Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

NEDEN EZBERCİ BİR TOPLUMUZ? ELEŞTİREL/YARATICI DÜŞÜNME YETİSİNİ GELİŞTİRME YOLUNDA DEMOKRATİK BİR TOPLUM OLMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?..

Nazım Gümüş*

Giriş

20. yy. sürecinde Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandırmasına karşın, Kuruluş sürecini gerektiği/umulduğu gibi tamamlayamadığına ilişkin görüşlerin sıkça dile getirildiği Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş sahnesinde, eğitimin temel hedeflerinden birini oluşturan yeni Türk insanı örneğini biçimlendirme çerçevesinde, dikkati çeken belli başlı sorunları irdelemek ve böylece, herşeyin başı eleştirel/demokratik eğitimdir anlayışına vurguda bulunmak, bu çalışmanın temelini yansıtacaktır. Ancak, bu irdeleme yolculuğunda soru basamaklarından yanıt aşamalarına geçiş yolunu izlemek daha yararlı olacaktır.

Soru 1: Özellikle Batı toplumları ile Türk toplumunun tarihsel gelişim süreçleri aynı mıdır?

Batı toplumlarının geçirdikleri yapısal ve niteliksel değişime bakıldığında, Tablo I’de verilen aşamalar gözlenmektedir.

Tablo I: Batı Toplumlarının Geçirdiği Gelişim Aşamaları(*)

Dönem

Özellikleri

Avcılık-Toplayıcılık Dönemi

Bir canlıyı öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma. Nüfusta yüksek doğum-yüksek ölüm dengesi hakimdir. (Bin yılda r=‰20). Göçebelik esastır.

Hayvancılık-Tarımcılık Dönemi

Yerleşik yaşama geçişle birlikte geniş tarım alanlarına ve otlaklara sahip olma. Nüfus artışı önceki aşamaya göre 10 kat artarak Yüzyılda r=‰20 olur. İnsanların bir kısmı yerleşik düzene geçerken, geri kalanı göçebe, yarı göçebe ve kırsal yaşam sürmüştür. Tarımsal üretimin artması sonucunda, gerçekleşen Birinci Kent Devrimi ile birlikte, kentlilik toplam nüfusun %10-15’ini oluşturmuştur.

Sanayi Dönemi

En güçlü/gelişkin üretim tesisleri/makine parkı ve en büyük sermayeye sahip olma. 17. yy. ortasındaki İkinci Kent ve 18. yy. ortasındaki Sanayi Devrimi ile birlikte ölüm oranları ‰10’lara düşmüştür. Ömür beklentisi 35’lerden 70’lere yükselmiştir: 1850-1910 yıllarında Avrupa’dan ABD’ye göç, işsizlik ve açlık nedeniyle gerçekleşmiştir. %85 köy, %15 kent olan oranlama, tersine dönmüştür.

Bilgi/İletişim Dönemi

Bilgiye erişim (yolları) ve onu işleme stratejilerine ilişkin bilgiye sahip olma. Sağlık ve eğitim niteliğinin yükselmesi ve üretim zincirlerinde bilgisayarlaşma-robotlaşmaya geçilmesinin sonucunda, kâr beklentileri yüzünden düşük emek ve işsizlik oranlarındaki artış olguları gözlenmektedir. Küreselleşme anlayışı egemendir.

(*) Güvenç’ten hareketle düzenlenmiştir.

 

Öte yandan, Türk toplumunun gelişim aşamalarına bakıldığında, Tablo II’deki özelliklerin gözlendiği anlaşılmaktadır:

 

Tablo II: Türk Toplumunun Geçirdiği Gelişim Aşamaları(**)

Dönem

Özellikleri

Avcılık-Toplayıcılık Dönemi

Bir canlıyı öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma.

Göçebe Hayvancılık Dönemi

Orta Asya’da kavimler göçüne yol açan coğrafi ve iklim değişiklikleri. Hayvancılığı yanında taşıyarak geçim arama dönemi.

Yarı Yerleşik Düzen Dönemi

 

 

 

 

Yerleşik Hayata Geçiş Politikası Dönemi

a) Maveraünnehir (Taşkent, Semerkant, Kaşgar ve Horasan) yöresinde 8-10 yy. arasında yarı yerleşik ve yerleşik düzene geçiş başlarken, 11-15 yy. Arasında Anadolu’ya gelerek göçebe ve yarı göçebelik aşamaları devam edegelmiştir (Türkmenler ve Yörükler). Hayvancılığa ek olarak tarım ya da ticaret ve zenaatler dönemidir.

 Anadolunun fethinden sonra, Oğuz Türk boyları, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar, yerleşikliğe geçişi bir devlet politikası olarak kabul etmişler, göçerleri 19. yy. sonuna dek yerleşmeye zorlamışlardır. Anadolu içlerindeki bazı yerleşik köyleri ve göçerleri Balkanlara yerleştirmeyi denemişler, ancak bazı boylar, “oturakçı Reaya olmaktansa, oturakçılara vergi koyan, yönetici yarı göçebe kalmayı” yeğlemişlerdir. Öte yandan, has, zeamet ve tımar şeklindeki toprak düzeni, ordu hareketleri ve savaş stratejileriyle uyumlu biçimde nüfus hareketlerine kolaylık sağlamıştır.

Yarı Sömürge Tarımcılığı Dönemi

1840’larda kapitülasyonlarla 1920’lere kadar uzanan dönemde, “dolaylı emperyalizmin yarı sömürgesi” niteliğindeki tarım ülkesi olgusu ağır basmıştır. Yerleşiklik ve göçebelik yanında Türklerde yarı göçebelik yoğun biçimde devam etmiştir.

Yerleşikliğin Yaygınlaşması Dönemi

Cumhuriyet’le birlikte tarım ve hayvancılığa uygulanan öşür vergisinin kalkması geçim sağlama esasına dayanan yerleşik köylerin artışını ve sürekliliğini sağlamıştır. Göçerlerin bir kısmı yarı göçerliğe geçmiştir. Yaylacılık ile tarımcılığın birlikte yürütüldüğü yarı göçer tarzı köy ekonomisi yaygınlaşmıştır. Osmanlı Devleti gibi, Türkiye Cumhuriyeti de yerleşikliğe geçişi bir temel politika olarak uygulamıştır.

