Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Ana-Baba Müşteri, Çocuğu Müşteri... Hani Öğretmenin Alınteri!..

- Eğitimde Toplam Kalite Yönetimine Eleştirel Bir Bakış Denemesi -

Dr. Nazım Gümüş(*)

1.      Giriş(genlik)

Yaşam, doğal akışı içinde sürüp giderken, yakın ya da uzak çevremizde olup bitenlerle ister istemez ilgilenmek durumunda kaldığımız anlar olur. Eğer bireysel gelecek kaygılarımız ağır basar, bunun da ötesinde, ülkemizin geleceğine ilişkin endişelerimiz, birer karabasana dönüşür de, düşünce odağımıza yerleşirse, “ister istemez” algılarımızdan süzülüp geçen ilginç gelişmeler, yaşam felsefemizi de etkileme gücünü göstermeye başlar. Peki, bu “güc”ün ayırdına genellikle varabiliyor muyuz?..

Günlük iletişim araçlarında yer alan “küreselleşme”, “post-modernizm” ya da “özelleştirme” kavramlarının, gerçekte öznel yaşamlarımızla ne denli yakından ilişkili olduğu gerçeğinin çoğunlukla bilincine erişemez ya da üzerinde biraz olsun kafa yorma istencini gösteremeyiz. Sanki gelişmeler bizim dışımızdadır, biz de onlardan çok uzaklardayız... Hele gelişmelere açık oluşumuzu ya da yorumlama gücümüzü yaşamımızda işe yarar bir duruma getiren, getirmesi beklenen öğretmenlerimizin canevi olan eğitim sistemimizdeki gelişmeler sözkonusu olunca, birer yurttaş olarak ilgi ve dikkatimizi bir kat daha yoğunlaştırarak gelişmelere kulak kabartmak zorundayız.

Örneğin, Atikkan (2000) “yeni ekonomi” olgusuna dikkatimizi çekmek için çırpınıyor. Ona göre yeni ekonomi, büyük çapta teknolojik ve yeni fikirler ile buluşlar ağırlıklı. Ancak araçlar ve aktörler değişik. Asıl patlama ise iletişim teknolojilerinde; * iş yapma hızı artıyor; * üretkenlik artıyor; * teknik formasyonlu girişimciler şanslı. Ne var ki, her ekonomik yenilenmenin önünü, devletin itici gücü açıyor. Örneğin, “bilgiyi hızla bireye ulaştıran interneti özel sektör değil, Pentagon geliştirdi. Özel sektörün tekelinde olmadığı için hava gibi bir şey internet. Ulaşılması son derece kolay. Ama mesele, ulaştıktan sonra ne yapılacağı, nasıl kullanılacağı...” Atikkan’a göre Türk siyasî sınıfı, Fatih Terim’i kucaklayıp “GS (Galatasaray) çıtayı yükseltti. Darısı ekonomi ve politikanın başına” demeye başladı. 80’lerden bu yana uygulanan “eğitimi ihmal etme” politikasının mimarları bunlar!.. Bugün söyledikleri kara mizah gibi. Ekonominin ve siyasetin çıtası eğer bu “oyuncularla” yükselecekse?!.

Öte yandan Bursalı (2000) da, Türkiye’yi yöneten siyasî erkin temel felsefesini irdeledikten sonra şu çıkarımları yapmaktadır:

1.      Türkiye hâlâ 50 yıl öncesinin doğrularıyla uğraşıyor;

2.      50 yıl öncesinin doğruları, politikacılarımızın gündeminde hâlâ güncelliğini koruyor;

3.      Türkiye’de, önemli bir yönüyle ileri ülkelerin çoktan çözdüğü 50 yıl öncesinin doğruları, hâlâ gündemde olduğuna göre, aşağı yukarı kalkınmada 50 yıl kadar gerideyiz...

4.      Türkiye bugünün gerçeğini bilmiyor veya bugünün gerçekleriyle hem bilinç, hem biyolojik enerji, hem bilgi, hem akıl olarak, uğraşacak durumda değil...

Peki, Cemal (2000) dikkatimizi nerelere sürüklemek isteğindedir?

“... Belli bir eğitim sistemi içerisinde başarısız olan öğrenciler için sık sık öğrenci afları gereksinimi duyuluyorsa, bu ancak o sistemde büyük aksaklıkların ve yanlışlıkların varlığı anlamına gelebilir. Doğrudan bunları gidermeye yönelmek yerine, başarısızlıklar için af çıkarmak, faturası hep ülkenin bilgi düzeyinin aleyhine olacak bir aldatmacadan başka bir şey değildir.”

Yoksa, tüm bu sorunların temelinde, bize kötü şakalar yapmaya niyetli, “alışkanlık” adlı bir yaramaz çocuk olmasın?

Bakın Berksoy (2000), gerek ekonomik ve gerekse siyasî boyutlarda gözlenen yukarıdaki sorunların temelini kurcaladığında, nelerin çıkabileceğine nasıl ışık tutuyor:

“...Ekonominin tarihsel gelişim sürecinde adeta yoldan topladığımız, pek de sorgulamadan benimseyip içselleştirdiğimiz yargılarımız var. Bunları yaşam süresince yanımızda taşıyoruz, giderek düşünce alışkanlıklarına dönüştürüyoruz... Alışkanlıkların üzerimizden atılması kolay olmuyor. Bu, algılamamıza ve çözümlememize ciddî bir atalet boyutu getiriyor. Güncel karşısında katılaşıyoruz. Dünyaya, düşünce alışkanlıklarımızın gözümüze taktığı, görece bulanık bir gözlükten bakıp  olan biteni anlamaya çalışıyoruz... Somut koşullar durmuyor; üstelik kimi zaman radikal biçimde değişiyor... Atalet kazanmış olan düşünce kalıplarımız bu değişime ayak uyduramayınca, geçmişin belirlediği bir optikten bugünü anlamaya çalışmak gibi tuhaf bir konuma itiliyoruz. Ekonomik ortamın oynaklığının yanı sıra zihinsel ataletimizin de günceli anlayıp anlamlandırmakta ciddî güçlükler doğurduğunu düşünüyorum.”

Görüldüğü gibi, Türkiye’de yeni yeni olaylar, yeni yeni bakışlar ve bakışların odaklandığı sorunlar gündemde yerini alıyor. Ancak, tümünde ortak bir yön var: Sorunlar dağdağasından sıyrılma silkinişinin yoğun çabası... Bu yoğun çabaları sergileyecek olan kim? Türk insanları elbette! Bu sorunları çözme yeteneğini Türk insanına kim ve nasıl kazandıracak peki?.. Türk eğitim sistemi. Türk eğitim sisteminde neler oluyor günümüzde?!.

