Nazım Gümüş*
20. yy. sürecinde Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandırmasına karşın,
Kuruluş sürecini gerektiği/umulduğu gibi tamamlayamadığına ilişkin görüşlerin
sıkça dile getirildiği Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş sahnesinde, eğitimin
temel hedeflerinden birini oluşturan yeni
Türk insanı örneğini biçimlendirme çerçevesinde, dikkati çeken belli başlı
sorunları irdelemek ve böylece, herşeyin
başı eleştirel/demokratik eğitimdir anlayışına vurguda bulunmak, bu
çalışmanın temelini yansıtacaktır. Ancak, bu irdeleme yolculuğunda soru basamaklarından yanıt aşamalarına geçiş yolunu izlemek
daha yararlı olacaktır.
Batı toplumlarının geçirdikleri yapısal ve niteliksel değişime
bakıldığında, Tablo I’de verilen aşamalar gözlenmektedir.
Dönem
|
Özellikleri
|
|
Avcılık-Toplayıcılık Dönemi |
Bir canlıyı öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin
yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma. Nüfusta yüksek
doğum-yüksek ölüm dengesi hakimdir. (Bin yılda r=‰20). Göçebelik esastır. |
|
Hayvancılık-Tarımcılık Dönemi |
Yerleşik yaşama geçişle birlikte geniş tarım
alanlarına ve otlaklara sahip olma. Nüfus artışı önceki aşamaya göre 10 kat
artarak Yüzyılda r=‰20 olur. İnsanların bir kısmı yerleşik düzene geçerken,
geri kalanı göçebe, yarı göçebe ve kırsal yaşam sürmüştür. Tarımsal üretimin
artması sonucunda, gerçekleşen Birinci Kent Devrimi ile birlikte, kentlilik
toplam nüfusun %10-15’ini oluşturmuştur. |
|
Sanayi Dönemi |
En güçlü/gelişkin üretim tesisleri/makine parkı
ve en büyük sermayeye sahip olma. 17. yy. ortasındaki İkinci Kent ve 18. yy.
ortasındaki Sanayi Devrimi ile birlikte ölüm oranları ‰10’lara düşmüştür.
Ömür beklentisi 35’lerden 70’lere yükselmiştir: 1850-1910 yıllarında
Avrupa’dan ABD’ye göç, işsizlik ve açlık nedeniyle gerçekleşmiştir. %85 köy,
%15 kent olan oranlama, tersine dönmüştür. |
|
Bilgi/İletişim Dönemi |
Bilgiye erişim (yolları) ve onu işleme
stratejilerine ilişkin bilgiye sahip olma. Sağlık ve eğitim niteliğinin
yükselmesi ve üretim zincirlerinde bilgisayarlaşma-robotlaşmaya geçilmesinin
sonucunda, kâr beklentileri yüzünden düşük emek ve işsizlik oranlarındaki
artış olguları gözlenmektedir. Küreselleşme anlayışı egemendir. |
(*) Güvenç’ten hareketle
düzenlenmiştir.
Öte yandan, Türk toplumunun
gelişim aşamalarına bakıldığında, Tablo II’deki özelliklerin gözlendiği
anlaşılmaktadır:
|
Bir canlıyı
öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi
gıdayı bulma. |
|
|
Orta Asya’da
kavimler göçüne yol açan coğrafi ve iklim değişiklikleri. Hayvancılığı
yanında taşıyarak geçim arama dönemi. |
|
|
Yerleşik
Hayata Geçiş Politikası Dönemi |
a)
Maveraünnehir (Taşkent, Semerkant, Kaşgar ve Horasan) yöresinde 8-10 yy.
arasında yarı yerleşik ve yerleşik düzene geçiş başlarken, 11-15 yy. Arasında
Anadolu’ya gelerek göçebe ve yarı göçebelik aşamaları devam edegelmiştir
(Türkmenler ve Yörükler). Hayvancılığa ek olarak tarım ya da ticaret ve
zenaatler dönemidir. |
|
Anadolunun fethinden sonra, Oğuz Türk
boyları, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar, yerleşikliğe geçişi bir devlet
politikası olarak kabul etmişler, göçerleri 19. yy. sonuna dek yerleşmeye
zorlamışlardır. Anadolu içlerindeki bazı yerleşik köyleri ve göçerleri
Balkanlara yerleştirmeyi denemişler, ancak bazı boylar, “oturakçı Reaya
olmaktansa, oturakçılara vergi koyan, yönetici yarı göçebe kalmayı”
yeğlemişlerdir. Öte yandan, has, zeamet ve tımar şeklindeki toprak düzeni,
ordu hareketleri ve savaş stratejileriyle uyumlu biçimde nüfus hareketlerine
kolaylık sağlamıştır. |
|
|
Yarı Sömürge
Tarımcılığı Dönemi |
1840’larda
kapitülasyonlarla 1920’lere kadar uzanan dönemde, “dolaylı emperyalizmin yarı
sömürgesi” niteliğindeki tarım ülkesi olgusu ağır basmıştır. Yerleşiklik ve
göçebelik yanında Türklerde yarı göçebelik yoğun biçimde devam etmiştir. |
|
Yerleşikliğin
Yaygınlaşması Dönemi |
Cumhuriyet’le
birlikte tarım ve hayvancılığa uygulanan öşür vergisinin kalkması geçim
sağlama esasına dayanan yerleşik köylerin artışını ve sürekliliğini
sağlamıştır. Göçerlerin bir kısmı yarı göçerliğe geçmiştir. Yaylacılık ile
tarımcılığın birlikte yürütüldüğü yarı göçer tarzı köy ekonomisi
yaygınlaşmıştır. Osmanlı Devleti gibi, Türkiye Cumhuriyeti de yerleşikliğe
geçişi bir temel politika olarak uygulamıştır. |
|
Tarımda
Makineleşme Dönemi |
1950’li
yıllara dek Cumhuriyet devrimleri kırsal kesimde pek hissedilmemiş olmakla
birlikte, bu tarihlerden sonra vergi, eğitim ve sağlık politikalarına ek
olarak, köylüye yol, su, enerji, toprak ve kredi kolaylıkları sonucunda artan
nüfusun kentlere içgöçü başlamıştır. Günümüz kentlerinin 1/4 - 2/3 kısmı kır kökenli yurttaşlardan
oluşmaktadır. 1950’de %70 köylü, %30 kentli olan nüfus dağılımının, 20. yy.