Tarımda Makineleşme Dönemi

1950’li yıllara dek Cumhuriyet devrimleri kırsal kesimde pek hissedilmemiş olmakla birlikte, bu tarihlerden sonra vergi, eğitim ve sağlık politikalarına ek olarak, köylüye yol, su, enerji, toprak ve kredi kolaylıkları sonucunda artan nüfusun kentlere içgöçü başlamıştır. Günümüz kentlerinin 1/4 - 2/3  kısmı kır kökenli yurttaşlardan oluşmaktadır. 1950’de %70 köylü, %30 kentli olan nüfus dağılımının, 20. yy. sonuna doğru %30 köylü, %70 kentli olarak gerçekleşmesi beklenmektedir.

İthal Teknoloji ve Montaj Dönemi

Gelişmiş ülkelerden Türkiye’ye ithal edilen makine parkı ile birlikte yeni teknoloji ve bilim kültürlerinin düzensiz girişi, teknolojide ilerleme ile toplumsal gelişme arasında kopuklukların oluşmasına neden olmuştur. Doğuşta hayatta kalma ümidi oranları iyileşirken, nüfus artış hızı 1990’larda ‰15 civarındadır. İşsizlik gittikçe artma eğilimindedir. Göçerlik az da olsa, yer yer devam etmektedir.

(**) Doç.Dr. İlhan Dülger’in katkı ve eleştirileri çerçevesinde düzenlenmiştir.

 

Yukarıdaki iki tablonun karşılaştırılmasından da anlaşılabileceği üzere, Batı uygarlığı çerçevesindeki uluslar ile Asya kökenli Türk toplumunun gelişim evreleri tarihsel düzlemde öncelikle farklılık göstermektedir. Yerleşik uygarlık ile göçer uygarlığı, iki ayrı yaşam biçimidir. Sanayileşme her iki yaşam biçimini de dönüştürmektedir. Önce sanayileşen ile sonra sanayileşen iki yaşam biçiminin kültürü ve kültür aktarımı süreçleri de farklı olacaktır. Bu saptamadan hareketle denebilir ki, Batı kültürü sınırları içindeki toplumların gelişme süreçlerinin zaman dilimleri olarak kapsadığı yüzyıllar ile Türk toplumunun kendi akışı içinde çizdiği yol ve zaman boyutu, doğal olarak çok büyük farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle, Batı toplumlarının kendi aşamalarından sonra bilgiyi üreten ve tüketen Bilgi Toplumu niteliklerini yansıtmakta oluşları, Türk toplumunun da kendine özgü gelişim basamaklarını gözardı ederek Batı toplumlarıyla aynı üretim ve tüketim düzeyine erişebileceğini söylemek doğru bir vurgulama olmasa gerek. Türk toplumu ve bireylerinin, kendine özgü ve küresel koşullarla etkileşiminde bilişsel, duyuşsal, tinsel ve fiziksel algılama, kavrama, yorumlama, değer yargılarına dönüştürme ve kendisini her aşamada yeniden biçimlendirme işlevlerini daha iyi anlayabilmek için, hala sürmekte olan iç göç olgusuna daha ayrıntılı göz atmakta yarar vardır.

Soru 2: Türkiye’de İçgöç ve Kentleşme/Kentlileşme Olgusunun Temel Özellikleri Nelerdir?

Kavukçuoğlu (2000)’na göre, ‘kendine özgü’ bir derebeylik düzenine; ırgatlığa, marabalığa, yarıcılığa dayanan tarım üretiminde ‘makineleşme’ ile birlikte toprağın verimliliği de artmıştır. İstanbul ve çevresinde, özellikle Kartal-İzmit hattında mantar gibi hızla üreyen, büyük çoğunluğu Amerikan yatırım fonlarınca desteklenen yabancı ortaklı montaj sanayiinin yerli sermayesi, ‘makineleşen, ama kapitalistleşmeyen’, kapitalistleştirilmek istenmeyen tarım üretimiyle besleniyordu… Türkiye’nin sanayi kapitalizminin ‘özel sektörü’… kırsal ilişkilerinden bilinçli olarak kopmamış ‘toprak ağaları’ tarafından kuruluyordu. ‘Ağalık’ geleneğinden gelen davranış biçimleri salt ekonomik yaşamda değil, siyasal, sosyal, kültürel yaşama da yansıyacaktı. Yoksa toplum kapitalistleşme sürecini yaşarken altyapı kapitalistleşip ‘modernleşirken’, üstyapının tam tersi bir gelişme göstermesi, giderek daha da ‘muhafazakârlaşması’ nasıl açıklanabilirdi? Türkiye’nin siyasal yaşamını ilerdeki yıllarda da bu ‘çelişki belirleyecekti… Üstelik, (ağalar) ya Osmanlı merkezî yönetiminin kendilerine verdiği ‘geçici’ zilliyet haklarını türlü kaşkarikolarla ebedileştirerek ya da el koyarak gasp ederek sahip olmuşlardı o topraklara… Demokrat Parti ile birlikte parlamento çoğunluğu bunlara geçince, ‘toprak reformu’nun da, demokratikleşmenin de hiçbir şansı kalmamıştı artık Türkiye’de.

