katılım, yalnızca biliş denen ayrıştırılmış kısımla
değil, bir bütün kişi olarak
gerçekleştirilmektedir. Bu ortak etkinliğin eşgüdümü ve yorumlanmasındaki araç
ise dildir. Dil, bilme’nin temel koşuludur ve yaşantının
bilgiye dönüştüğü süreçtir.
Wells’in Halliday
(1993:94)’den aktararak verdiği şu bilgi kümesi çok önemlidir: 3-4 yaşlarında
başlayan iç konuşmalar, dış
denetimden iç denetime geçişin başlangıcıdır ve anlaksal yönelişi, bilinçli
farkında oluşu, güçlükleri aşmayı ve imgelemle düşünmeyi kolaylaştırır.
Vigotski (1987:259)’ye
göre de, toplumsal dilin içselleştirilmesiyle birlikte gittikçe bağımsızlaşan iç konuşma, zamanla gözlenmez olur.
Bunun yerine ise, işbirliği anlamına
gelen başkalarıyla konuşma gelişir.
İşte bu iç konuşmaların
ilk aşamalarının ardından temelleri atılan benlik,
insanın yaşamı boyunca kendisiyle ve dış dünyasıyla olan ilişkilerine
bakışlarında tutum takınırken, sürekli biçimde sadece ve sadece kuzeyi gösteren bir pusula ivmesi gibi,
kılavuzluk görevini aralıksız sürdürür.
Rene Descartes’in kuşku duyma ile başlattığı, Sigmund
Freud’un ve kızı Anna’nın çalışmalarında yer verdikleri benlik gelişimi ve öz’e
ilişkin yorumlamalar günümüzde de yansımalarını bulurken, Carl Roger da,
Vigotski gibi, bireyin ve benliğinin, toplumsal
bir ürün olduğunu belirtmektedir (aktaran Purkey). Dolayısıyla, benlik,
insan kişiliği ve uyumunda bir odak bileşen durumundadır.
Purkley’in saptamalarına
göre, benliğin üç temel özelliği bulunmaktadır:
1. Benlik öğrenilmektedir, çünkü hiçkimse benlikle birlikte
doğmamakta, tam aksine, içinde yaşadığı toplumsal ortamdaki yetişkinlerle
geçiridği yaşantılar sonucunda onu biçimlemektedir. Sonuçta benlik bir
toplumsal üründür. Önceki yaşantıları, şimdiki algılamaları sonucunda bireyler,
başkalarından farklı biçimde olaylar içinde kendilerini algılarlar. Bu algılama,
yer ve zaman içinde değişin bir açıklık derecesiyle belirir, bir bakıma
değişkendir.
Geçirmekte olduğu
yaşantılar benliği ile uyumlu olmayan bireyler bunları kendilerine tehdit
olarak algılarlar; bu nedenle de, varlığını sürdürmek ve kendisini savunmak
amacıyla benlik yeni yapılanmalara yönelir. Ancak, algıladığı bu
uyumsuzluklardan kaçınamayan birey, duygusal sorunlar yaşamaya başlar. Yanlış
düşünmeler, herşeyi karşıt ya da aşırı uçlarda görme ya da yetersiz bilgilere
dayalı uçuk çıkarımlarda bulunma gibi tutumlar, bireyin kendisine ilişkin
olumsuz yorumları geliştirmesine yol açar.
2. Benlik örgütleniktir. Benliğin en temel özelliği, düzenlilik ve
uyumluluktur. Bireysel varoluşa ilişkin sayısız algılamalar, birbirleriyle uyum
içinde bulunmak eğilimindedir. Bu kararlılık ve örgütlülük özelliği, kişiliğe
bir süreklilik kazandırır. Ancak bu özelliğiyle benlik, değişimlere dirençlidir. Benliğin odağında yer alan ben, eylemci özüyle geçmişteki olaylara
ilişkin düşünceler geliştirir, içinde bulunduğu an’ın algılamalarını çözümler
ve geleceğe yönelik tasarlanan yaşantıları biçimler. Benzetme yerindeyse, Roma’nın bir anda kurulmaması gibi, benlik
de bir anda oluşmaz. Yaşam boyu sürüp gider. Ancak bu süreçte, özellikle de
büyük değer verilen bir alanda yaşanan başarısızlıklar, tüm öteki yaşam
alanlarına ilişkin değerlendirmeleri de önemsizleştirir. Buna karşılık,
ödüle/övgüye değer görülen bir başarı, görünüşte ilgisi alanlarda bile
değerlendirmeye ilişkin tutumların olumlanmasına katkıda bulunur.