sonuna doğru %30 köylü, %70 kentli olarak gerçekleşmesi beklenmektedir. |
|
İthal
Teknoloji ve Montaj Dönemi |
Gelişmiş
ülkelerden Türkiye’ye ithal edilen makine parkı ile birlikte yeni teknoloji
ve bilim kültürlerinin düzensiz girişi, teknolojide ilerleme ile toplumsal
gelişme arasında kopuklukların oluşmasına neden olmuştur. Doğuşta hayatta
kalma ümidi oranları iyileşirken, nüfus artış hızı 1990’larda ‰15
civarındadır. İşsizlik gittikçe artma eğilimindedir. Göçerlik az da olsa, yer
yer devam etmektedir. |
(**) Doç.Dr. İlhan Dülger’in katkı ve eleştirileri çerçevesinde
düzenlenmiştir.
Yukarıdaki iki tablonun
karşılaştırılmasından da anlaşılabileceği üzere, Batı uygarlığı çerçevesindeki
uluslar ile Asya kökenli Türk toplumunun gelişim evreleri tarihsel düzlemde
öncelikle farklılık göstermektedir. Yerleşik uygarlık ile göçer uygarlığı, iki
ayrı yaşam biçimidir. Sanayileşme her iki yaşam biçimini de dönüştürmektedir.
Önce sanayileşen ile sonra sanayileşen iki yaşam biçiminin kültürü ve kültür
aktarımı süreçleri de farklı olacaktır. Bu saptamadan hareketle denebilir ki,
Batı kültürü sınırları içindeki toplumların gelişme süreçlerinin zaman
dilimleri olarak kapsadığı yüzyıllar ile Türk toplumunun kendi akışı içinde
çizdiği yol ve zaman boyutu, doğal olarak çok büyük farklılıklar
göstermektedir. Bu nedenle, Batı toplumlarının kendi aşamalarından sonra
bilgiyi üreten ve tüketen Bilgi Toplumu niteliklerini yansıtmakta oluşları,
Türk toplumunun da kendine özgü gelişim basamaklarını gözardı ederek Batı
toplumlarıyla aynı üretim ve tüketim düzeyine erişebileceğini söylemek doğru
bir vurgulama olmasa gerek. Türk toplumu ve bireylerinin, kendine özgü ve
küresel koşullarla etkileşiminde bilişsel, duyuşsal, tinsel ve fiziksel
algılama, kavrama, yorumlama, değer yargılarına dönüştürme ve kendisini her
aşamada yeniden biçimlendirme işlevlerini daha iyi anlayabilmek için, hala
sürmekte olan iç göç olgusuna daha ayrıntılı göz atmakta yarar vardır.
Kavukçuoğlu (2000)’na göre, ‘kendine
özgü’ bir derebeylik düzenine; ırgatlığa, marabalığa, yarıcılığa dayanan tarım
üretiminde ‘makineleşme’ ile birlikte toprağın verimliliği de artmıştır.
İstanbul ve çevresinde, özellikle Kartal-İzmit hattında mantar gibi hızla
üreyen, büyük çoğunluğu Amerikan yatırım fonlarınca desteklenen yabancı ortaklı
montaj sanayiinin yerli sermayesi, ‘makineleşen, ama kapitalistleşmeyen’,
kapitalistleştirilmek istenmeyen tarım üretimiyle besleniyordu… Türkiye’nin
sanayi kapitalizminin ‘özel sektörü’… kırsal ilişkilerinden bilinçli olarak
kopmamış ‘toprak ağaları’ tarafından kuruluyordu. ‘Ağalık’ geleneğinden gelen
davranış biçimleri salt ekonomik yaşamda değil, siyasal, sosyal, kültürel
yaşama da yansıyacaktı. Yoksa toplum kapitalistleşme sürecini yaşarken altyapı
kapitalistleşip ‘modernleşirken’, üstyapının tam tersi bir gelişme göstermesi,
giderek daha da ‘muhafazakârlaşması’ nasıl açıklanabilirdi? Türkiye’nin siyasal
yaşamını ilerdeki yıllarda da bu ‘çelişki belirleyecekti… Üstelik, (ağalar) ya
Osmanlı merkezî yönetiminin kendilerine verdiği ‘geçici’ zilliyet haklarını
türlü kaşkarikolarla ebedileştirerek ya da el koyarak gasp ederek sahip
olmuşlardı o topraklara… Demokrat Parti ile birlikte parlamento çoğunluğu
bunlara geçince, ‘toprak reformu’nun da, demokratikleşmenin de hiçbir şansı
kalmamıştı artık Türkiye’de.