Tablo II’de değinildiği gibi, özellikle 1950’li yıllardan başlayarak günümüze dek, azalan ya da artan hızlarda köyden kente göç süregelmiştir. Ecevit (1996:493-501)’in vurguladığına göre, ortakçı köylünün, kapitalist çiftçi ve küçük meta üreticisi konumuna dönüşemediği durumlarda, göç eğilimi içine girme olasılığı yükselmektedir. Bir başka deyişle, çözülen ortakçılık ilişkilerinde bazı ortakçı köylüler, tarımsal ilişkiler içinde varlıklarını daha güçlü biçimde sürdürme konumuna gelebilirler. Özellikle ileri girdi kullanımı ve makineleşme ile emek verimliliğinin arttığı durumlarda, geniş alanlarda erkekler, tarımsal üretimi kendi denetimlerinde tekelleştirdikleri traktör  kullanımı ile yapmaktadırlar. Biçer-döver ve traktör kullanımı ve tekeli, tarla üretim sürecini erkeğin sorumluluğu haline getirirken, makineleşmenin yarattığı iş yükü azalması, erkek emeğine olan yüksek talebi de azaltmıştır. Ailelerdeki yetişkin erkek nüfusun sayısı ve traktörün bir kişi tarafından kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda, bazı erkeklerin tarladaki üretim sürecinden koptukları kendiliğinden anlaşılmaktadır. Zamanla genişleyen ve çeşitlenen yönetsel ve örgütsel işlevlerini aile reisi, köy dışındaki en yakın merkezlerde sürdürmektedir. Dolayısıyla, tarla aşamasından köy dışındaki yönetsel ve işletme etkinliklerini yürütme alanına geçiş yapılmaktadır. Sonuçta hane  reisi ile traktör sürücüsü ya da her iki rolü yerine getirebilen bir erkek birey dışında kalanlar, açık ya da gizli işsiz  rolüyle potansiyel göç öğesini oluşturmaktadırlar. Bu öğe, temelli göç ya da uzun süreli mevsimlik göç niteliğine dönüşebilmektedir. Kırsal kesimde kadın emeğinin yaygın olarak kullanılması ve erkeğin, köy içi emek kullanımını çeşitlendirebilme gizilgücünün sınırlı olması nedeniyle, erkek nüfusun köy dışı emek kullanım alanlarına mevsimlik işçi olarak kaydığı gözlenmektedir. Uzun süreli ve uzun mesafeli gurbetçi erkek emeği, birkaç yıl içinde kesin göç için büyük bir gizilgüç oluşturmaktadır. Erkek emeğinde görülen bu çeşitlenmeye karşılık, gerek sermaye ve gerekse emek yoğun işler olarak tarlada, ev içinde ve evin çevresinde kadın rolü öne çıkmaktadır. Bu koşullarla erken yaşlarda yüzyüze gelen tarımcı genç erkek nüfus, köy dışı mevsimlik göç deneyimini bir defa gerçekleştirdikten sonra, bu eğilim çoğu kez güçlenerek devam etmektedir. Buraya dek ele alınan çözümlemeye ek olarak, göçe yol açan doğal ve kültürel zorlanmalar ile güvenlik öğeleri dile getirilebilir. Ancak, göçün odak noktasını tarımsal üretim biçiminden sınai üretim kesimine geçişin sancıları oluşturmaktadır. Günümüzde, IMF politikalarına göre ‘reform’ adı altında, KİT ve KİK’lerin tarımcı kesime sağlamakta olduğu desteğin çekilmesi sonucunda ‘doğrudan destek’ mekanizmasının uygulamaya konmasıyla birlikte, Usumi (2000)’ye göre, şu sonuçlar kaçınılmaz olacaktır:

1. Tarımda üretim daha da düşecektir; 2. İhracatımız tamamen duracaktır; 3. Tarım ürünleri ithal eden bir ülke haline geleceğiz; 4. İç pazarlarımız yabancı ürünlerle dolup taşacaktır; 5. Halkımız Amerikan buğdayından yapılmış ekmekleri yiyecektir; 6. Tekstil fabrikalarımız ithal pamukla çalışacaktır; 7. Çayımızı Fransız şekerleri ile içeceğiz; 8. Tatlılarımızı Güney Amerika’nın kamış şekerleri ile yapacağız; 9. Etimiz Amerika ve Almanya’dan, sütümüz, tereyağımız, peynirimiz, yoğurdumuz Hollanda’dan gelecektir; 10. Kırsal alanlarda açılk, işsizlik artacaktır; 11. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Adana gibi büyük şehirlerimize göç hızlanacaktır; 12. Sigaralarımız zaten Amerikan, İngiliz ve Fransız şirketlerinden… Geriye ne kaldı ki?…

 Nitekim, Demir (1996:93)’in de belirttiğine göre, bu sancıların niteliği, tarım arazilerinin yetersizliğinden dolayı iş bulma özlemi, arazinin hayvancılık için yetersiz oluşu, gençlerin birbirine özenmesi, çalışmak için gençlerin dışarı gitmeye koşullanması, bunun sonucunda da, eldeki kapasitenin değerlendirilmemesi biçiminde belirmektedir. Özellikle örgütlenme açısından ele alındığında, köyünde işlevsiz zaman öldüren gençlerin, kente geldiklerinde çalışma güdülenmelerinin yükselmesi, köy ortamında insanların bir araya gelerek iş yapma becerisini gösteremedikleri, hattâ böyle bir eğilime dahî girmedikleri saptaması büyük bir önem taşımaktadır. Ancak Soysal (1996:490)’ın belirttiğine göre, buğday ve pamuk hasadı gibi durumlarda imece/yardımlaşma devreye girmekte; araştırma kapsamındaki köylerin %63.1’inde imece olumlu algılanmaktadır. Özellikle cami, sağlık ocağı ve okul inşaatında ortaklaşa çalışma yöntemi uygulanmıştır. Bu kültürel boyutun oluşumunda köylüyü etkisi altına alan önder rollerine bakıldığında, örneğin Şanlıurfa köylerinde muhtar (%32,2), yaşlı erkekler (%25,8) ve imamlar (%12) sırayla yer alırken, Adana köylerinde öğretmenlerin (%15,1) imamların (%13,6) yerini aldığı saptanmaktadır.

Kente göç sürecinin sonunda kente gelen aile bireylerinin özellikle kültürel bakımdan yeniden oluşumları – köy kültüründen kent kültürüne geçişleri - büyük bir önem taşımaktadır. Yeni konumlar, değer yargıları, iş olanakları, eğitim fırsatları, beklentiler, vb. tanışma ve çatışmalar, değişme sürecine yeni bir renk katmaktadır. Tarım toplumunda bütün ve parçalar arasındaki ilişkiler, ekonomik açıdan toprak sahipliği ve toplumdaki yeri bakımından soy-sop, sosyo-kültürel köken gibi konumlara dayanırken, sanayi toplumunda, ekonomik açıdan sermaye sahipliği, teknolojik açıdan bilgi sahipliği ve toplumsal konum bakımından da kazanılan mevkilere dayanmaktadır. Kişiler ve toplum bakımından bu değişimin oluşması uzun bir süreç gerektirmektedir. Türkiye gibi sanayileşmesini tamamlayamamış toplumlarda, nüfusun bir bölümü arasında cemaatvari ilişkilerin etkin olmasına karşılık, sanayileşmiş kesimlerinde sanayi üretimine uygun ilişkiler etkindir. Dolayısıyla, toplumsal yapı, ilişkiler sistemi ve bu ilişkilerde kullanılan anlamlar, değerler, kurallar ve amaçlar bakımından en az ikili bir yapı özelliği gözlenmektedir. Sözgelimi, sanayi mesleklerinin temel ilke ve değerleri rekabet, başarı, verimlilik, kârlılık ve işbölümü ve işe almada “Sen kimsin?” yerine, “Sen ne yapabilir ya da öğrenebilirsin?” soruları yöneltilmekte ve iş tanımları ayrıntılarına dek belirlenmiş bulunmaktadır. Öte yandan, geleneksel/köy çalışma koşullarında ev ve iş yaşamı iç içe geçmiş durumdadır. İş, aile bireyleriyle ayrımsız olarak birlikte yapılır. Bu örgütlenme ve psikolojik özellikleri taşıyan işyerlerine başvurularda da bireyin yeteneğinden çok, kim olduğuna bakılır. Sonuçta birey, kendisine kimlik veren sosyal grubun normlarına uymak zorunda kalır.