3. Benlik, başat/dinamiktir. Çünkü, sağlık bir kişilik bünyesinde yeni
görüşler sürekli biçimde özümsenirken, tüm yaşam boyunca eski bakışlar terk
edilmektedir. Bu açık sistem öylesine güçlü çalışmaktadır ki, yeri geldiğinde,
fiziksel olanaklar/ayrıcalıklardan özveride bulunma ve buna karşılık duygusal
doyuma ulaşma yönünde enerjisini etkinleştirir. Özsaygısını yitirmemek
uğruna benlik, sürekli biçimde
kılavuzluk/koruyuculuk edasındadır. Bu kılavuzluğun zayıflığı halinde ise, kaygı
duyguları egemen olmaya başlar. Ancak, çok önemli bir özellik olarak, belirtmek
gerekir ki, eğer benlik, tehditler karşısında kendisini sürekli biçimde savunma
konumunda bulursa, gelişme
olanaklarından yeterince yararlanamaz.
Buradan ulaşılan genel
sonuç olarak, öğrenilebilir, örgütlenebilir ve başat özellikleriyle sürekli
kendisini yenileme gücüned olan benlik, bilinçlice tasarlanan programlar,
insanlarlarla ilişkiler, yerler, politikalar ve süreçler çerçevesinde olumlu ve gerçekçi biçimde
geliştirilebilir.
Yukarıda değinilen bu
temel görüşler çerçevesinde, hızla değişen Türk toplumsal yapısı içinde yer
alan Türk bireyinin küçük yaşlarda geçirmekte olduğu benlik gelişimi ve benliğin dışavurum aracı olarak dilsel yetinin
bir işaretçisi olan okuduğunu anlama
gücü odak alınarak bir alan araştırmasının yapılmasının yararlı olacağı inancı
geliştirilmiştir.
Öğrenme stratejilerinin uygulanmasına ilişkin
çalışmalar yürütülürken(bkz. Gümüş 1997), bir yandan da bu fırsattan
yararlanarak ve zaman içinde geliştirilen bir araştırmaya dönüştürülerek eldekik
araştırma bulgularının tasarımı gerçekleştirilmiştir.
1996-97-98 öğretim yılları içinde olmak üzere, üst
sosyo-ekonomik düzey kesimlerinden olmak üzere Çankaya’daki Halide Edip
İlköğretim Okulu’ndan iki sınıf ve Ahmet Vefik Paşa İlköğretim Okulu’ndan bir
sınıf (toplam olarak 119 öğrenci) ve alt sosyo-ekonomik düzey kesimden olmak
üzere, Yenimahalle Abdi İpekçi İlköğretim Okulu’ndan iki sınıf ve Anadolu
İlköğretim Okulu’ndan bir sınıf (toplam olarak 111 öğrenci) olmak üzere, toplam
altı ilköğretim üçüncü sınıfı bu araştırma kapsamına alınmıştır.
1996 öğretim yılı başında bu sınıflara uygulanan
veri elde etme araçları şunlardır:
1.
Cattel Zeka Testi
2.
Hayat Bilgisi/Sosyal Bilgilere yönelik
Okul/Akademik Benliği Testi
3.
Okuduğunu Anlama Testi
4.
Öğrencilerin sosyo-ekonomik düzeylerine ilişkin
bilgileri kapsayan Anket Formu
5.
Bu anket formunun 1998 yılı sürümünde yer alan,
öğrencilerin Özel Kursa devam edip etmediklerine ilişkin bölüm.
6.
Yine bu anket formuna yönelik olarak öğrencilerin
sergiledikleri dikkatlilik/ dikkatsizlik tepkilerini değerlendiren bir başka
ölçek (bu ölçme araçları için bkz. Gümüş 1997).