Sözgelimi, son zamanlarda öğretmen topluluğunu kendi içinde tartışmalara sürükleyen norm kadro haberleri, gündemin odağına oturmuş ve bu konuda eleştirel değerlendirmeler basında yoğun biçimde yer almaya devam etmektedir. Yılların birikimi olan personel politikalarına Millî Eğitim Bakanlığımızca ussal bir yön verme çabasına ilişkin olarak Sarıhan (2000)’ın görüşlerine bir göz atmakta yarar var:

“... Norm kadro uygulamasını ‘sürgün’ olarak niteleyen, bunu engellemek için eylemler planlayanların, norm kadro ile özelleştirmenin özendirildiğini, sendikacılığın engellenmeye çalışıldığını, Bakanlığın bazı kurumları norm dışı bırakarak torpilliler için yer hazırladığını, subay eşlerini norm kadro dışında bıraktığını ileri sürmeleri, bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa, öğretmen kamuoyunu yanıltmaya yönelik bir tutumdur... Eksiklik, norm kadro uygulamasında değil, kamu yararını gözetmeyen, olumlu her gelişmeyi önyargısız desteklemeyen, ülkenin nereden geldiğini ve şimdi nereye gitmekte olduğunu kavrayamayan kısır anlayışlardadır. Büyük öğretmen kitlesi içinde bu durum er geç fark edilecektir.”

İşte bir başka gündem maddesi: Eğitimde toplam kalite yönetiminin yaşama geçirilmesi. Uluslararası rekabet koşullarının, her geçen günle birlikte ağırlığını tüm reel sektörlere hissettirdiği günümüzde, eğitim düzeninin de, eğitim-işgücü-üretim-ticaret bağlamında benzeri gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemez. Nitekim, Millî Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü Acar’ın (2000) bir dergide yayınlanan söyleşi metninde konu enine boyuna irdelenmekte ve bu alanda başlayan çalışmalara “eğitimde kalite yolculuğu” nitelemesi yapılmaktadır.

2.      MEB Toplam Kalite Yönetiminden Ne Anlıyor?

Acar’ın belirttiğine göre, öncelikle 21. Yy.da Öğretmen Yeterlilikleri belirlenmelidir. Demek ki, Bakanlığın elinde her öğretmenin sahip olması gereken yeterlilik standartları yok ve öğretmenin yapacağı görevlerin ayrıntılarından söz etmek de mümkün değil. Bu nedenle de, “öğretmenin yetiştirilmesi, seçimi ve istihdamında sorunların yaşanması” kaçınılmaz olmaktadır. Hattâ bu durum, “doğrudan öğretmenin yönettiği öğrenme ve öğretme süreçlerine yansıyarak etkililiği ve verimliliği düşürmektedir”.

Madem ki sorunun kaynağı saptanmıştır, öyleyse çözüm aşamasına geçilebilir. MEB de öyle yapmış. Mart 1999’da “Bakanlık ile ilgili (?) Üniversite temsilcilerinden oluşturulan bir komisyonca Öğretmen Yeterlilikleri (taslak olarak) tespit edilmiş.” Bu arada, YÖK/Dünya Bankası Hizmet Öncesi Öğretmen Eğitimi Projesi kapsamında geliştirilen dokümanlardan  ve öğretmen nitelikleri konusunda yürütülen araştırma sonuçlarından yararlanılmış. Ancak, tam bu süreçte çok ciddî denebilecek bir karar alınmış: “Bugün (öğretmenlerimizin) ne yaptıklarından çok, ne yapmaları gerektiğini belirleyen bir çalışma”nın yürütülmesi yerinde olur!..Temel soru da şudur: Özel alan bilgisi ve genel kültür boyutları bir kenara bırakılacak olursa, öğretmen ana görev olarak neleri yapmalıdır? Hangi ana yeterliliklere sahip olmalıdır?.. Bu ve benzeri sorular “94 değişik birim, kurum ve meslek kuruluşu”na gönderilmiş ve gelen yanıtlardan yeterlilikler (gayrı resmî olarak) belirlenmiş ve

* Öğretmen yetiştirme politikalarının belirlenmesinde; * öğretmenlerin hizmet öncesi eğitiminde; *öğretmenlerin seçiminde; *öğretmenlerin denetlenmesi ve performanslarının değerlendirilmesinde; *öğretmenlerin kendilerini geliştirmesinde; *öğretmenlerin hizmetiçi eğitimlerinde, 

işe koşulacakmış.

Peki, Bakanlık bünyesindeki bu “kalite yolculuğu”nun kaptanı hangi makam?.. 1990 yılında başlatılan Millî Eğitimi Geliştirme Projesi çerçevesinde yapılan çalışmalar sonucunda, “merkez ve taşra teşkilatı yönetimini değerlendirerek geliştirmek, böylece eğitim sisteminde etkinliğin ve verimliliğin, dolayısıyla kalitenin artırılması çalışmalarını yürütmek üzere 1994 yılında oluşturması”na karar verilen Yönetimi Değerlendirme ve Geliştirme Dairesi (YÖDGED) elbette.

Ana hedef Toplam Kalite olunca, Bakanlıkça bu yönde bazı yeniliklere gitmek kaçınılmaz olmuş; Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin Yönetmelik ile Millî Eğitim Bakanlığı Yönetici Atama, Değerlendirme, Görevde Yükselme ve Yer Değiştirme Yönetmeliği çıkarılmış. Bundan böyle, “yöneticilerin performans değerlendirmesinin objektif olarak yapılması; atanma, değerlendirme ve yükselmelerde kariyer, liyakat, görev öncesi eğitim ve iş (görev) tanımlarına uygunluk koşullarının gözönünde bulundurulması” sağlanacakmış.

Eylem aşamasına gelindiğinde, yani 19.10.1999 tarihinde “Eğitim Bölgeleri ve Eğitim Kurulları Yönergesi” yayınlanarak, değişik tür ve derecedeki eğitim kurumlarının Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkeleri doğrultusunda;

* birbirlerini tamamlamaları ve uygun büyüklükte bir bütün oluşturmaları; * eğitim personeli ve fizikî kapasiteyi, ders araç gerecini ortak, etkili ve verimli kullanmaları; * okul iç ve dış öğeleri ile yerel yönetimlerin, özel sektör ve gönüllü kuruluş temsilcilerinin eğitimde karar alma süreçlerine belli oranlarda katkı ve katılımını gerçekleştirmeleri ve etkileşim ve paylaşımı en üst düzeye ulaştırmaları; * eğitim kurumlarının her yaşta insanın her zaman yararlanacağı “bilgiye erişim merkezleri” olmaları, vb; * böylece, eğitimde kalitenin yükseltilmesi ve bunun sürekliliğinin sağlanması, hedefine ulaşma çabalarına hız verilmiş.

Yine 19.10.1999 tarihinde “Toplam Kalite Yönetimi Uygulama Yönergesi ve TKY Uygulama Porjesi” yürürlüğe konulmuş. Bugüne değin “merkez teşkilatı birimlerinden başlanarak; il, ilçe yöneticileri ile okul müdürleri ve ilköğretim müfettişlerini içine alacak şekilde 5246 eğitim yöneticisi ve deneticisi ‘Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi’ seminerlerine alınmış.”