Kalaycıoğlu (1996:269-270) ve Erman (1996:306)ın Ankara’da ve Erol, Özdemir ve Nair (1996:339-349)’in Sıvas’ta yaptıkları araştırmaların bulgularına göre, sosyal gruplar arasındaki kültür farklılıkları ne kadar fazla ise onları birbirinden ayıran sınır çizgileri de o oranda derin olmaktadır. Grup yapısı nedeniyle sosyal ilişkilerin yatay olarak genişlemesine karşılık (yaşama benzerliği, akraba-komşuluk ilişkileri, vb), dikey ilişkiler (toplumdaki konum) zayıftır. Başka bir deyişle, insanlar belli bir sosyal mesafe içerisinde birbirlerinden bağımsız olarak yan yana yaşamakta, ancak bütünleşememektedirler. Yalnız kalmamak ve toplumsal sorunlarıyla baş edebilmek için kendi gruplarına aidiyet duygusuyla daha da bağlanmaktadırlar. Sonuçta, bir gruba yaklaşırken öteki gruptan uzaklaşmış olmaktadırlar. Özellikle, öğrenim düzeyi düşük ailelerde farklı sosyo-kültürel gruplarla birincil ilişkiler kurma eğilimi zayıf görünmektedir. Tam tersine, öğrenim düzeyi yükseldikçe, ilişkiler örüntüsünün genişlemesi eğilimine ek olarak, kadın üzerindeki toplumsal baskılar da azalmaktadır. Her aile, kendi çocuklarına örnek oluşturma ve çocuklarının yaşamlarını kendi beklentilerine göre yönlendirme eğilimindedir. Öğrenim düzeyi düşük aileler, çocuklarının öğrenimlerine de gerekli önemi vermemektedirler. Örneğin, Ankara’daki araştırmada konuşulan kişilerin %54,6’sı okuma-yazması olmayan ya da ilkokul mezunu, %26,6’sının ortaokul-lise ve %18,6’sının da yüksekokul mezunu olduğu saptanmıştır. Demek ki, kırsal kökenli kent nüfusunun yarıdan fazlası oldukça düşük eğitim düzeyini yansıtmaktadır. Oysa kentlileşmiş aileler, çocuklarını iş sahibi yapabilmek amacıyla öğrenimlerine önem vermektedirler. Dolayısıyla, kültürel kimliğini kırsal toplum yapılarında kazanmış aileler, kente göç etmiş olsalar da çocuklarını belli bir yöne yüreklendirirken, kırsal değerlerin etkisi altında kalmaktadırlar. Alt topluluk ve sosyal gruplar, kendilerini yeniden üretmede ve üyesi olan bireylerin kentlileşmesinde olumsuz yönde etkili olabilmektedirler. Bu olumsuz sürecin içinde, ekonomik kaygılarla kız çocuğa göre erkek çocuğa daha fazla önem verilmesi gerçeği de bulunmaktadır. Genellikle gecekondu mahallesinde ortaokul ya da lise bulunmamasının, kız çocuklarının öğrenimlerini sürdürmemesi için bir gerekçe olarak ileri sürülen “denetimi sağlayamama kaygısı” bu çerçevede dikkat çekicidir.

Bu irdelemenin temel saptamalarını özetlemek gerekirse, kente uyum, tahminin de ötesinde acılarla ve uzun sürede gerçekleşmektedir. Bayhan (1996:185-186)’ın anlatımına göre, gecekondu yaşamında maddî kültürün manevî kültürden daha hızlı değişmesi, kültürün iki öğesi arasındaki uyumsuzluğun “kültürel boşluk” ya da “kültürel gecikme” niteliğiyle toplumsal sorunlara yol açması olgusu yaygındır. Göç edenlerin daha çok maddî kültür yoluyla kentsel bütünleşmeye başlaması öne çıkmaktadır. Toplumsal ve davranışsal bütünleşme ise özellikle kadınlarda daha yavaş gözlenmektedir. Ancak gecekonduluların gelir düzeyi düşük olduğu için bu kesimin isteklerini karşılamaları mümkün olmamakta, bu nedenle de kültürel boşluk, anomik durum ile birlikte, kent kültürüne yabancılaşmaya yol açmaktadır. Bu yabancılaşmayı, gelir dağılımındaki uçurum da körüklemektedir. Ailelerin en büyük harcamaları gıdaya yapılmaktadır. İleriye yönelik güvence kaynakları yoktur. Tasarruf olanakları azdır. Yine de, kentte geçen yıllar, gecekondulu nüfusun örgütsüz marjinal işlerden, örgütlü sürekli işlere geçmesine ve dolayısıyla güvencesinin de artmasına yol açmaktadır. Ancak, sosyal hareketlilik düzeyi düşüktür. Bu süreçte aileler, sınırlı ölçüde de olsa, eğitim, iş, meslek, vb. fırsatlarını yakalayabilmektedirler, denilebilir. Eğitim süreci, kırdan göç ederken yitirilen saygınlığın (kökeninden uzaklaşma, kimliğin yitirilmesi, gelenek ve törelerden uzaklaşma, kentte bireyselleşme/yalnızlık duygusu) yeniden elde edilebilmesi için “iyi konuşabilmek”, “ne zaman, nerede ve nasıl davranmak gerektiğine karar verebilmek” vb. yetileri kazandırma bakımından önem taşımaktadır. Eğitime olumlu değer atfeden ana-babalar, kendi acıları ve ezilmişliklerine ve içine kapanmışlıklarına bakarak, çocuklarının kent ortamında “eziklik duymadan” yaşamalarını sürdürebilecekleri bir silâh olarak eğitimi görmektedirler. Bazı aileler bakımından ise, fırsatların var olması ya da olmamasına ek olarak, çocukların önüne ailevi-kültürel engellerin konabilmesi, fırsat eşitsizliğini daha da artırmaktadır. Başka bir deyişle, Türkiye’de eğitim ve iş-meslek kazanımları ile yukarı doğru dikey hareketliliğin sağlandığı liyakate dayalı yapı, toplumdaki farklı kültürel olgu ve katmanların etkilerine açıktır, denebilir.