Sınıf öğretmenlerinin sosyo-ekonomik-tutumsal
verilerini içeren anketler de elde edilmiş, ancak bu çalışma kapsamını
genişleteceği endişesiyle kapsama alınmamıştır (bkz. Gümüş 1997).
Üçüncü sınıfın başında bir kez uygulanan Cattel
Zeka Testi ile Sosyo-Ekonomik Düzey Anketi dışında kalan ölçme araçları,
dördüncü ve beşinci sınıfların öğretim yılını bitirmelerine yakın günlerde
uygulanmış ve veriler elde edilmiştir.
Üçüncü sınıfın başında uygulanan Cattel Zeka Testi
sonucunda, Çankaya İlçesindeki sınıfların zeka puanları (sırasıyla 97,77 -
111.15 - 108.47) ile Yenimahalle İlçesindeki sınıfların zeka puanları
(sırasıyla 95,31 - 90,91 - 97,60) arasında istatistiksel olarak anlamlı
farklılıkların bulunduğu belirlenmiştir.
Okuduğunu Anlama Testinin uygulanması sonucunda
ise, gerek Çankaya ve gerekse Yenimahalle sınıfları arasında da istatistiksel
olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir.
Okul/Akademik Benliği Testinde ise, hem Çankaya
hem de Yenimahalle sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark
gözlenmemiştir.
Öğrencilere verilen Sosyo-Ekonomik Düzey Anketi
verilerinden hareketle yapılan faktör analizinde, her iki öğrenci kümesi için
de, tüm değişkenliği açıklama gücü en yüksekten daha düşüğe doğru olmak üzere,
baskın olan şu nitelikler elde edilmiştir: Annenin
eğitim düzeyi, babanın eğitim düzeyi ve çalışma odasının varlığı.
Hayat/Sosyal Bilgilere
karşı öğrencilerin tutumlarının ölçüldüğü benlik
testinin sonuçları Ek-2’de Ankara geneli ile Çankaya ve Yenimahalle aritmetik
ortalamaları verilmiştir. Buna göre, 1996-1998 yılları arasına ilişkin
aritmetik ortalamalarda küçük dalgalanmalar olmakla birlikte, özellikle
standart sapma değerlerinde bir azalma gözlenmektedir. Bu ise, gerek Ankara
genelinin, gerekse İlçelerdeki sınıfların, Okul Benliği açısından benzeşikliğe
doğru bir eğilimi sergilediklerinin bir göstergesidir, denebilir.
Çankaya ilçesi sınıfları
arasında Benlik Testi açısından bir karşılaştırmaya gidildiğinde, hem aynı yıl
içinde sınıflar arasında, hem de yıllar akışında sınıfların kendi içlerinde
dalgalanmalar/ayrışmalar olduğu gözlenmektedir. Yine, standart sapma
değerlerinde gittikçe azalan bir eğilim gözlenirken, yalnızca 1. Sınıfınkinde
bir artış gözlenmektedir. Demek ki, bu sınıfın son yıl araştırma döneminde
sınıf içindeki ayrışma artmıştır (bkz. Tablo 3).
Yenimahalle İlçesi
sınıfları okul benliğine bakıldığında da, 1996 ve 1997 yıllarındaki ölçümlerde
aralarında aritmetik ortalama açısından göreceli farklılıkların bulunduğu
gözlenirken, 1998 öğretim yılı sonuna doğru biribirlerine çok yakın değerler
göstermişlerdir. Yine, standart sapma değerlerinde de gittikçe azalan veriler
göze çarpmakta; bu da, benzeşikliğin artışını vurgulamaktadır (bkz. Tablo 4).
Çankaya İlçesi sınıflarına, Okuduğunu Anlama Testi
verileri açısından bakıldığında, 1. Sınıfın, 2. Ve 3. Sınıflardan geride olduğu
hemen ilk bakıştan gözlenmektedir. Ancak, her üç sınıfın da 1996-1998 öğretim
yılları boyunca okuduğunu anlama güçlerini artırdıkları söylenebilir. Okuduğunu
anlama testinin standart sapmasına ilişkin verilere bakıldığında, homojenliğe
doğru bir eğilimin olduğu; ancak 1998 yılında (yani dördüncü sınıfta) kısmen
heterojenliğe bir yönelişin olduğu gözlenmektedir (bkz. Tablo 5).