TKY Uygulama Projesi (MEB 1999), hangi ilkeler çerçevesinde işlevsel kılınacakmış? sorusunun yanıtı arandığında, kulağa hoş gelen sedalardan bazıları şunlarmış:

·        Toplam kalite yönetimi uygulamaları bir plan dahilinde gerçekleştirilir;

·        Proje çerçevesinde kaynaklar etkili ve verimli kullanılır;

·        Uygulama sürecinde ilgili tarafların beyin ve gönül gücüyle katılması sağlanarak, ekip çalışması ön planda tutulur;

·        Hedeflere ulaşma düzeyi sürekli ölçülür ve değerlendirmeler raporlaştırılır;

·        Personelin eğitimi kurumsallaştırılarak, niteliği sürekli yükseltilmeye çalışılır;

·        Çalışanlara problemin bir parçası olmak yerine, çözümün bir parçası olunması anlayışı benimsetilir;

·        Personelin tüm potansiyelini kullanabileceği çalışma ortamı sağlanır;

·        Çalışanlara üretilen hizmette ulaşılacak hedefin, hizmetten yararlananların memnuniyeti olduğu bilinci kazandırılır;

·        Sistem sürekli sorgulanarak geliştirilir ve iyileştirilir.

Acar’ın vurguladığına göre, Bakanlık merkez teşkilatı birimlerinde aşamalı olarak başlatılan eğitimde TKY uygulamalarının “eğitimde kalite, sınıfa inilerek gerçekleştirilebilir” anlayışı çerçevesinde tüm Türkiye geneline yaygınlaştırılacakmış. Ancak tüm bu uygulamaların canevinde “özdeğerlendirme” anlayışı yer almalıymış ve bu kavramın, eğitim sistemine özgüleştirilmesi gerekmekteymiş.

Son olarak, eğitim sistemimizde eğer Toplam Kalite Yönetimi hedefi gerçekleştirilebilirse, Avrupa Birliği’yle bütünleşmemizin kolaylaştırıcı bir öğesi daha yaşama geçirilebilecekmiş.

En iyisi, MEB’in bu iyi niyetli çabasını dünyada olup bitenlerle ilişkilendirebilmek için,  alıntıladığı sistemin ana kaynaklarına bir göz atmak...

3. Nereden Çıktı Bu Toplam Kalite Yönetimi? (Demeyin!)

Akıllara böyle bir soru gelebilir doğal olarak. Ya da şöyle bir soru da akılları kurcalayabilir: Şimdiye kadar eğitim sistemimizde bölük pörçük bir kalite ya da kalitesizlik anlayışı vardı da, eski köye yeni adet misali, yeni bir şey mi keşfedildi?..

Ancak bakın Merih, Toplam Kalite Yönetimi’nin özgeçmişini nasıl gün ışığına kavuşturuyor.

“TKY, JAPON İŞLETMECİLİĞİ olarak da bilinmektedir. Japonlar II. Dünya Savaşı sonrasında başta E. DEMING olmak üzere JURAN, FEIGENBAUM gibi kalite kontrol uzmanlarının ilginç önerilerine değer vererek, uygulamaya koymaları ve işletme yönetimi stratejilerini kendi kültürlerine göre düzenleyerek oluşturdukları yöntem, onların dünya pazarlarını ucuz ve kaliteli ürünlerle ele geçirmelerini sağladı. Böylece dünya pazarlarında başarılı olmak için Japonların yöntemlerinin uygulanması gerektiği gibi bir inanç yarattılar. (Amerikalılar bile, bu yöntemi Japonlara kendilerinin öğrettiğini neredeyse unuttular).

Bu gün ise durumun tersine döndüğü ve başta Japonya olmak üzere bütün doğu sanayi ülkelerinin ciddi sorunlar karşısında olduğu gözlenmektedir. Peki ne olmuştur? Japon işletmeciliği, başarının garantisi değil midir? Bu soruların cevabı basittir. Hiç bir işletmecilik yöntemi kalıcı bir başarının garantisi değildir. İşletmecilik, içinde bulunulan zamanın, ortamın ve sektörün yarattığı fırsatları ve tehditleri doğru algılayarak, işletmelerin kendi güç ve zayıflıklarını göz önünde bulundurarak yaşayacakları STRATEJİK bir süreçtir ve ekonomik, politik ve teknolojik olguların hızla değiştiği günümüzde sloganlara dayanan yöntemler uygulamak, hazin sonuçlar doğurabilir.”

 

Merih, TKY’nin sağlıksız ABD sanayi işletmelerinin Japon rakipleri karşısında yenik düşmeleri karşısında yok olmalarının engellenebilmesi için 1980’lerde popülerleşen bir işletmecilik yöntemi olduğunu vurgulamaktadır. Bu yöntemle işletmeler;

·        başarının müşteri güveni ve sadakati kazanarak ölçeklenmesini (customer focusing);

·        proseslere dönük çalışarak bunların sürekli geliştirilmesini (continuous improvement);

·        örgütlerin daha basık hiyerarşik yapılara dönüştürülmesini (downsizing);

·        çalışanlara daha fazla yetki ve sorumluluk göçerilmesini (empowering);

·        temponun yükseltilmesini (cycle time reducing);

·        ana konuların dışındaki konuların başka firmalara devredilmesini (outsourcing);

·        diğer işletmelerdeki benzer süreçlerin ölçeklenmesini (benchmarking),

gerçekleştirerek, sorunlarına çözüm getirme amacını taşımaktadırlar.

ABD sektörlerinin zaman içindeki dönüşümlerini göz önüne almak gerekirse, uygulamaların genelde başarılı olduğu söylenebilir. Ancak günümüzdeki ilginç gelişmeler bu başarıların yöntemden değil, ABD’nin hastalığı kabul ederek tedavi için pozitif çabalar harcamasından kaynaklandığını ortaya koymaktadır (Tribus 1984).

Öte yandan Yoshihara, toplam kalite yönetiminin içsel dokularını irdelerken, üç ana noktaya odaklanıyor: Pazar, know-how (bilgiyi uygulama gücü) ve model. Pazarda karşılanması gereken bir gereksinimin bulunmasına dikkatleri çekiyor. Gereksinimin tüm yönlerinin, gelenek dışı ve us dışı bakış açılarıyla çözümlenmesini öneriyor. Yılların birikimi olan işin püf noktası/know-how, rakiplerine meydan okuma aracıdır. Model ise, gelişmiş başka alanlarda ya da ülkelerde başarılı kişi, kuruluş, vb.lerinin örnek alınması süreci.