Soru 3: Türkiye’de Genç Kuşakların Temel Davranış Kalıplarını Oluşturan Belli Başlı Kültürel Etmenler Nelerdir?

Yukarıda sırayla ele alınmaya çalışılan sosyo-ekonomik gelişmelerin kültürel/düşünsel doğurgularına bakıldığında, günümüzde Holywood kültürünün yansımalarının arttığı gözlenmektedir. Anlatım ve telkin, “hız” odaklıdır. Ayrıca, sözcükler yerine görüntüler, karmaşık olan yerine yalın olan yeğlenir olmaktadır. Kitap okumak yerine televizyon izlemek hiçbir fazladan çabayı gerektirmemektedir. Anlık heyecanlar ve eğlenme esastır. Bu durumlarda kendinizi iyi hissedersiniz. Edilginlik ve anlık zevk, kültürün temelini oluşturmaya başlamıştır artık. Derin düşünme için harcanacak zaman yoktur. Basmakalıp, pazarlama amaçlı ve kamuoyu oluşturmaya dönük yaklaşımlar ve sorun çözme formülleri, küreselleşme çerçevesinde “tek tipliğe” çıkarılan birer davetiye olmaktadır.

Nitekim Atabek (2000), süper market anlayışı olarak nitelediği küreselleşmenin bir tek pazar koşullarında, şiddetli rekabetin temel eksen olduğunu, toplumsal değer yargılarını değişmeye zorladığını vurgulamakta; dostluk, arkadaşlık, dayanışma duygularının yerini, geçilmesi, ezilmesi gereken rakipler anlayışının aldığını vurgulamaktadır. Eşitlik, insanların kardeşliği gibi değerler, üstün olan haklıdır anlayışınca geri itilmiştir, demekte ve her türlü hile, dalavere, üstünlük sayılmakla, ahlaksızlığın ahlakı egemen olmaya başlamıştır, değerlendirmesini yapmaktadır. Yazara göre, çeşitli televizyon programlarında … eğlence adı altında her türlü değer çürütmeciliğinin çeşitleri sergilenmekte, şenlik, şamata, gırgır görüntüleri arasında cinsel teşhircilikten her türden taşkınlığa kadar her şey, topluma çağdaşlık olarak sunulmaktadır: Bir kaçış toplumunun bütün umarsızlıkları, düzeysizlikleri, değersizlikleri, eğlence-magazin adı altında gerçeklerden kaçmak isteyen insanlara kazandırılmaktadır.

Peki, Atatürk Türkiyesi’nin toplumsal beklentileri ne yöndedir? Ulusun bireylerini  yetkin, özgür olarak yetiştirmek, toplumu da ulusal kimlik altında birleştirerek çağdaş uygarlığa ulaşan örgütlü toplum yapabilmektir… Ancak, toplumsal beklentilerimiz geleceğe dönük, bilgi toplumunun çözümleriyle uyumlu olmalıdır… Oysa, çeteleşme-mafyalaşma yoluyla üstünleşen şiddet, ekonomideki rekabet şiddeti, eğitimdeki ezberci baskının şiddeti, değersizleşmenin yarattığı şiddet, gelecek umudunu/güvenini yok etmektedir. Bu boşluğun yerini de, geleneksel güven adacıklarına sığınma, kolonileşme, kendi gibi olanlarla bütünleşerek güç kazanma yoluyla din, milliyetçilik, etnik kökenler almaktadır. Ne var ki bu aşamada bu koloniler varlıklarını, etkilerini, korunmalarını ancak şiddet yoluyla yapabileceklerine inanmaktadırlar.

Atabek’in ‘bir tek pazar’ olarak nitelediği küreselleşmede, Manisalı (2000)’ya göre, yükselen değer paradır ve onu bir lokomotife benzetmektedir. Arkasından da marka, tüketim, borsa, bilgisayar, vb vagonlar gelmektedir. Ona göre, birleşen dev firmalar, daha da büyüyen büyük devletler lokomotifleri güçlendirerek, döşedikleri raylar üzerinde istedikleri yöne doğru vagonları sürüklüyorlar… Nereye diye sorduğunuzda ise yanıt yok… bilinmeyen bir yere…Ancak, nasıl kazık atacaksın, borçlanacaksın, fırsat kollayacaksın, ‘para’ erdemini nasıl yakalayacaksın… sorularının yanıtları hazır: Markalar, logolar, siparişler… Bunlar vagondakilere bırakılan seçenekler… Hava bedava, su bedava şarkısındaki gibi, sanki her şey bedavaymış gibi!.. Tüketiciler, kredi kartları, şirketler, markalar, bilgisayarlar var. Araçlar amaç olmuş: İnsan artık bir tüketici, sistemin bir aracı durumuna sokulmuş… paranın ve gücün etrafında dolanan bir nesne. Bu sistem kendi yükselen değerlerini de oluşturmuş. İnsan ve insanlık yok edilirken örümcek ağı gibi örülen bir düzen: SİNEKLERİ YAKALAMAK İÇİN…

İşte bu koşullarda; eğitim ve öğretim alanında olduğu kadar, sanat ve edebiyat alanında da herkesin herşeyi yapabilmesi (demokrasi adına) serbest!?. Ne var ki, İlhan (2000) bunu sorgulama gereği duyar: Serbest ama ‘mümkün’? ‘Mümkün’ ama ‘etkili’ ve ‘geçerli’ olabiliyor mu?