Yenimahalle İlçesi sınıflarında okuduğunu anlama
açısından 1996-1998 yılları arasındaki genel farka bakıldığında, olumlu yönde
olmak üzere, değişik gelişim düzeylerinin sergilendiği, ancak özellikle 3.
Sınıfın, gerek aritmetik ortalama olarak artışı ve gerekse standart sapmadaki
düşüşle birlikte, ayrışık olmaktan benzeşikliğe hızlı bir gidişin varlığından
söz etmek mümkündür (bkz. Tablo 6).
Tablo 7’de, Ankara geneli için hesaplanan zeka dilimlerine
göre öğrencilerin benlik gelişimleri sergilenmektedir.
Buna göre, 120-140 zeka diliminde bulunan
öğrenciler 1996-1998 yılları içinde benlikleri ortalama olarak en yüksek
düzeyde tutmayı başarmışlar; 100-119 aralığında bulunanlar hemen onların ardından
gittikçe artan bir eğilim sergilemişler; 80-99 aralığındaki öğrenciler üç yıl
içinde ortalama aynı düzeyde kalmışlar ve 50-79 aralığındaki öğrenciler de en
alt grup olarak, bir yükselme ve sonra da bir geriye çekilme dalgalanmasını
göstermişlerdir.
Genel anlamda zeka-benlik korelasyon katsayıları,
aritmetik ortalamaya bakıldığında gözlenmesi zor olan değerleri bizlere
verebilecektir. Bu düşünceden hareketle yapılan analiz sonucunda Tablo 8’deki
değerler elde edilmiştir. Ankara genelinde olmak üzere, zeka-benlik korelasyon
katsayısı 1996’da 0.301’den ikinci yılda 0.271’e düşmüş ve son yılda büyük bir
artışla 0.330’a yükselmiştir. İlköğretim dörtüncü sınıfta öğrencilerdeki
zeka-benlik ilişki katsayısında bir düşüş çarpıcı biçimde gözlenmektedir.
İlçeler çerçevesinde durum ele alındığında, Çankaya ilçesindeki sınıflar
ortalama olarak genel bir zeka-benlik artış ivmesi gösterirken, Yenimahalle
İlçesi sınıflarında daha düşük olan değerler 1997’de gerileme gösterek 1998’de
yeniden bir yükselmeye geçmiştir. Ancak söylenmesi gereken durum, üst
sosyo-ekonomik düzeydeki sınıfların zekalarına paralel olarak benliklerini de
olumlu yönde geliştirme eğiliminde olduklarıdır.
Zeka bölümlerine göre öğrencilerin gösterdikleri
okuduğunu anlama gücünü yansıtan veriler Tablo 9’da yer almaktadır.
Buna göre, 120-140 zeka dilimindeki öğrenciler
okumada en üst puanlarla yıllara göre artan, ancak 1997-98’de eşit olmak
koşuluyla, bir eğilim sergilerken, 100-119 ve 80-99 dilimlerinde yer alan
öğrenciler, sırasıyla daha alt düzeydeki puanlarla, ancak gittikçe artış
gösteren bir ivme ile okuma becerilerini geliştirmişler, buna karşılık 50-79
dilimindeki öğrenciler, 1996 yılındaki puandan sonra, 97-98 yıllarında sabit
bir düzeyde takılmışlardır.
Zeka-okuduğunu anlama arasındaki korelasyon
katsayılarına gelince, Ankara genelinde yıllar itibariyle 0.287'den 0.372’ye
bir artış olmuş; Çankaya sınıflarında 0.42 ile 1996-97 yılları aynı geçmiş,
ancak 0.45 ile 98 yılına bir artış gözlenmiştir. Buna karşılık Yenimahalle’deki
sınıflar, zeka-okuma ilişkisi açısından 1996’da 0.116’dan 1997’de 0.308’e
yükselirken, 1998’de gerilemeyle birlikte 0.163’e düşüş göstermişlerdir. Başka
bir deyişle, Çankaya öğrencileri zeka düzeylerine göre okuma gücünü daha olumlu
yönde geliştirirken, Yenimahalle öğrencileri ilköğretim beşinci sınıfta okuma
gücünü yitirir olmuşlardır.