Peki, bu üçlü sacayağının en kritik ve görünmeyen süreci nedir? Doğal olarak yenilikçi ruhtur, yani eldeki koşulları benimsemeyiş ya da eşya, değer ya da düzenlerin yapılarını değişikliğe uğratma gücü. Ancak ortaya bir yenilik konulduğunda, başkaları sizinle alay etmeli! Bir başka deyişle, saygı gören yeniliğe göre alay ettiren yenilik daha etkili sonuçlara yol açma eğilimindedir. Zira, başka şirketler saçma düşünceleri öykünmede ağırdan alırlar. Beğendiklerini ise hemen uygulamaya geçirirler. Ayrıca, ekonomik açıdan saçma bulunulan yenilik sonucunda, kazancı elde etme ve pazarda tutunma şansı doğar. Zaten çoğu yenilikler ilkin olumsuz değerlendirilirler. Unutulmaması gereken bir başka yön ise, düzen yandaşlarının, yeniliklere karşı çıkma gibi bir huylarının olduğudur. Her ne olursa olsun, yenilik ardında koşanlar, faaliyet gösterilen alandaki uzman görüşlerine ve dünyadaki öteki ülkelerde dikkati çeken yabancı uygulamaları  da gözden ırak tutmamak zorundadırlar.

Yoshihara yeni iş alanlarına değinirken de, şöyle bir saptamada bulunmaktadır:

“Amerikalılar, yeni iş alanları oluşturmada çok beceriklidirler. Eğer Amerika yeni iş alanlarının babası olarak nitelenebilecekse, Japon şirketleri ve yöneticileri de bundan ‘çocuklarını’ besler ve ondan yararlanırlar, denebilir... Yani Amerika gerçek baba, Japonya ise üvey!.. ABD’de doğan yeni iş kollarından Japon şirketleri, kendileri için en uygun olanlarını seçerler, onu ülkeye getirirler ve onu büyük çapta büyütürler. Japonya yeni şeyleri yaratmada yetkin değildir, ancak onları besleyip büyütmekte mükemmeldir!.. Amerika ve Japonya’ya bakarak, Asya ülkeleri işe yarar ipuçlarını elde edebilirler! Ekonomik etkinliklerin ve özellikle de üretim merkezleri Avrupa ve özelde de İngiltere’den ABD’ye kaymıştır. Şimdi de Japonya’dan öteki Asya ülkelerine geçmektedir. Tarihsel, uzun dönemli eğilimleri anlamaya çalışın ve onları yakalayın!”

Peki, neden sürekli yeni iş alanları ve yeni, çeşnili ürünler?

İletişim teknolojisinde dev adımlarla ilerlemeler gündemde kaldıkça ve insanların ihtiyaçlılık duyguları her türlü reklam, tanıtım ve istekler/duyguları körükleme yolları açıldıkça, kâr sınırları daralan iş dünyasını besleyici yeni yeni olanaklar için güneş doğuyor, demektir. Toplum bireylerinin, demokrasi, özgürlük, hayallerin gerçekleşmesi, vb  büyük söylemler çerçevesinde koşullanmaları ve sonuçta, tüketim toplumunun birer halkalarına dönüşmesi ile birlikte, istem-sunum tahterevallisinin iki yanında hızlı oynamalar gözlenmesi kaçınılmazdır. Bu oynaklığa zamanında istenilen yanıtı getirebilen şirketler, ayakta kalma gücünü ellerine alıyor, demektir. Artık şirketler, yaratıcı ve gözlemci zekâsını müşterilerin bu istemleri doğrultusunda işe vuruk kılabilen genç beyinlere kapılarını açmaktadırlar. Eğitim sistemlerinden bekledikleri yeni işgücü özellikleri de bu doğrultudadır. Bu nedenle de, şirketlerin tüm dayanakları, müşterilerinin çok çeşitli, çeşnili, ama bir o kadar da sürekli değişen beğenilerini yakalama ve herkesten önce yakalama becerileridir. Müşteri beğenisi, ister mal ile ilgili, isterse hizmet ile ilgili olsun. Hiç önemli değil...

Armand (1994)’a göre rekabeti tehdit eden üç öğe olarak; i) küresel bir rekabetçi pazarın oluşumu; ii) müşteri değerlerindeki sürekli değişim ve küresel pazarın, şirketlere yönelttiği, gittikçe artan ekonomik baskı ve iii) yüksek kaliteli ürünlere olan eğilim, dikkati çekmektedir. Bu üç öğe, rekabetçi bunalım olarak değerlendirilebilir. Büyük pazarlarda herkes, birinci sınıf ürün ya da yaşam biçimini talep etmekte, satın alma işi, hem müşteri hem de şirketler için yeni bir gelişkin beceri olup çıkmaktadır. Zira, müşterilerin 9/10’u önce kalite satın almak istemektedir. Kalite kavramı içinde önce destek, faturalama, açıklık, teslimat, güvenirlik ilkeleri, sonra da malın kendi kalitesi yer almaktadır. Öyleyse, unutulmaması gereken ana nokta, müşterideki, hatalara karşı hoşgörünün azlığıdır. Dolayısıyla, mal/hizmetteki yanlışların sayısını azaltmakla kalmayıp, alıcının istediklerinin sayısını/doğruları artırmak, rekabetin gereğidir. Bu rekabetin bir başka yönü de, bir yandan şirketlerin maliyetlerinde artış eğilimi varken, öte yandan müşterilerin fiyatların düşürülmesi yönünde aşırı baskısının hissedilmesidir. Bu ilke, gelişkin/duyarlı rekabetçi pazarlarda egemenliğini sürdürürken, tam da bu noktada akla, Özel Türk okullarının aşırı pahalanmasına karşılık, Türk velilerin, fiyatların düşürülmesi yönündeki etki katsayılarının ne olduğu sorusu gelmektedir. Yukarıda anılan rekabetin bu temel ilkesinin esiri olmamak bakımından, şirketlerin gerçek yönetici önderleri, kilit iş alanlarına yönelik hedef belirlemeleri ve bu alanlarda bir numara olmaları kaçınılmazdır.

Yukarıda belirtilen temel felsefe çerçevesinde Sumer (1993), yürütülmesi gereken yönetim anlayışında, yani toplam kalite yönetiminde; her alanda, yani tasarımda, üretimde, satın almada, müşterilerle ilişkilerde, denetimde, satış sonrası hizmetlerde, pazar araştırmasında, geliştirmede, malî denetimlerde, çalışanların ödüllendirilmesinde, meslek içi yetiştirmede ve eğitimlerinde yer alan her sürece kalite beklentisin şırıngalanmasını vurgulamaktadır. Ona göre, bu durumda kalite kavramı, belirli bir hedefe varış değil, ucu görünmeyen bir yolculuktur. Bu yolculuk boyunca müşterinin güvenini kazanmak demek, uzun erimli kârlılığı güvenceye almak anlamına gelmektedir. Bu yolculukta, temel amaç, denetimi ortadan kaldırmak ve bunun ilk gereği olarak da, kaliteyi daha tasarım aşamasında devreye sokmaktır. Tüm çalışanlar arasında, her aşamada birliktelik ruhu egemen olmalıdır. Üst yönetim erklerinde, çapraz işlevler ve dayanışma anlayışı egemen olmalıdır. Çalışanların tutumları disipline sokulmuş olmalıdır. Yönetim anlayışı olarak ise, hem yukarıdan aşağı, hem de aşağıdan yukarı bilgi, öneri, yaratıcılık akışı egemen olmalıdır. Bu atmosferde temel norm, çözüm üretme ve yeni yöntemlerin uygulamaya aktarılması olmalıdır. Parola ise, gelirin biricik ve sürekli kaynağı KALİTE=MÜŞTERİ DOYUMU’dur. Bu nedenle de tüm çalışanlar, müşterilerin doyumu yönünde, tüm yetenekleriyle devrede bulunma ya da devreye sokulmaya güdülenmiş olmalıdırlar.