Tablo II’de değinildiği gibi,
özellikle 1950’li yıllardan başlayarak günümüze dek, azalan ya da artan
hızlarda köyden kente göç süregelmiştir. Ecevit (1996:493-501)’in vurguladığına
göre, ortakçı köylünün, kapitalist çiftçi ve küçük meta üreticisi konumuna
dönüşemediği durumlarda, göç eğilimi içine girme olasılığı yükselmektedir. Bir
başka deyişle, çözülen ortakçılık ilişkilerinde bazı ortakçı köylüler, tarımsal
ilişkiler içinde varlıklarını daha güçlü biçimde sürdürme konumuna
gelebilirler. Özellikle ileri girdi kullanımı ve makineleşme ile emek
verimliliğinin arttığı durumlarda, geniş alanlarda erkekler, tarımsal üretimi
kendi denetimlerinde tekelleştirdikleri traktör kullanımı ile yapmaktadırlar. Biçer-döver ve traktör kullanımı ve
tekeli, tarla üretim sürecini erkeğin sorumluluğu haline getirirken,
makineleşmenin yarattığı iş yükü azalması, erkek emeğine olan yüksek talebi de
azaltmıştır. Ailelerdeki yetişkin erkek nüfusun sayısı ve traktörün bir kişi
tarafından kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda, bazı erkeklerin tarladaki
üretim sürecinden koptukları kendiliğinden anlaşılmaktadır. Zamanla genişleyen
ve çeşitlenen yönetsel ve örgütsel işlevlerini aile reisi, köy dışındaki en
yakın merkezlerde sürdürmektedir. Dolayısıyla, tarla aşamasından köy dışındaki
yönetsel ve işletme etkinliklerini yürütme alanına geçiş yapılmaktadır. Sonuçta
hane reisi ile traktör sürücüsü ya da
her iki rolü yerine getirebilen bir erkek birey dışında kalanlar, açık ya da gizli
işsiz rolüyle potansiyel göç öğesini
oluşturmaktadırlar. Bu öğe, temelli göç ya da uzun süreli mevsimlik göç
niteliğine dönüşebilmektedir. Kırsal kesimde kadın emeğinin yaygın olarak
kullanılması ve erkeğin, köy içi emek kullanımını çeşitlendirebilme
gizilgücünün sınırlı olması nedeniyle, erkek nüfusun köy dışı emek kullanım
alanlarına mevsimlik işçi olarak kaydığı gözlenmektedir. Uzun süreli ve uzun
mesafeli gurbetçi erkek emeği, birkaç yıl içinde kesin göç için büyük bir
gizilgüç oluşturmaktadır. Erkek emeğinde görülen bu çeşitlenmeye karşılık,
gerek sermaye ve gerekse emek yoğun işler olarak tarlada, ev içinde ve evin
çevresinde kadın rolü öne çıkmaktadır. Bu koşullarla erken yaşlarda yüzyüze
gelen tarımcı genç erkek nüfus, köy dışı mevsimlik göç deneyimini bir defa
gerçekleştirdikten sonra, bu eğilim çoğu kez güçlenerek devam etmektedir.
Buraya dek ele alınan çözümlemeye ek olarak, göçe yol açan doğal ve kültürel
zorlanmalar ile güvenlik öğeleri dile getirilebilir. Ancak, göçün odak
noktasını tarımsal üretim biçiminden sınai üretim kesimine geçişin sancıları
oluşturmaktadır. Günümüzde, IMF politikalarına göre ‘reform’ adı altında, KİT
ve KİK’lerin tarımcı kesime sağlamakta olduğu desteğin çekilmesi sonucunda
‘doğrudan destek’ mekanizmasının uygulamaya konmasıyla birlikte, Usumi
(2000)’ye göre, şu sonuçlar kaçınılmaz olacaktır:
1. Tarımda üretim daha da düşecektir; 2. İhracatımız tamamen duracaktır; 3. Tarım ürünleri ithal eden bir ülke haline geleceğiz; 4. İç pazarlarımız yabancı ürünlerle dolup taşacaktır; 5. Halkımız Amerikan buğdayından yapılmış ekmekleri yiyecektir; 6. Tekstil fabrikalarımız ithal pamukla çalışacaktır; 7. Çayımızı Fransız şekerleri ile içeceğiz; 8. Tatlılarımızı Güney Amerika’nın kamış şekerleri ile yapacağız; 9. Etimiz Amerika ve Almanya’dan, sütümüz, tereyağımız, peynirimiz, yoğurdumuz Hollanda’dan gelecektir; 10. Kırsal alanlarda açılk, işsizlik artacaktır; 11. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Adana gibi büyük şehirlerimize göç hızlanacaktır; 12. Sigaralarımız zaten Amerikan, İngiliz ve Fransız şirketlerinden… Geriye ne kaldı ki?…
Nitekim, Demir (1996:93)’in de belirttiğine göre, bu sancıların
niteliği, tarım arazilerinin yetersizliğinden dolayı iş bulma özlemi, arazinin
hayvancılık için yetersiz oluşu, gençlerin birbirine özenmesi, çalışmak için
gençlerin dışarı gitmeye koşullanması, bunun sonucunda da, eldeki kapasitenin
değerlendirilmemesi biçiminde belirmektedir. Özellikle örgütlenme açısından ele
alındığında, köyünde işlevsiz zaman öldüren gençlerin, kente geldiklerinde
çalışma güdülenmelerinin yükselmesi, köy ortamında insanların bir araya gelerek
iş yapma becerisini gösteremedikleri, hattâ böyle bir eğilime dahî girmedikleri
saptaması büyük bir önem taşımaktadır. Ancak Soysal (1996:490)’ın belirttiğine
göre, buğday ve pamuk hasadı gibi durumlarda imece/yardımlaşma devreye
girmekte; araştırma kapsamındaki köylerin %63.1’inde imece olumlu
algılanmaktadır. Özellikle cami, sağlık ocağı ve okul inşaatında ortaklaşa
çalışma yöntemi uygulanmıştır. Bu kültürel boyutun oluşumunda köylüyü etkisi
altına alan önder rollerine bakıldığında, örneğin Şanlıurfa köylerinde muhtar
(%32,2), yaşlı erkekler (%25,8) ve imamlar (%12) sırayla yer alırken, Adana
köylerinde öğretmenlerin (%15,1) imamların (%13,6) yerini aldığı
saptanmaktadır.