Tablo 11’de, Ankara genelinde olmak üzere,
zeka-özel kurs korelasyon katsayısına bakıldığında, özellikle Anadolu
Liselerine hazırlanmaya yönelik gidilen kurslar açısından, çarpıcı bir sonuç
belirmektedir. En üst zeka dilimine giren öğrenciler zeka-kurs ilişkisini 0.71
düzeyinde olumlu bir değer gösterirken, orta gruplara doğru yarı yarıya bu
ilişki azalmakta (0.34-0.32) ve en alt zeka diliminde (0.10) de yok denecek
kadar azalmaktadır. Bir başka anlatımla, zeka düzeyi yükseldikçe kursa gitme
olasılığı artmakta, düştükçe de azalmaktadır, denebilir.
Öte yandan, bu çarpıcı benzerlik zeka-dikkat
arasındaki korelasyonda belirmemekte; sadece 120-140 zeka dilimindeki
öğrenciler için zeka-dikkat katsayısı 0.89 düzeyinde, ancak, geriye kalan zeka
dilimleri, 0.59-0.56 arasında benzeşik bir özellik göstermektedir. Sonuçta, üst
zekak gruplarındaki öğrencilerin dikkat
güçleri açısından kendilerini öteki gruplardan ayırdedici kıldıkları,
söylenebilir.
Zeka dilimlerine göre öğrencilerin benlik,
okuduğunu anlama gücü ile ana-babalarının eğitim düzeyleri arasındaki
korelasyon katsayıları hesaplandığında şu değerler saptanmıştır:
140-120 zeka diliminde; sadece babanın eğitim
düzeyi-1998 yılı benlik düzeyi ile okuduğunu anlama düzeyi arasında r=.412
(p>.05) gibi anlamlı bir ilişki gözlenmiştir.
120-100 zeka diliminde; ananın eğitim
düzeyi-üçüncü sınıf okuma gücü ilişkisi r=.291 (p>.01) ile babanın eğitim
düzeyi ile üçüncü sınıftaki okuma gücü ile r=.303 (p>.01) ve dördüncü ve
beşinci sınıflarda benlik ile sırasıyla r=261 ve r=310 (p>.05) düzeyinde bir
ilişki gücü gözlenmiştir. Açıklamak gerekirse, ananın eğitim düzeyi bu zeka
dilimindeki öğrencilere ilköğretim üçüncü sınıfta okuma üzerinde oldukça
anlamlı düzeydi etkili iken, babanın eğitim düzeyi, aynı etkililik düzeyinde ve
aynı sınıfta okuma için, öte yandan dördüncü ve beşinci sınıflarda da benlik
için etkili bir ilişki göstermektedir, denebilir.
80-99 ve 79-50 zeka dilimlerindeki öğrenciler
açısından bakıldığında, gerek benlik ve gerekse okuma gücü bakımından
ana-babanın eğitim düzeyi anlamlı bir ilişki katsayısı göstermemiştir,
denebilir.
Ailelerin maddî olanaklarının, çocukların
benliklerinin gelişimine ne denli etkide bulunduğunun anlaşılması amacıyla
gelir düzeyine göre benlik puanları incelendiğinde, orta üstü ekonomik olanakları
olan öğrencilerin üç yıllık izleme süresi içinde orta alt gelir gruplarına göre
benliklerini düzenli olarak daha da artırtıkları söylenebilir. Bir başka
deyişle, maddi kaynakların düzeyi, benliğin olumlu yönde gelişmesinin düzeyini
belirleyici bir özellikk taşımaktadır.
Tablo 13’te yer alan, gelir gruplarına göre
okuduğunu anlama gücünü yansıtan aritmetik ortalamalara bakıldığında, üst gelir
gruplarındaki öğrencilerin, alt gruptakilerden düzenli biçimde bir farklılığı
sergiledikleri gözlenmektedir. Demek ki, okumayı öğrenmenin sona erdirilip
okuduğunu anlama sürecinin başladığı ilköğretim üçüncü sınıftan daha
başlayarak, üst ve alt gelir gruplarındaki öğrenciler arasında okuduğunu anlama
gücü açısından bir farklılaşma çarpıcı olmaktan çok, düzenli bir eğilim
göstermektedir, denebilir.