Özellikle hizmet sektöründe müşteri beklentilerini iyi çözümleyebilmek ve ona göre hizmet sunumunda bulunabilmek için, Davis’e (1993) göre, müşterinin iyi algılanması gerekmektedir. Müşterinin içinde bulunduğu mekanda ve an’da neyi nasıl istediğini kavrayabilmek, başarının sırrıdır. Dolayısıyla zamanlama, şirket başarısı için, en önemli etmenlerden biridir. Ancak, gerek mal ve gerekse hizmet sektöründe ortak yönler olarak, müşteriye odaklanma, süreçlerin/işlemlerin çözümlenmesi, sürekli iyileştirme, alışkanlıkların aşılması ve çalışma kültürünün değişikliğe uğratılması ön plana çıkmaktadır.

Glenn’e göre, ortak çalışma kültürünün temelinde, istatistiksel veriler yerine, yargılar, anlayışlar, sevecenlik, bilgelik ve esin gücüne yaslanmak anlayışı yer almalı ve ancak bu yoldan gidilerek yönetmek yerine gelişmelere yol açmak ya da önderlikten söz edilebilir. Dikkat edilirse, bu anlayışın temelinde egemen olan, duygusal zekânın yansımalarıdır. Formülü de şöyledir:

Toplam Kalite Yönetimi = müşteri odağı+önderlik+çalışma grupları+araçlar

Bu durumda, müşteri demek, çalışmadan kazançlı çıkan taraf demektir. Bu taraf bir yurttaş ya da bir kuruluş olabilir. Şirkette çalışan, bitişikteki bir görevli ya da şirket dışından birileri... Önemli olan, birincisinin iç müşteri, ikincisinin de dış müşteri olduğu bilincinin yitip gitmemesidir. Hizmet/mal sunumu anlayışında hakim olan anlayış şu iki madde halinde formüle edilebilir:

1.      Müşteri her zaman haklıdır;

2.      Eğer müşteri haksız ise, birinci maddeyi oku!

Ülkemizde de, bütün işyerlerinde ve taşıt araçlarında dikkatleri çeken bir şiar egemendir: Müşteri Velinimetimdir! Bu kavram öylesine büyük ve etkileyici bir çaptadır ki, bir İngiliz turist ülkemize gezmeye geldiğinde, yolculukları süresince otobüslerde bu levhayı görmüş ve İngiltere’ye dönüşünde yakınlarına anlatmadan edememiş: Türkiye’de nereye gitsem, karşıma neredeyse bir tek şirket çıktı: MÜŞTERİ VELİNİMETİMDİR. Ülkenin yarısı bu şirketin malı...

Yeniden Glenn’in saptamalarına dönmek gerekirse, bir sosyolojik bulgu olarak insanların %97’si, kendilerine güven duyulduğunda, buna saygıyla ve yeterlilikle yanıt verirlermiş. İşte bu karşılıklılık motifinin yeterince kullanılması takıntısı, şirketlerde bir yaşam yoluna dönüşmektedir. Müşteriler karşısında reveranslar yapmak, onların ne istediklerini, neye gereksinim duyduklarını ve ne umduklarını sorarak, sanal saygıdeğerlik gösterisinde bulunmak, onların gereksinimleri, beklentileri ve istemlerini ilk defa ve her zaman karşılama konumunda olduğumuzu onlara duyumsatmak, yazılı ya da sözlü olarak onların eleştirilerine açık olunduğunu ortaya koymak... Kalıcı başarının en temel direğidir.

Bu anlatılanlardan bir genel saptamaya gitmek şimdi daha da kolay:

1.      Önderlik; sizin yapılmasını istediğiniz bir şeyi, bir başkasının, kendisi istediği için, yapmasını sağlama sanatı. Bunun temelinde yatan, içinde yaşadığımız dünyadan daha farklı ve daha güzel bir dünya düşlemi,  imgelemidir. Bu özleme şiddetle bağlı bir önder, başkalarında, onu yaşama geçirme arzusunu ateşleyecek yolu da bulabilir. Böyle bir önder, güven oluşturma, iletişim kurma, iç enerjiyi ortaya çıkarmada da elbette ki başarılı olacaktır.

2.      Eylem/İş ve Konuşma; önderler, başkalarını iletişimle büyülerler. İletişimde her yönü işlevsel kılarlar. Ancak bunlardan ikisi en belirginidir: Eylem ve esin kaynaklığı. Önderler, konuşmaktan çok eylemde bulunurlar. Toplam Kalite Yönetimi sürecinde de bu tür kişiler, kafalarının içindekileri başkalarına bulaştırarak paylaşma görüntüsü/sanallığı yaratırlar. En etkilileri ise, tutkularla dolu olup, bağlılık, anlamlılık ve inanç gibi, kutsal hedeflere ulaşma yolunda insanları, kendilerini kurban edecek kadar etkileyen özellikleri kendilerinde barındırırlar. Önderler, aslında kutsal kişiler değildirler; hepimizin sahip olduğu onur duygusunu taşıyan, tüm insanların en bayağı/özdeşleşilen birileridirler. Tam da bu noktada, son yıllarda çok yoğun olarak eleştirilen davranışçılık yaklaşımına; önderler yaratan eğitim sistemine bir methiye sergilendiğini vurgulamakta yarar vardır. Acaba, neden önderlere ihtiyaç duyulma aşamasına gelinmiştir? Tepelerde bulunan birileri tarafından kullanılmaları kolay olsun diye mi?.. Yoksa, aslında onlar, belli yöne doğrultulmuş kara trenin, kara katarın marşandizleri midirler?..