Kente göç sürecinin
sonunda kente gelen aile bireylerinin özellikle kültürel bakımdan yeniden
oluşumları – köy kültüründen kent kültürüne geçişleri - büyük bir önem
taşımaktadır. Yeni konumlar, değer yargıları, iş olanakları, eğitim fırsatları,
beklentiler, vb. tanışma ve çatışmalar, değişme sürecine yeni bir renk
katmaktadır. Tarım toplumunda bütün ve parçalar arasındaki ilişkiler, ekonomik
açıdan toprak sahipliği ve toplumdaki yeri bakımından soy-sop, sosyo-kültürel
köken gibi konumlara dayanırken, sanayi toplumunda, ekonomik açıdan sermaye
sahipliği, teknolojik açıdan bilgi sahipliği ve toplumsal konum bakımından da
kazanılan mevkilere dayanmaktadır. Kişiler ve toplum bakımından bu değişimin
oluşması uzun bir süreç gerektirmektedir. Türkiye gibi sanayileşmesini
tamamlayamamış toplumlarda, nüfusun bir bölümü arasında cemaatvari ilişkilerin
etkin olmasına karşılık, sanayileşmiş kesimlerinde sanayi üretimine uygun
ilişkiler etkindir. Dolayısıyla, toplumsal yapı, ilişkiler sistemi ve bu
ilişkilerde kullanılan anlamlar, değerler, kurallar ve amaçlar bakımından en az
ikili bir yapı özelliği gözlenmektedir. Sözgelimi, sanayi mesleklerinin temel
ilke ve değerleri rekabet, başarı, verimlilik, kârlılık ve işbölümü ve işe
almada “Sen kimsin?” yerine, “Sen ne yapabilir ya da öğrenebilirsin?” soruları
yöneltilmekte ve iş tanımları ayrıntılarına dek belirlenmiş bulunmaktadır. Öte
yandan, geleneksel/köy çalışma koşullarında ev ve iş yaşamı iç içe geçmiş
durumdadır. İş, aile bireyleriyle ayrımsız olarak birlikte yapılır. Bu örgütlenme
ve psikolojik özellikleri taşıyan işyerlerine başvurularda da bireyin
yeteneğinden çok, kim olduğuna bakılır. Sonuçta birey, kendisine kimlik veren
sosyal grubun normlarına uymak zorunda kalır.
Kalaycıoğlu (1996:269-270) ve
Erman (1996:306)ın Ankara’da ve Erol, Özdemir ve Nair (1996:339-349)’in
Sıvas’ta yaptıkları araştırmaların bulgularına göre, sosyal gruplar arasındaki
kültür farklılıkları ne kadar fazla ise onları birbirinden ayıran sınır
çizgileri de o oranda derin olmaktadır. Grup yapısı nedeniyle sosyal
ilişkilerin yatay olarak genişlemesine karşılık (yaşama benzerliği,
akraba-komşuluk ilişkileri, vb), dikey ilişkiler (toplumdaki konum) zayıftır.
Başka bir deyişle, insanlar belli bir sosyal mesafe içerisinde birbirlerinden
bağımsız olarak yan yana yaşamakta, ancak bütünleşememektedirler. Yalnız
kalmamak ve toplumsal sorunlarıyla baş edebilmek için kendi gruplarına aidiyet
duygusuyla daha da bağlanmaktadırlar. Sonuçta, bir gruba yaklaşırken öteki
gruptan uzaklaşmış olmaktadırlar. Özellikle, öğrenim düzeyi düşük ailelerde
farklı sosyo-kültürel gruplarla birincil ilişkiler kurma eğilimi zayıf
görünmektedir. Tam tersine, öğrenim düzeyi yükseldikçe, ilişkiler örüntüsünün
genişlemesi eğilimine ek olarak, kadın üzerindeki toplumsal baskılar da azalmaktadır.