Bu sorulara yazar, genel düzlemde sürdürdüğü irdelemesiyle şu yanıtı vermektedir:

Post/Modernizm'in 'ideolojik' toplumu, işte bu çerçevede, 'sinsice' oluşturuluyor; başka türlü söylersek, 'küreselleşmiş' ve 'özelleşmiş' 'Büyük Sermaye' ; -ufak ufaktan başlayarak, en büyüğüne kadar- yalnız Media'ya, ya da 'Öğretim ve Eğitim' alanına - 'ideolojik düzeyde' - egemen olmakla kalmıyor; aynı egemenliği, öteki 'demokratik' kitle örgütleri üzerinde de sağlıyor: evet, sendikalar da var, işçi konfederasyonları da, ama 'faaliyetleri', odun kesicinin hınk deyicisi olmaktan öteye geçmez; ne 'etkili'dir, ne de 'geçerli'. 'Siyasi partiler', sürüsüne berekettir, ama her biri asıl halk, yâni 'mazlumlar' ile, uzaktan yakından ilgisi ilişkisi olmayan; başka başka 'çıkar grupları'nın sözcüsüdür; liderleri ise, 'uluslararası sermaye'nin 'dayattığı' belgeler sistemi ile 'mutâbık', bazı 'demirbaş' zevat! Bu takdirde, 'Demokrat Toplum', havada kalmıyor mu?.. 'Sistem' 'Media'yı, 'Eğitim'i ve 'Öğretim'i; ayrıca siyasal ve sosyal, 'sivil toplum' kuruluşlarını, öyle usturupla 'siyasal'dan 'doğasal'a kaydırmış; daha da kötüsü, 'tüketim toplumu'nun karşısında olması gereken , o 'sözde' solcu ve toplumcu aydınları, öylesine 'enayi tüketici'ye dönüştürmüştür ki, olay handiyse 'ümitsiz vak'a'dır… Oysa, -bırakın solcuları,- her yurttaşın 'birinci vazifesi' ; 'demokratik' olması gereken 'Cumhuriyet'in, 'ideolojik' -ve gizlice 'totaliter' - bir 'rejime' dönüştürülmesine, karşı çıkmak değil midir?  

 

Yanıt, doğal olarak, “Evet, karşı çıkmaktır” olmalıdır. Eğer, Çavdar (1999)’ın saptamasına göre, 29 Ekim 1923’te Milli Eğitim Bakanlığınca yayımlanan Eğitim Andı başlıklı genelgeye göre;

1. Uluşçu, halkçı, devrimci, laik ve cumhuriyetçi yurttaşlar yetiştirmek; 2. İlköğretimi gerçekten yaygınlaştırmak ve herkese okuma-yazma öğretmek; 3. Yeni kuşakları bütün öğretim basamaklarında genellikle bilimsel ve özellikle de ekonomik yaşamda etkin ve başarılı kılacak bilgilerle donatmak; 4. Toplum yaşamında korkuya dayalı ahlak yerine, özgürlük ve düzen arasında toplumsal uzlaşmaya dayalı gerçek ahlak ve erdemi egemen kılmak; 5. Türk ulusunu uygarlıkta en ileriye götürmek ve yeni kuşakları, Türk olma onurunun gerektirdiği aşk, istenç ve güçle yetiştirmek, olarak saptanmış olan eğitim düzenimizin hedeflerinden sapılmamış ve onlara ulaşılmış olsaydı, günümüzde bu yanıt, gerçek anlamda ve içtenlikle evet olabilecekti.

Ancak, son elli yıldır ülkemizde uygulanan eğitim politikalarına bir göz atıldığında, post/modern anlayıştaki kuşakların ortaya çıkmasına fırsat oluşturan eğitim düzenimizin ne kadar büyük kararsızlık/düzensizliklere yöneltildiği kolayca anlaşılmaktadır. Adem (2000)’in belirttiğine göre, 1954 öncesinde, köy ilkokullarını başarıyla tamamlayan ve yazılı/sözlü sınavları kazananlar köy enstitülerine; bu yöntemle ortaokul çıkışlılar ilköğretmen okullarına; ilköğretmen okullarından eğitim enstitülerine ya da üstün başarılılar yükseköğretmen okullarına girmeye hak kazanırlardı. Üstelik bu yönlendirmenin daha ilk basamağında öğrenciler parasız yatılılık düzeniyle yüreklendirilirlerdi. Ancak, 1954 yılında köy enstitülerinin ilköğretmen okullarına, 1973 yılından başlayarak ilköğretmen okullarının da iki yıllık eğitim enstitülerine ve – 35 bin kadar öğretmen adayının 2,5-3 aylık hızlandırılmış eğitim ile branş bilgisiz branş öğretmeni olarak mezun edilmelerinin ardından – eğitim enstitülerinin de eğitim fakültelerine dönüştürülmeleri sürecinde, öğretmenlik ruhundan çok uzak, hiçbir yer kazanamama riskine karşılık hiç olmazsa öğretmen olayım, düşüncesiyle yeni öğretmen adayları eğitim düzenine sürüklenmiştir.YÖK'ün, ‘herkesten öğretmen olur’ anlayışının bir ürünü olarak, Adem (2000)’in belirttiğine göre, örneğin 1997 ÖYS sonuçları temel alınarak yapılan hesaplamalara göre, öğretmen yetiştiren tüm dallara … yerleşenlerin % 55.13’ü imam-hatip, % 27.72’si lise, ve % 17.15’i diğer lise çıkışlılardır. Son yıllarda sınıf öğretmeni açığını kapatabilmek için yükseköğrenim görmüş (içlerinde açıköğretim çıkışlılar da bulunmak üzere) herkes atanmış; bunlar arasında ise ziraat mühendisleri ezici çoğunluğu oluşturmuştur. Örneğin, yine 1986 yılında yapılan bir araştırmaya göre, eğitim yüksekokullarını seçenler arasında fen ve anadolu lisesi çıkışlılar yer almamaktadır. Oysa, iyi öğretmen yetiştirebilmek için zeki, çalışkan ve dolayısıyla yüksek puanlı öğrencilerin sisteme kazanılması kaçınılmazdır. Başka tüm mesleklerin yürütülebilmesi için, o mesleğin eğitimi ve sonucunda da diplomasının alınması önkoşul iken, davranış mühendisliği anlamına gelen öğretmenliğin böylesine geniş kitlelere açık hale getirilmiş olması, bu mesleğin, konum/kazanç düşüklüğü nedeniyle toplumun gözünde değer/saygı yitimine uğramasına da yol açmıştır.