3.      Çalışma grupları; aslında kalite iyileştirme grupları da denilen bu ekipteki kişiler, tüm çalışanların %10’unu oluşturduğunda, bir işyerinde Toplam Kalite Yönetimi Yolculuğu başlamış demektir. Eğer bu oran %60-80 oranlarına ulaşmışsa, kaliteye yönelik kültürel dönüşüm tamamlanmış demektir. Ortalama 5-8 kişiden oluşan kalite iyileştirme takımları, haftada bir kez bir saatlik toplantılar düzenlerler. Çalışma süreçlerini verilen betimleyici araçlarla incelerler, daha da iyileştirmenin yollarını Kalite Kuruluna önerirler; bu öneriler pilot olarak sınanır ve son aşamada genelleştirilmiş düzlemde uygulanırlar. Peki ama, neden illa da takım halinde çalışma?.. Birincisi, insanlar iyi örgütlendikleri ve yönetildikleri durumlarda, iş sorunlarını çözme ve çalışma süreçlerini iyileştirmede en iyi araçtırlar. İkincisi, bu durumlarda işlerine sahip çıkma fırsatı bulurlar, başarılarından, başkaları karşısında onur duyarlar. Ancak bu yoldan kişileri güçlü hissettirmek mümkündür. Ancak takım halinde çalışmanın temelinde, yönetime güven duyma ve buna karşılık, yönetimin de takıma karşı her türlü desteği ve açıklığı sergilemesi yatmaktadır. Bir takım oluştuğunda, ardından meslek içi eğitim, (hedefe doğru gidişi) kolaylaştırma, önderlik ve her türlü destek gelmek durumundadır. Buradan çıkan temel çıkarım, özellikle üst yönetim olarak Kalite Kurulu açısından bakıldığında, çalışma takımlarıyla istenildiği an görüşmeye ve onları yüreklendirmeye açıklık ilkesinin sürekli gündemde olmasıdır. Aksi takdirde, bir öneriyi bir kez geri çevirmek, düş kırıklığıdır; ikinci kez reddetmek, bozguna uğramaktır; üçüncü kez gözardı etmek ise, düşmana teslim olmaktır. O düşman ise, bu kişilerin ta kendileridir.

4.      Araçlar; daha çok yönetim açısından önemlidir. Başka bir deyişle, bunlar bilimsel araştırma yöntem/araçlarıdır. Gerek beyin fırtınası, vb yaklaşımlar, gerekse diyagramlar, histogramlar, tablolar, çizelgeler ve daha benzerleri bu çerçevede kullanılabilecek göstergelerdir. En üst yöneticiden en alt düzeyde çalışan niteliksiz işçiye dek, bir örgütte herkesin bu tür çözümleme araçlarına vakıf olması kaçınılmazdır.

 

Buraya kadar edindiğimiz izlenimin ana çizgilerini vurgulamak gerekirse, toplam kalite yönetimi kavramının bir işletmeye girmesi/sokulmasının ardından, öncelikle müşteri kanadında hakim olan gereksinimlerin, her türlü değişkenlik olasılıklarıyla birlikte saptanması ve buna göre mal/hizmet sunumunun tasarlanarak gerçekleştirilme aşamasına geçilmesi bir zorunluluktur. Bu mal/hizmeti üretecek en alt aşamadan en üst düzeye dek uzanan ilişkiler/etkileşimler zincirinde yer alan tüm çalışanların, ortak bir istem/hedefe kilitlenmesi ve bu işlevi üstlenecek önderlerin sistemde odak noktalara yerleştirilmesi, olmazsa olmaz kuralıdır.

Ancak, bir de uygulamaların gerçek yönleri var. Toplam kalite yönetimi uygulamalarında gözlenen temel sorunlar arasında; ortaya konmak istenen çabaların büyük kısmının başarısızlıkla sonuçlanması, yönetimlerin bu yönde örnek olamaması ve katılım gösterememesi, günlük işlerin yönetimine çalışanları dahil etmeme, buna karşılık ön plana göstermelik olarak çıkarma anlayışı, istatistiksel verilere değil de, görüşlere yaslanma, kilit müşteri doyumu konularında süreç tasarımı ve iyileştirmeye yönelememe, toplam kalite yönetimini örgütün işlek kültüründeki değişim olarak değil de, problem çözmeye eğitmek gibi görme, genelde çıktı sonuçlarını ölçmeme, ücret, terfi, ödüllendirme gibi örgütsel işletim sistemlerini değiştirmeme, vb. sayılabilir (The Public Sector Network News). Peki, böylesine iddialı bir yenilikçi sistem, neden burada sayılan olumsuzluklara da açık bir durumdadır? Yoksa, modernist anlayıştaki yöntem/genel geçer sorun çözme ilkeleri, fırsat eşitliği, rasyonalitelik, vb temel ölçütler bir yana bırakılınca, bireysellik ve demokrasi, ekonomik liberalizm sevdalılarını da mı doyurmuyor?.. Eğer öyleyse, bunun temelinde globalizme bir tehdit unsuru yatıyor mu?..

4. Toplam Kalite Yönetiminin Evrensel İlkeleri ile Kültürel Değerler Çatışıyor mu?

David ve Sarah Kerridge’in belirttiğine göre, İsveçli bir sanayici Japonya’ya gittiğinde, toplam kalite yönetimi gurusu/uzmanı olan Kaoru Ishikawa’ya sormuş: “Sizin burada yaptığınızı, acaba biz İsveç’te yapabilir miyiz?” Dr. Ishikawa yanıtlamış: “Evet, yapabilirsiniz. Ama belki 30 yılda...”

Nitekim adı geçen bu Japon uzman, “Introduction to Quality Control” (Kalite Kontrolüne Giriş) adlı yapıtında, çok önemli saydığı 14 kültürel öğeyi belirtmiştir. Bunlar arasında alfabe farklılığı ile Hıristiyanlık/Müslümanlık gibi en kritik değer/iletişim sistemleri bulunmaktadır. Japonlar kendi içlerinde çok farklı bir ulustur; sol eline hakim oyuncu gibidirler. Batı kültürlerine göre onlar, farklı yollardan öğrenirler. Kendilerine ve kültürlerine çok inanırlar. Belki de bu nedenledir, Japonların, farklılıklarını güce dönüştürmüş olmaları.

Kindler (2000) ise, Japon kültürünün gözünde “yetenekli” bir kişinin; kendi başına öğrenen; temel becerileri üzerine oluşturulmuş özel bilgi donanımlı; geleceğe yönelik ve esnek; bireysel, özgün ve yaratıcı; ahlâkî değerleri gelişkin ve geniş bakış açısına sahip olması gerektiği inancını vurgulamaktadır. Yine Japon Kumon Yöntemi uyarınca, insanoğlunun gizilgücü, sınırsız denebilecek kadar büyüktür; eğer kişi kendi gizilgücüne inanırsa ve yoğun bir çaba içinde olursa, herşeyi yapabilir. Bir Japon insanı şöyle düşünür: Ben yalnızca gönül hoşluğu/doygunluğu için öğrenirim. Yalnızca gönül hoşluğu için öğrenen kişi, ruhen zengindir, ancak bu yüceliği öğrenemeyenler, maddî olarak refah içinde olsalar bile, ruhen yoksunluk içindedirler.

Şimdi de, bir Japon insanının öğrenme sürecindeki baskın özelliklerine bakmakta yarar var:

·        İyi bir dinleyici ve konuşmacı olmaktan çok, iyi bir okuyucu ve yazardır;

·        Kendine hakim bireysel zekâ yapısı;

·        Başkalarıyla/takımla birlikte karar verme eğilimi;

·        Seçenekli, başka açılardan düşünme gücü;

·        Ayrıntılara dikkat yöneltme ve işi takip etme isteği;

·        Teknolojik ve matematik beceriler;

·        Kibarlık ve farklı olana hoşgörülü davranış.