Her aile, kendi çocuklarına örnek oluşturma ve çocuklarının yaşamlarını kendi
beklentilerine göre yönlendirme eğilimindedir. Öğrenim düzeyi düşük aileler,
çocuklarının öğrenimlerine de gerekli önemi vermemektedirler. Örneğin,
Ankara’daki araştırmada konuşulan kişilerin %54,6’sı okuma-yazması olmayan ya
da ilkokul mezunu, %26,6’sının ortaokul-lise ve %18,6’sının da yüksekokul
mezunu olduğu saptanmıştır. Demek ki, kırsal kökenli kent nüfusunun yarıdan
fazlası oldukça düşük eğitim düzeyini yansıtmaktadır. Oysa kentlileşmiş
aileler, çocuklarını iş sahibi yapabilmek amacıyla öğrenimlerine önem
vermektedirler. Dolayısıyla, kültürel kimliğini kırsal toplum yapılarında
kazanmış aileler, kente göç etmiş olsalar da çocuklarını belli bir yöne
yüreklendirirken, kırsal değerlerin etkisi altında kalmaktadırlar. Alt topluluk
ve sosyal gruplar, kendilerini yeniden üretmede ve üyesi olan bireylerin
kentlileşmesinde olumsuz yönde etkili olabilmektedirler. Bu olumsuz sürecin
içinde, ekonomik kaygılarla kız çocuğa göre erkek çocuğa daha fazla önem
verilmesi gerçeği de bulunmaktadır. Genellikle gecekondu mahallesinde ortaokul
ya da lise bulunmamasının, kız çocuklarının öğrenimlerini sürdürmemesi için bir
gerekçe olarak ileri sürülen “denetimi sağlayamama kaygısı” bu çerçevede dikkat
çekicidir.
Bu irdelemenin temel
saptamalarını özetlemek gerekirse, kente uyum, tahminin de ötesinde acılarla ve
uzun sürede gerçekleşmektedir. Bayhan (1996:185-186)’ın anlatımına göre,
gecekondu yaşamında maddî kültürün manevî kültürden daha hızlı değişmesi,
kültürün iki öğesi arasındaki uyumsuzluğun “kültürel boşluk” ya da “kültürel
gecikme” niteliğiyle toplumsal sorunlara yol açması olgusu yaygındır. Göç
edenlerin daha çok maddî kültür yoluyla kentsel bütünleşmeye başlaması öne
çıkmaktadır. Toplumsal ve davranışsal bütünleşme ise özellikle kadınlarda daha
yavaş gözlenmektedir. Ancak gecekonduluların gelir düzeyi düşük olduğu için bu
kesimin isteklerini karşılamaları mümkün olmamakta, bu nedenle de kültürel
boşluk, anomik durum ile birlikte, kent kültürüne yabancılaşmaya yol
açmaktadır. Bu yabancılaşmayı, gelir dağılımındaki uçurum da körüklemektedir.
Ailelerin en büyük harcamaları gıdaya yapılmaktadır. İleriye yönelik güvence
kaynakları yoktur. Tasarruf olanakları azdır. Yine de, kentte geçen yıllar,
gecekondulu nüfusun örgütsüz marjinal işlerden, örgütlü sürekli işlere
geçmesine ve dolayısıyla güvencesinin de artmasına yol açmaktadır. Ancak,
sosyal hareketlilik düzeyi düşüktür. Bu süreçte aileler, sınırlı ölçüde de
olsa, eğitim, iş, meslek, vb. fırsatlarını yakalayabilmektedirler, denilebilir.
Eğitim süreci, kırdan göç ederken yitirilen saygınlığın (kökeninden uzaklaşma,
kimliğin yitirilmesi, gelenek ve törelerden uzaklaşma, kentte
bireyselleşme/yalnızlık duygusu) yeniden elde edilebilmesi için “iyi
konuşabilmek”, “ne zaman, nerede ve nasıl davranmak gerektiğine karar
verebilmek” vb. yetileri kazandırma bakımından önem taşımaktadır. Eğitime
olumlu değer atfeden ana-babalar, kendi acıları ve ezilmişliklerine ve içine
kapanmışlıklarına bakarak, çocuklarının kent ortamında “eziklik duymadan”
yaşamalarını sürdürebilecekleri bir silâh olarak eğitimi görmektedirler. Bazı
aileler bakımından ise, fırsatların var olması ya da olmamasına ek olarak,
çocukların önüne ailevi-kültürel engellerin konabilmesi, fırsat eşitsizliğini
daha da artırmaktadır. Başka bir deyişle, Türkiye’de eğitim ve iş-meslek
kazanımları ile yukarı doğru dikey hareketliliğin sağlandığı liyakate dayalı
yapı, toplumdaki farklı kültürel olgu ve katmanların etkilerine açıktır,
denebilir.
Yukarıda sırayla ele alınmaya çalışılan sosyo-ekonomik gelişmelerin
kültürel/düşünsel doğurgularına bakıldığında, günümüzde Holywood kültürünün yansımalarının
arttığı gözlenmektedir. Anlatım ve telkin, “hız” odaklıdır. Ayrıca, sözcükler
yerine görüntüler, karmaşık olan yerine yalın olan yeğlenir olmaktadır. Kitap
okumak yerine televizyon izlemek hiçbir fazladan çabayı gerektirmemektedir.
Anlık heyecanlar ve eğlenme esastır. Bu durumlarda kendinizi iyi hissedersiniz.
Edilginlik ve anlık zevk, kültürün temelini oluşturmaya başlamıştır artık.
Derin düşünme için harcanacak zaman yoktur. Basmakalıp, pazarlama amaçlı ve
kamuoyu oluşturmaya dönük yaklaşımlar ve sorun çözme formülleri, küreselleşme
çerçevesinde “tek tipliğe” çıkarılan birer davetiye olmaktadır.