Bu niteliklerle donanık öğretmen kuşağının öğrencileri de, doğal olarak, Atatürk Cumhuriyeti’nin koruyucusu ve geliştiricisi olması beklenen toplum bireyleri özelliklerini taşımaktan uzak kalmışlar ve kalmaktadırlar. Salt kuramsal bilgiler yığınının altında ezilerek ve neredeyse hiç bir kılgısal/edimsel boyutu bulunan bir alan çalışmasında bu bilgileri pekiştirme, güncelleştirme, gereksinimlerine uyarlama olanağı bulamayarak ezberciliğin tutsağı olan yeni kuşakların, özlenen Cumhuriyet kuşağı olmanın çok ötesinde kaldığı bir gerçektir.

Öncekilerinde olduğu gibi, 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda da Türk insanının hedeflenen nitelikleri şöyle sıralanmıştır: i) Laik, ii) evrensel, iii) cumhuriyetçi, iv) ulusal kültürü geliştirici, v) düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş, vi) yeni fikirlere açık, vii) kişisel sorumluluk duygusu gelişmiş ve viii) bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek.

Görüleceği üzere, 1923 yılında, yeni kuşağa yönelik: 3. Yeni kuşakları bütün öğretim basamaklarında genellikle bilimsel ve özellikle de ekonomik yaşamda etkin ve başarılı kılacak bilgilerle donatmak; 4. Toplum yaşamında korkuya dayalı ahlak yerine, özgürlük ve düzen arasında toplumsal uzlaşmaya dayalı gerçek ahlak ve erdemi egemen kılmak; 5. Türk ulusunu uygarlıkta en ileriye götürmek ve yeni kuşakları, Türk olma onurunun gerektirdiği aşk, istenç ve güçle yetiştirmek, hedefleriyle, 7. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın: v) düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş, vi) yeni fikirlere açık, vii) kişisel sorumluluk duygusu gelişmiş ve viii) bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek, olma niteliklerinin ortak yönleri apaçıktır: Uygulanabilir özellikteki bilgilere sahip olmak, demokratik koşullarda bunları uygulama girişkenliği, sorumluluğu ve istencini sergilemek. Adem (2000)’in saptamasıyla belirtmek gerekirse, Atatürk’ün bakış açısından eğitim; ulusal, bilimsel, laik, karma ve uygulamalı olmak durumundadır.

Oysa, Eğitim Birliği Yasası’nın gereği olarak tüm okulların MEB’e bağlı olması politikası, 1950’li yıllardan sonra hızlanarak ve özellikle Kur’an kurslarının Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak açılmasına onay veren genelgenin yayınlanmasıyla birlikte, bir tarafa bırakılmış ve böylece, gerek laiklik, gerekse karma öğretim, vb temel hedeflerden sapmalar kendini göstermeye başlamıştır. Sonuçta, MEB’e bağlı okulların oluşturduğu birinci kanal, İmam-Hatip liselerinin gittikçe çoğalan sayılarıyla ağırlığını hissettiren laiklik karşıtı ikinci kanal ve öte yandan, yabancı dilli ve kültürlü/misyoner ruhlu okulların oluşturduğu  üçüncü kanal ile Türk Eğitim Sistemi, bölük pörçük bir yamalı bohçaya dönüştürülmüştür (bkz. Adem, 2000). Özel-kamu okulları olarak ve dolayısıyla sosyo-ekonomik-kültürel yönleriyle de aralarında gittikçe uçurumlaşan ayrışmalar nedeniyle, toplumsal bütünleşme şöyle dursun, eldeki bütünlük/birlik derecesinin de gittikçe  zedelenme yönünde ivme kazandığı saptanmaktadır. Sonuçta, özellikle Eğitim Andı’nın; 5. Türk ulusunu uygarlıkta en ileriye götürmek ve yeni kuşakları, Türk olma onurunun gerektirdiği aşk, istenç ve güçle yetiştirmek, hedefinden başlayarak, onu tümleyen öteki hedeflerden uzaklaşma, günümüz açısından iyice belirginleşmiştir, denebilir.

Soru 4: Ankara’nın Üst (Çankaya) ve Alt (Yenimahalle) Sosyo-Ekonomik Düzeydeki Okul Öğrencileri Üzerinde Yapılan Üç Yıllık Bir Araştırma, Bize Ne Gibi Bulgular Sağlamaktadır?

1996-1998 Öğretim dönemlerini kapsayan ve Çankaya ile Yenimahalle ilçelerindeki dört ilköğretim okulunu kapsayan bir araştırmanın belli başlı bulguları aşağıda verilmektedir.


 

 


Tablo 1’den de anlaşılacağı üzere, üst Sosyo-Ekonomik Düzey (SED) okullarında öğrenim gören öğrencilerin ilköğretim üçüncü sınıftaki zekâ puanları daha yüksek, ailelerinin kendilerini, 3, 4 ya da 5 sınıf süresince özel kurslara gönderme oranları iki katından fazla ve öğrencilerin çalışmaları esnasındaki dikkat düzeyleri de %20 oranında daha yüksektir.


Tablo 2’ye bakıldığında, öğrencilerin 3. Sınıfta Hayat Bilgisi ve 4. ile 5. Sınıfta da Sosyal Bilgiler derslerine karşı geliştirdikleri Akademik/Öğrenme Benlik Kavramının puan düzeylerinde, üst SED öğrencilerinin üç yıl süresince gittikçe yükselen bir eğilim gözlenirken, alt SED öğrencilerinde 3. Ve 4. Sınıflarda herhangi bir değişim olmamakla birlikte, 5. Sınıfta çok az denebilecek bir yükselişin olduğu saptanmaktadır. Buradan hareketle, üst SED’deki ailelerin öğrencilerinin, sözkonusu derslere karşı, yıllara göre olumlu yönde gelişmeye açık bir benlik geliştirme gücüne sahip oldukları söylenebilir.

Tablo 3 dikkate alındığında ise, 3. Ve 4. Sınıflarda her iki SED öğrencilerinin okuma stratejileri puanları arasında, üst SED öğrencileri lehine bir farkın yaklaşık olarak aynı düzeyde kalırken, 5. Sınıfta bu farkın, yine üst SED öğrencileri lehine olmak üzere daha da artma eğilimini gösterdiği anlaşılmaktadır.