Yukarıda ele alınan Japon kültürel örüntüsünün temel dokularında toplam kalite anlayışının nasıl yeşerdiğini görmek şimdi daha da kolaylaşmaktadır. Zira, ilk bakışta maddeye karşı bir kayıtsızlık ile bireyin iç dünyasına huşu içinde yöneliş çabaları dikkati bir yandan çekerken, öte yandan da, özdenetim, toplumsal birliktelik/imece ruhu, zekânın içsel ve dışsal besleyici kaynaklarının işe koşulması, vb eğilimler, üretimde maddî yetkinleşmenin de önkoşullarını oluşturmaktadır.

Yine Kindler’e göre, Batı kültürünü oluşturan ülkeler grubunda ise egemen olan Sokrat anlayışlı sorgulama eğilimi (ya da beynin sol yarı küresiyle yaşam felsefesi oluşturma anlayışı) şu temel özellikleri içermektedir:

·        Baskın olan söylemi, mutlak hakikati, adaleti, güzelliği sorgulama;

·        Bireysel olarak kazanılmış görüşün doğrulanmasına değer verme;

·        Düşüncelerin dayanağı açık biçimde ortaya konuncaya dek, bir önermeyi/varsayımı sorgulama;

·        Yapıbozumu ve çözümlemeyi içeren karşılıklı konuşma/tartışma yöntemi;

·        Tartışmanın motoru olarak, tanımların ve tümevarımların daha açık bir hale getirilmesi;

·        Tekil bilgilerin reddedilmesi;

·        Sokratçı alaycılık, Neden-Sonuç ilişkisi, Eros.

Bu özelliklerden de anlaşılabileceği üzere, Batı kültüründe sürekli sorgulama/kuşkuculuk, içsezinin gözardı edilerek daha çok nesnel tanımlama ve betimlemelerin ön plana geçmesi esastır. Japon türü bir gönül yüceliği/doygunluğu gündem maddeleri arasında pek yoktur.

Bu noktadan başlayarak artık Doğu ve Batı kültürlerinin temel özelliklerini taşıyan iki ülke olarak, Japonya ve İngiltere’de yapılmış bir araştırmanın sonuçlarına geçmek daha aydınlatıcı olabilir.

Gopal ve Hiroshi (1997)’nin Japon ve İngiltere’de faaliyet gösteren Japon şirketlerinde çalışan işgücü üzerinde yaptıkları araştırmanın sonuçları, toplam kalite yönetimi öğeleri ile ulusal kültür ilişkisine ışık tutmaktadır.

Ulusal Kültürlerdeki Farklılıklar

İngiliz İşçiler

Japon İşçiler

İş tanımlaması/ayrımlaşması

İşbirliği

Mesleklerinde istikrar arayışı

Bazen güvenilmez

Farklı düşünme yolları

Ortak düşünme gücü

Çalışma hızında dalgalanmalar

Çalışma hızında aynı tempo

Fazla çalışmaya/mesaiye eğilim pek fazla değil

Fazla çalışmaya/mesaiye fazlaca eğilim

Hareketlilik (işgücünde yüksek bir işyeri değiştirme oranı)

Kararlılık

Yaşamak için çalışma

Çalışmak için yaşama

 

Yukarıdaki çizelgeden de anlaşılacağı gibi, İngilizlerin temsil ettiği Batı kültüründe işte ayrımlaşma, çalışma yaşamında güvensizlik, insanların birbirinden farklılaşma tutkusu, işyerinde güvensizlik/doyumsuzluk sonucunda sıkça işyeri değiştirme ve bireyselliği için varlığını sürdürme eğilimi dikkati çekmektedir. Oysa Japonlarda toplumsal birliktelik ruhu ve imece gücü her boyutta kendisini hissettirmektedir. İşte, Japon şirket/işyeri kültürünün bütüncül gücü, kaynağını bu toplumsal başatlıktan elde etmektedir.

Şimdi artık yukarıdaki ara başlıkta yer alan sorunun yanıtı verilebilir: Evet, her ulusal kültürün, toplam kalite beklentisine sunduğu olanaklar ve araçlar birbirinden çok farklı olabilir. Bu nedenle de, sosyolojik bulgulardan hareketle, verimlilik çözümlemeleriyle birlikte, ulusal üretim/tüketim ilişkilendirmesi yapılarak, küresel boyutlarda ulaşılabilecek uzun erimli hedeflerin belirlenmesi yoluna gidilmeli. Aksi takdirde, üretim ortamlarındaki iç ve dış çatışmalar, verimlilik ve üretimde etkililik yerine, ketlenmelere yol açabilir.

5. 21. Yy.ın Eğitim Sistemlerinde Toplam Kalite Yönetimi mi, Yoksa Eğitim Sistemi ve Yönetiminin İmecelendirilmesi (Sinerjisi) mi?

Ara başlıkta yöneltilen sorudan da anlaşılacağı üzere, toplam kalite yönetimi kavramı, öncelikle ya bir “toplama” işlemini çağrıştırmakta ya da bölük pörçük olanların bir araya getirilmesi imgesini uyandırmaktadır. Ancak sorunun hemen devamında yer alan “imecelendirilmesi” kavramı ne kadar da “bizden”!..

Yaratıcılığın ve özgünleşmenin, en azından küreselleşme ve rekabet koşulları bakımından, eğitim düzenimizde başat olması gereken günümüzde, öykünmecilik ve alıntıcılık alabildiğine hızını artırmakta; sonunda eğitim düzenimizin en tepesinde kendisine yer edinebilmektedir. Oysa, yüce Atatürk’ün sağlığında ABD’den ülkemize davet edilen eğitim uzmanı John Dewey, yeni Cumhuriyet düzeninin eğitim sistemi için bazı önerilerde bulunmuş ve bunlar pek yankısını bulmamışken, ölümünden önce, 1950’li yılların başında yeniden ülkemizi ziyaret edip Köy Enstitülerine ilişkin izlenim sahibi olduğunda ne demişti? “Ben bile böylesini hayal etmemiştim!”…

Üzücü olan şu ki, günümüzde toplam kalite yönetimi yaklaşımlarının eğitim düzenlerine uydurulması çabaları dikkatleri üstüne çekerken, Köy Enstitüleri gibi, Türk halkının bağrından çıkmış bir özdeşsiz yenilikçi anlayışın, toplam kalite yönetimi anlayışına da gerçekte önderlik etmiş olduğu nasıl anlaşılabilirdi ki?!. Hem de yıllar sonra UNESCO tarafından gelişmekte olan Asya ve Afrika ülkelerine yıllardır örneklik oluşturduğunu bile bile… Ya da bilmeyerek…

İşte, ikinci dünya savaşından sonra Amerikalı uzmanların Japonlara öğrettikleri, ancak sonradan kendilerinin unuttukları toplam kalite yönetimi gibi, biz de siyasî anlayışların kurbanı olarak, Köy Enstitülerimizin, aslında eğitim düzenimiz ve yönetiminin “imecelendirilmesi”; ulusal enerji, beceri ve her türlü özkaynaklarımızın bütüncül bir yapıya büründürülmesinin bir aygıtı olduğunu unutmaya yüz tuttuk ya da tutturulduk