Nitekim Atabek
(2000), süper market anlayışı olarak
nitelediği küreselleşmenin bir tek pazar koşullarında, şiddetli rekabetin temel
eksen olduğunu, toplumsal değer yargılarını değişmeye zorladığını vurgulamakta;
dostluk, arkadaşlık, dayanışma duygularının
yerini, geçilmesi, ezilmesi gereken
rakipler anlayışının aldığını vurgulamaktadır. Eşitlik, insanların kardeşliği gibi değerler, üstün olan haklıdır anlayışınca geri itilmiştir, demekte ve her
türlü hile, dalavere, üstünlük sayılmakla, ahlaksızlığın
ahlakı egemen olmaya başlamıştır, değerlendirmesini yapmaktadır. Yazara
göre, çeşitli televizyon programlarında … eğlence adı altında her türlü değer
çürütmeciliğinin çeşitleri sergilenmekte, şenlik, şamata, gırgır görüntüleri
arasında cinsel teşhircilikten her türden taşkınlığa kadar her şey, topluma çağdaşlık olarak sunulmaktadır: Bir kaçış toplumunun bütün umarsızlıkları,
düzeysizlikleri, değersizlikleri, eğlence-magazin
adı altında gerçeklerden kaçmak isteyen
insanlara kazandırılmaktadır.
Peki, Atatürk Türkiyesi’nin toplumsal beklentileri ne yöndedir? Ulusun
bireylerini yetkin, özgür olarak yetiştirmek, toplumu da ulusal kimlik altında birleştirerek çağdaş uygarlığa ulaşan örgütlü toplum yapabilmektir… Ancak,
toplumsal beklentilerimiz geleceğe dönük, bilgi toplumunun çözümleriyle uyumlu
olmalıdır… Oysa, çeteleşme-mafyalaşma
yoluyla üstünleşen şiddet, ekonomideki rekabet
şiddeti, eğitimdeki ezberci baskının
şiddeti, değersizleşmenin yarattığı
şiddet, gelecek umudunu/güvenini yok etmektedir. Bu boşluğun yerini de,
geleneksel güven adacıklarına sığınma, kolonileşme, kendi gibi olanlarla
bütünleşerek güç kazanma yoluyla din,
milliyetçilik, etnik kökenler almaktadır. Ne var ki bu aşamada bu koloniler
varlıklarını, etkilerini, korunmalarını ancak şiddet yoluyla yapabileceklerine inanmaktadırlar.
Atabek’in ‘bir tek pazar’ olarak nitelediği küreselleşmede, Manisalı
(2000)’ya göre, yükselen değer paradır ve onu bir lokomotife benzetmektedir. Arkasından da marka, tüketim, borsa, bilgisayar, vb vagonlar gelmektedir. Ona
göre, birleşen dev firmalar, daha da büyüyen büyük devletler lokomotifleri
güçlendirerek, döşedikleri raylar üzerinde istedikleri yöne doğru vagonları sürüklüyorlar…
Nereye diye sorduğunuzda ise yanıt yok… bilinmeyen bir yere…Ancak, nasıl kazık atacaksın, borçlanacaksın,
fırsat kollayacaksın, ‘para’ erdemini nasıl yakalayacaksın… sorularının
yanıtları hazır: Markalar, logolar, siparişler… Bunlar vagondakilere bırakılan
seçenekler… Hava bedava, su bedava şarkısındaki gibi, sanki her şey bedavaymış
gibi!.. Tüketiciler, kredi kartları, şirketler, markalar, bilgisayarlar var.
Araçlar amaç olmuş: İnsan artık bir tüketici,
sistemin bir aracı durumuna
sokulmuş… paranın ve gücün etrafında
dolanan bir nesne. Bu sistem kendi
yükselen değerlerini de oluşturmuş. İnsan ve insanlık yok edilirken örümcek ağı gibi örülen bir düzen:
SİNEKLERİ YAKALAMAK İÇİN…
Post/Modernizm'in 'ideolojik' toplumu, işte bu çerçevede, 'sinsice'
oluşturuluyor; başka türlü söylersek, 'küreselleşmiş' ve 'özelleşmiş' 'Büyük
Sermaye' ; -ufak ufaktan başlayarak, en büyüğüne kadar- yalnız Media'ya, ya da
'Öğretim ve Eğitim' alanına - 'ideolojik düzeyde' - egemen olmakla kalmıyor;
aynı egemenliği, öteki 'demokratik' kitle örgütleri üzerinde de sağlıyor: evet,
sendikalar da var, işçi konfederasyonları da, ama 'faaliyetleri', odun
kesicinin hınk deyicisi olmaktan öteye geçmez; ne 'etkili'dir, ne de 'geçerli'.
'Siyasi partiler', sürüsüne berekettir, ama her biri asıl halk, yâni
'mazlumlar' ile, uzaktan yakından ilgisi ilişkisi olmayan; başka başka 'çıkar
grupları'nın sözcüsüdür; liderleri ise, 'uluslararası sermaye'nin 'dayattığı'
belgeler sistemi ile 'mutâbık', bazı 'demirbaş' zevat! Bu takdirde, 'Demokrat
Toplum', havada kalmıyor mu?.. 'Sistem' 'Media'yı, 'Eğitim'i ve 'Öğretim'i;
ayrıca siyasal ve sosyal, 'sivil toplum' kuruluşlarını, öyle usturupla 'siyasal'dan
'doğasal'a kaydırmış; daha da kötüsü, 'tüketim toplumu'nun karşısında olması
gereken , o 'sözde' solcu ve toplumcu aydınları, öylesine 'enayi tüketici'ye
dönüştürmüştür ki, olay handiyse 'ümitsiz vak'a'dır… Oysa, -bırakın solcuları,- her yurttaşın 'birinci vazifesi' ; 'demokratik' olması
gereken 'Cumhuriyet'in, 'ideolojik' -ve gizlice 'totaliter' - bir 'rejime'
dönüştürülmesine, karşı çıkmak değil midir?