Özetle belirtmek gerekirse, üst SED ailelerinden gelen öğrencilerin öğrenim gördükleri okullarda okul yönetimi, veli, öğretmen ve öğrenci niteliklerinin; öncelikle zekâ, ardından da kendilerine sağlanan kurs olanakları, böylece güçlendirdikleri dikkat odakları ile daha olumluya doğru geliştirme eğilimine girdikleri Akademik Benlik Kavramı/olumlu öğrenme tutumu ve tüm bunların bir sonucu olarak yine yükseltme eğilimine girdikleri okuma stratejileri puanlarıyla, alt SED öğrencilerinden çarpıcı bir biçimde ayrılmaya başladıkları bir gerçektir.


 


SONUÇ

Batılı ülkelerin toplumsal ve kültürel gelişme çizgilerinden oldukça farklı düzlem ve eğilimlerde tarihsel yolculuğunu sürdüren Türk insanı, aşağıdaki özellikleri bakımından ele alınarak, özellikle demokratik eğitim niteliklerinin daha da iyileştirilmesine yönelik Milli Eğitim hedeflerinin ikibinli yıllarda yenilen belirlenmesinde odak noktasına konmalıdır:

·             Türk toplumunun, özellikle kırsaldan kentsele olan içgöçü değişken niteliklerle de olsa devam etmektedir;

·             Özellikle 1950’li yıllardan sonra tarımda makineleşmenin getirdiği hızlı değişim sürecinde, dışalım nitelikli teknolojik düzey ile insanımızın kültürel/eğitim düzeyi arasındaki kopukluk gittikçe artmıştır;

·             Eğitim düzenimizin, Cumhuriyetin temel öğelerinden birisini oluşturan Eğitim Birliği Yasasının uygulama boyutunda gedikler oluşturulmuş ve üç kanaldan yetişen yeni kuşaklar arasındaki çok boyutlu farklılaşma ve dolayısıyla çatışmalar boy göstermeye başlamıştır;

·             Post/modernist kültürel ve eğitimsel uygulama ve anlayışların bir sonucu olarak, gençlerin yüzeysel algılama, tepkide bulunma, değerlendir(eme)me, özenticilik, markaya değer verme, köşe dönme, ahlakî değerlerden kopma, vb yönündeki ivmenin giderek artması, ulusal hedefler ve bütünlüğümüz açısından ciddî tehlikelerin habercisidir;

·             Tüm bu nitelik(siz)liğin uzun erimli sonuçları arasında, bir türlü oluşturulamayan demokratik koşulların bir sonucu olarak, özgüven yoksunluğu, dış denetim odaklı, değer verilen yöndeki başarıdan öteye, köşe dönmeci bireysel bakış açısının kök salmayı sürdürdüğü günümüzde, uluslararası alanlarda, dil ve özgün kültürümüz başta olmak üzere, ulusal niteliklerimizin örselenip yok olmaya yüz tutması kaçınılmazdır.

·             Son olarak, çözüm niteliğinde olmak üzere, tüm eğitim süreçleri ve aşamalarında, bireylerimizin araştırıcı, sorgulayıcı, özgüvenini geliştirici, erdemli, işevuruk, çözümleyici, bireştirici ve üst düzeyde değerlendirici düşünme yetilerinin geliştirilmesine yönelik eğitim politikaları yürürlüğe sokulursa, o zaman, ezberci toplum sızlanmasına bir son verme aşamasına geçme gücünü kendimizde bulacağımızı söyleyebiliriz.

KAYNAKÇA

Adem, Mahmut (2000). Atatürkçü Düşünce Işığında Eğitim Politikamız. Cumhuriyet Gazetesi Eki/Yeni Gün Yayıncılık.

Atabek, Erdal (2000). “Toplumsal Şiddetin Kökenleri (II)”. Cumhuriyet. 7 Şubat.

Bayhan, Vehbi, (1996). “Türkiye’de İç Göçler ve Anomik Kentleşme”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Çavdar, Tomris (1999). “Mesleksel Eğitim, Toplumsal Yatırımdır”. Cumhuriyet. 30 Aralık.

Demir, Gülsen (1996). “Göç Nedenleri ve Göçenlerin Beklentilerindeki Gerçekleşme Durumu: Bolu İli Kıbrıscık İlçesi Örneği”. ”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

DPT (1995), VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı Stratejisi (1996-2000). Ankara:DPT Matbaası.

Ecevit, Mehmet C., 1996, “İç Göçün Unutulan Kaynakları: Tarımsal Farklılaşma ve Dönüşüm Dinamikleri”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Erman, Tahire, 1996, “Şehirli Olmak ya da Köylü Kalmak: Kentteki Kır Göçmeninin Kendini Tanımlaması Olayı”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Erol, M., Özdemir, N. ve Nair, G., 1996, “Kentsel Bütünleşme Üzerinde Köy-Kent Farklılaşması ve Aile Kurumunun Etkileri: Sivas Örneği”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Gümüş, Nazım, 1997, Öğrenmeyi Öğretmenin Öğrenci Erişisi, Kalıcılığı ve Akademik Benliğine Etkisi. H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara.

Güvenç, Bozkurt, 1996, “Göç Olgusu ve Türk Toplumu”. ”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

İlhan, Attilâ (2000). “…Bu Bezirgân Saltanatı…” (SÖYLEŞİ). Cumhuriyet. 4 Şubat.

Kalaycıoğlu, Sibel, 1996, “Göçmenlerde Sosyal Hareketlilik ile İlgili Beklentilerin Din Görüşü ve Cinsiyete Göre Farklılaşması: Ankara’dan Bir Örneklem”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Kavukçuoğlu, Deniz (2000). “Yanlış Olan Kim? (2). (PANO). Cumhuriyet. 9 Şubat.

Manisalı, Erol (2000). “Sessiz Trenler” (BIÇAK SIRTI). Cumhuriyet. 9 Şubat.

Sayın, Önal, 1996, “Küreselleşmenin Sermaye ve İşgücü Üzerindeki Etkileri”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Soysal, Mustafa, 1996, “Şanlıurfa Tarım Reformu Uygulama Bölgesindeki Seçilmiş Bazı Köylerin Toplumsal Yapıları Üzerine Bir Araştırma”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Usumi, Sadullah (2000). “Tarımda ‘Reform’ Aldatmacası…”. (ÇİFTÇİ DOSTU). Cumhuriyet. 9 Şubat.



* Dr., Eğitim Programları ve Öğretme-Öğrenme Süreçleri Uzmanı, DPT. El-mek:ngumus@dpt.gov.tr