Tablo 14’te yer alan, gelir gruplarına göre zeka,
özel kurs ve dikkat gücüne ilişkin puanlara ve yüzdeliklere bakıldığında, üst
gelir gruplarındaki öğrencilerin, alt gelir gruplarındaki öğrencilerden düzenli
biçimde daha yüksek değerler sergiledikleri anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle,
üst düzey gelir gruplarındaki öğrenciler, %69 oranında özel kursa gidip 112
civarındaki bir zeka dilimiyle %79 gibi bir dikkat oranı sergilerken, alt gelir
gruplarındaki öğrenciler özel kurslara ancak %29 oranında devam ederek 96,47
zeka düzeyiyle %59 düzeyinde bir dikkat sergilemektedirler.
Benlik, toplumsal iletişim çerçevesinde oluşan,
kendisini örgütleyen dinamik özellikleriyle olaylar karşısında kendisine
yönelik tehditler/sorunlar için önlemlerle özsaygısını güçlendirme savaşı veren
bir güçlü insan kalesidir.
Ancak yedi yaşından sonra başka insanlarla
kendilerini karşılaştırma güçlerini yavaş yavaş geliştirebilen çocuklarda
benliğin gelişimini etkileyen etmenler arasında en başta ailenin sosyo-ekonomik
düzeyi, ardından buna bağlı olarak, kendisine sunulan olanaklarla birlikte
tehditten uzak oluşu ve doyuma ulaşma
oranları, zekayı da besleyici özellikler göstermektedir. Bu faktörlerin başında
ise, ana-babanın eğitim düzeyi yer almaktadır.
Her ne kadar ilköğretim dördüncü sınıfta öğrenci
benlik gelişim sürecinde bir genel duraksama gözleniyorsa da, beşinci sınıfta
bu gelişim temposu, toplumsal beklentiler ve öğrencilere sunulan özel kurs gibi
olanaklarla bu süreç yükselme ivmesine geçmektedir.
Psikolojik Danışma ve Rehberlik öğretmenleri
açısından bu çalışmada ele alınması gereken en önemli bulgu, okuma gücü başta
olmak üzere, öteki öğrenci güç kaynaklarını geliştirme gücünü kendisine
taşıyan, ancak alt ve üst gelir gruplarındaki öğrenciler arasında gittikçe
uçurumlaşan benlik gelişim düzeyleri
üzerinde derinlemesine araştırma yapmaları ve gerekli önlemleri de zamanında ve
yerinde almaları gereğidir.
Brown, J.S. A. Collins &
P. Duguid. Situated Cognition and the
Culture of Learning. Institute for Learning Technologies. Webmaster@ilt.columbia.edu
Cuskelly, Monica & Inge
de Jong. Self-Concept in Children with
Down Syndrome. Fred and Eleanor Schonnel Special Education Research Centre,
University of Queensland, Australia. WWW.
Gümüş, Nazım (1997). Öğrenmeyi Öğretmenin Öğrenci Erişisi,
Kalıcılığı ve Akademik Benliğine Etkisi. Yayınlanmamış Doktora Tezi. H.Ü.
Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Halliday, M.A.K. (1978). Language as Social Semiotic: The Social
Interpretation of Language and Meaning. London: Arnold.
Purkey, William W. An Overview of Self-Concept Theory for
Councelors. ERIC Clearinghouse on Counseling and Personnel Services.
ED304630 88. WWW.
Vygotsky, L.S. (1987).
“Thinking and Speech”. In R.W.Rieber
& A.S. Carton (Eds.), The Collected
Works of L.S. Vygotsky. Vol.I: Problems
of General Psychology. New York: Plenum.
Wardekker, W.L. Critical and Vygotskian Theories of
Education: A Comparison. Department of Education, Vrije Universiteit,
Amsterdam.
Wells, Gordon, Dialogic Inquiry In Education: Building on
the Legacy of Vygotsky. Ontario Institute for Studies in Education.
University of Toronto. WWW.