Ancak, son elli yıldır
ülkemizde uygulanan eğitim politikalarına bir göz atıldığında, post/modern
anlayıştaki kuşakların ortaya çıkmasına fırsat oluşturan eğitim düzenimizin ne
kadar büyük kararsızlık/düzensizliklere yöneltildiği kolayca anlaşılmaktadır.
Adem (2000)’in belirttiğine göre, 1954 öncesinde, köy ilkokullarını başarıyla
tamamlayan ve yazılı/sözlü sınavları kazananlar köy enstitülerine; bu yöntemle ortaokul çıkışlılar ilköğretmen okullarına; ilköğretmen
okullarından eğitim enstitülerine ya
da üstün başarılılar yükseköğretmen
okullarına girmeye hak kazanırlardı. Üstelik bu yönlendirmenin daha ilk
basamağında öğrenciler parasız yatılılık düzeniyle yüreklendirilirlerdi. Ancak,
1954 yılında köy enstitülerinin ilköğretmen okullarına, 1973 yılından
başlayarak ilköğretmen okullarının da iki yıllık eğitim enstitülerine ve – 35
bin kadar öğretmen adayının 2,5-3 aylık hızlandırılmış eğitim ile branş
bilgisiz branş öğretmeni olarak mezun edilmelerinin ardından – eğitim
enstitülerinin de eğitim fakültelerine dönüştürülmeleri sürecinde, öğretmenlik
ruhundan çok uzak, hiçbir yer kazanamama riskine karşılık hiç olmazsa öğretmen
olayım, düşüncesiyle yeni öğretmen adayları eğitim düzenine
sürüklenmiştir.YÖK'ün, ‘herkesten öğretmen olur’ anlayışının bir ürünü olarak,
Adem (2000)’in belirttiğine göre, örneğin 1997 ÖYS sonuçları temel alınarak
yapılan hesaplamalara göre, öğretmen yetiştiren tüm dallara … yerleşenlerin %
55.13’ü imam-hatip, % 27.72’si lise, ve % 17.15’i diğer lise çıkışlılardır. Son
yıllarda sınıf öğretmeni açığını kapatabilmek için yükseköğrenim görmüş
(içlerinde açıköğretim çıkışlılar da bulunmak üzere) herkes atanmış; bunlar
arasında ise ziraat mühendisleri ezici çoğunluğu oluşturmuştur. Örneğin, yine
1986 yılında yapılan bir araştırmaya göre, eğitim yüksekokullarını seçenler
arasında fen ve anadolu lisesi çıkışlılar yer almamaktadır. Oysa, iyi öğretmen
yetiştirebilmek için zeki, çalışkan ve
dolayısıyla yüksek puanlı öğrencilerin sisteme kazanılması kaçınılmazdır. Başka
tüm mesleklerin yürütülebilmesi için, o mesleğin eğitimi ve sonucunda da
diplomasının alınması önkoşul iken, davranış mühendisliği anlamına gelen
öğretmenliğin böylesine geniş kitlelere açık hale getirilmiş olması, bu
mesleğin, konum/kazanç düşüklüğü nedeniyle toplumun gözünde değer/saygı
yitimine uğramasına da yol açmıştır.
1996-1998 Öğretim
dönemlerini kapsayan ve Çankaya ile Yenimahalle ilçelerindeki dört ilköğretim
okulunu kapsayan bir araştırmanın belli başlı bulguları aşağıda verilmektedir.

Tablo 1’den de
anlaşılacağı üzere, üst Sosyo-Ekonomik Düzey (SED) okullarında öğrenim gören
öğrencilerin ilköğretim üçüncü sınıftaki zekâ puanları daha yüksek, ailelerinin
kendilerini, 3, 4 ya da 5 sınıf süresince özel kurslara gönderme oranları iki
katından fazla ve öğrencilerin çalışmaları esnasındaki dikkat düzeyleri de %20
oranında daha yüksektir.
Tablo 3 dikkate
alındığında ise, 3. Ve 4. Sınıflarda her iki SED öğrencilerinin okuma
stratejileri puanları arasında, üst SED öğrencileri lehine bir farkın yaklaşık
olarak aynı düzeyde kalırken, 5. Sınıfta bu farkın, yine üst SED öğrencileri
lehine olmak üzere daha da artma eğilimini gösterdiği anlaşılmaktadır.
Özetle belirtmek
gerekirse, üst SED ailelerinden gelen öğrencilerin öğrenim gördükleri okullarda
okul yönetimi, veli, öğretmen ve öğrenci niteliklerinin; öncelikle zekâ,
ardından da kendilerine sağlanan kurs olanakları, böylece güçlendirdikleri
dikkat odakları ile daha olumluya doğru geliştirme eğilimine girdikleri
Akademik Benlik Kavramı/olumlu öğrenme tutumu ve tüm bunların bir sonucu olarak
yine yükseltme eğilimine girdikleri okuma stratejileri puanlarıyla, alt SED
öğrencilerinden çarpıcı bir biçimde ayrılmaya başladıkları bir gerçektir.

Batılı ülkelerin toplumsal ve kültürel gelişme çizgilerinden oldukça
farklı düzlem ve eğilimlerde tarihsel yolculuğunu sürdüren Türk insanı,
aşağıdaki özellikleri bakımından ele alınarak, özellikle demokratik eğitim
niteliklerinin daha da iyileştirilmesine yönelik Milli Eğitim hedeflerinin
ikibinli yıllarda yenilen belirlenmesinde odak noktasına konmalıdır:
·
Türk toplumunun, özellikle kırsaldan kentsele olan içgöçü
değişken niteliklerle de olsa devam etmektedir;
·
Özellikle 1950’li yıllardan sonra tarımda makineleşmenin
getirdiği hızlı değişim sürecinde, dışalım nitelikli teknolojik düzey ile
insanımızın kültürel/eğitim düzeyi arasındaki kopukluk gittikçe artmıştır;
·
Eğitim düzenimizin, Cumhuriyetin temel öğelerinden birisini
oluşturan Eğitim Birliği Yasasının uygulama boyutunda gedikler oluşturulmuş ve üç kanaldan yetişen yeni kuşaklar
arasındaki çok boyutlu farklılaşma ve dolayısıyla çatışmalar boy göstermeye
başlamıştır;
·
Post/modernist kültürel ve eğitimsel uygulama ve
anlayışların bir sonucu olarak, gençlerin yüzeysel algılama, tepkide bulunma,
değerlendir(eme)me, özenticilik, markaya değer verme, köşe dönme, ahlakî
değerlerden kopma, vb yönündeki ivmenin giderek artması, ulusal hedefler ve
bütünlüğümüz açısından ciddî tehlikelerin habercisidir;
·
Tüm bu nitelik(siz)liğin uzun erimli sonuçları arasında,
bir türlü oluşturulamayan demokratik koşulların bir sonucu olarak, özgüven
yoksunluğu, dış denetim odaklı, değer verilen yöndeki başarıdan öteye, köşe
dönmeci bireysel bakış açısının kök salmayı sürdürdüğü günümüzde, uluslararası
alanlarda, dil ve özgün kültürümüz başta olmak üzere, ulusal niteliklerimizin
örselenip yok olmaya yüz tutması kaçınılmazdır.
·
Son olarak, çözüm niteliğinde olmak üzere, tüm eğitim
süreçleri ve aşamalarında, bireylerimizin araştırıcı, sorgulayıcı, özgüvenini
geliştirici, erdemli, işevuruk, çözümleyici, bireştirici ve üst düzeyde
değerlendirici düşünme yetilerinin geliştirilmesine yönelik eğitim politikaları
yürürlüğe sokulursa, o zaman, ezberci
toplum sızlanmasına bir son verme aşamasına geçme gücünü kendimizde
bulacağımızı söyleyebiliriz.
KAYNAKÇA
Adem, Mahmut (2000). Atatürkçü
Düşünce Işığında Eğitim Politikamız. Cumhuriyet Gazetesi Eki/Yeni Gün
Yayıncılık.
Atabek, Erdal (2000). “Toplumsal Şiddetin Kökenleri (II)”. Cumhuriyet. 7 Şubat.
Bayhan,
Vehbi, (1996). “Türkiye’de İç Göçler ve Anomik Kentleşme”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996.
DİE.
Çavdar, Tomris (1999). “Mesleksel Eğitim, Toplumsal Yatırımdır”. Cumhuriyet. 30 Aralık.
Demir, Gülsen (1996). “Göç Nedenleri ve Göçenlerin Beklentilerindeki
Gerçekleşme Durumu: Bolu İli Kıbrıscık İlçesi Örneği”. ”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
DPT (1995), VII. Beş Yıllık
Kalkınma Planı Stratejisi (1996-2000). Ankara:DPT Matbaası.
Ecevit,
Mehmet C., 1996, “İç Göçün Unutulan Kaynakları: Tarımsal Farklılaşma ve Dönüşüm
Dinamikleri”. II. Ulusal Sosyoloji
Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
Erman,
Tahire, 1996, “Şehirli Olmak ya da Köylü Kalmak: Kentteki Kır Göçmeninin
Kendini Tanımlaması Olayı”. II. Ulusal
Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
Erol,
M., Özdemir, N. ve Nair, G., 1996, “Kentsel Bütünleşme Üzerinde Köy-Kent
Farklılaşması ve Aile Kurumunun Etkileri: Sivas Örneği”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
Gümüş,
Nazım, 1997, Öğrenmeyi Öğretmenin
Öğrenci Erişisi, Kalıcılığı ve Akademik Benliğine Etkisi. H.Ü. Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara.
Güvenç, Bozkurt, 1996, “Göç Olgusu ve Türk Toplumu”. ”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve
Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
İlhan, Attilâ (2000). “…Bu Bezirgân Saltanatı…” (SÖYLEŞİ). Cumhuriyet. 4 Şubat.
Kalaycıoğlu,
Sibel, 1996, “Göçmenlerde Sosyal Hareketlilik ile İlgili Beklentilerin Din
Görüşü ve Cinsiyete Göre Farklılaşması: Ankara’dan Bir Örneklem”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve
Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
Kavukçuoğlu, Deniz (2000). “Yanlış Olan Kim? (2). (PANO). Cumhuriyet. 9 Şubat.
Manisalı, Erol (2000). “Sessiz Trenler” (BIÇAK SIRTI). Cumhuriyet. 9 Şubat.
Sayın,
Önal, 1996, “Küreselleşmenin Sermaye ve İşgücü Üzerindeki Etkileri”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve
Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
Soysal,
Mustafa, 1996, “Şanlıurfa Tarım Reformu Uygulama Bölgesindeki Seçilmiş Bazı
Köylerin Toplumsal Yapıları Üzerine Bir Araştırma”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.
Usumi,
Sadullah (2000). “Tarımda ‘Reform’ Aldatmacası…”. (ÇİFTÇİ DOSTU). Cumhuriyet. 9
Şubat.