Oysa, 4-8 Ocak 2000 tarihlerinde Hong Kong’da düzenlenen “Uluslararası Okul Etkililiği ve İyileştirimi Kongresi”nde sunulan bildirilerin, ortak kesişenlerine bakıldığında; küreselleşme, yerelleşme, bireyselleşme kavramlarının ön plana çıktığı gözlenmektedir. Ancak, bu odaklar çevresinde dolaşan, gelişmiş ülkelerin uzmanları, incelemelerinde sıkça olarak sanayi toplumuna özgü üretim/tüketim biçimlerinden, bilgi toplumuna özgü iletişim/üretim/istem-sunuma geçişe artık değinmektedirler. Daha somut verilere dayanmak gerekirse, Cheng (2000)’in saptamasına göre, 1960-1980 döneminde sistem düzeyinde eğitim planlaması gereğine işaret edilirken, 1990’lı yıllarda okul düzeyine bakışlar indirgenmiştir. Öğrenci açısından da, öğrenme/beyin süreçlerinde nelerin olup bittiği sorgulanırken, son yıllarda, okul ortamlarının öğrenmeleri/beyni nasıl etkilediği asıl sorgulama odağına dönüştüğü anlaşılmaktadır. Yani, daha 1930’lu yıllarda Vigotski’nin dile getirdiği “toplumsal-tarihsel etkinlik kuramı”nın yansımaları kendisini hissetirmeye başlamıştır.

Değişen pek çok etmen vardı. Cheng’e göre, birincisi ekonominin kendisi idi değişen etmen olarak. Artık ileri ülkelerin üretim yapıları, ağırlıklı olarak sanayiden hizmet sektörüne doğru bir değişim gösteriyordu. Bu ise bilgi tabanlı ekonomi (ya da yeni ekonomi) demekti. İkincisi, işgücünün yapısındaki değişikliklerdi. Tarım ve sanayi sektörlerinde işgücü sayısı hızla azalırken, hizmet sektöründe hızlı bir artış gözleniyordu. Artık işlem süreleri çok hızlanmıştı. Üçüncü etmen ise, çalışma etkileşiminin değişmiş olmasıydı. Sanayi üretim biçimindeki gibi, artık işgücünün bölümlenmesi sözkonusu değildir. Amaç, öngörülmeyen değişimlere ayak uydurmaktır ve bu nedenle de, özellikle yaşlanan toplumlarda yaşam boyu öğrenme kurum ve süreçlerini gittikçe daha da güçlendirmek kaçınılmaz bir zorunluluktur. Dördüncü değişim olarak, kişilerden olan beklentiler ortaya çıkmıştır. Artık işverenler, iletişimde bulunma, kavramları örgütleme, hızla öğrenme, başkalarıyla birlikte çalışma, keşfetme, yenilik ardında koşma gücü gelişmiş işgücünü talep etmektedir. Okullar ise, bu yetilerin farkına varılmasında sadece birer başlangıç noktalarıdır. Burada akla şu soru takılmaktadır: Eğer öğrenilenler böylesine kısa ömürlüyse, örgün okullaşmanın rolü bu değişim sürecinde nasıl olmalıdır?

Beşinci bir değişiklik de, teknolojinin öğrenmeye yeni bir bakış açısı kazandırmış olmasıdır. Artık iletişim kanallarının bolluğunda öğrenme, bireyselleşmiş, popülerleşmiş ve fırsatlar bakımından, oldukça eşitlenmiştir. (Elbette ki bu durum, GSMH’nin %2 civarında eğitime pay ayıran bizim ülkemiz için pek de geçerli değildir). Bundan sonra dışsal bilgiye erişmekten çok, onu içsel ve dönüştürülüp üretilebilir işe yarar bilgiye dönüştürmeyi öğrenmektir asıl önemli olan.

Bu beş değişim etmeni, eğitim düzenine şöyle bir etkide bulunmaktadır: Resmi eğitim diplomaları geçerliliğini yavaş yavaş yitirmektedir. Zira her çalışan belli bir alanda entelektüel olunca, diplomanın ayrıcalığı sorgulanır olmaktadır. Ayrıca öğrenme üstündeki kurumsal denetim gittikçe zayıflamaktadır. Yaşam boyu ve yetişkinler eğitimi gibi, bunların sonucunda ortaya “Yaşamboyu Öğrenme Pasaportu”, “Yaşamboyu Öğrenme Akıllı Kartı” gibi belirteçler devreye girebilecektir. Bunun dışında, öğrenme sektörüne yönelik yeni pazarlar ortaya çıkmaktadır. Her türlü dil, kültür, özel meslekî dal yazılımları, tasarımları, vb özel uzmanlarca ürün olarak pazara sürülmektedir. Tüm bu gelişmeler sonucunda da okullar üzerindeki denetim ya azalacak ya da denetim anlayışı değişmek zorunda kalacaktır.

Öte yandan, küreselleşme, yerelleşme ve bireyselleşmenin, etkili eğitim açısından kaçınılmazlığını ele alan Yin Cheong Cheng (2000), 2200 yıl önce yaşamış ünlü Çin bilgesi Sun Tzu’nun dört ilkesini günümüz eğitim koşullarına uyarlamıştır. “Tian Shi” ilkesine göre, doğru şeyleri doğru zaman ve yönde yapmak gerek. Gelecekteki ihtiyaçları ve eğilimleri gözönüne almak gerek. “Di Li” ilkesine göre, çevredeki güçleri ve fırsatları kullanmak gerek ve gerek iç ve gerekse dış ortamdan fırsatları en üst düzeye çıkarmak yerinde olur. “Ren He” ilkesine göre, toplumsal imece ve kaynaşmayı iyileştirmeli ve insanların girişkenliği, yaratıcılığı ile bireysel gelişimlerini yüreklendirmeli.

Bu temel ilkeler bağlamında, günümüzün değişen koşullarında insanlar, öğrenen, teknolojik, ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel birer birey olmak zorundadırlar. Başka bir deyişle, Howard Gardner’in Çoklu zekâ kuramının işlevsel kılındığı ortamlarda yetişen ve duygusal bölüm de dahil olmak üzere, zekâ güçlerini bireysel, yerel ve küresel bağlamlarda işe vuruklaştırabilen bireyler, günümüz eğitim düzenlerinin kaçınılmaz hedefleri durumuna gelmektedir.

Son olarak, eğitim ve küreselleşme gibi, yaşamlarımızı belirleyen iki güç odağına dikkatleri çeken Mortimore (2000)’un saptamalarına yer vermek gerekmektedir. Özellikle de küreselleşmeyi irdelerken; i) sermaye aktarımı, ii) serbest ticaretin artması, iii) dünyanın değişik yerlerinde çalışma olanakları, iv) ucuz işgücü arayışı, vb. temel noktalar eğitimi de belirleyici ve sürükleyici kılmaktadır. Zira, uluslararası şirketlerce,

en düşük vergi+en kârlı alt yapı=uluslarötesi şirketlerin hedefi

biçiminde ortaya konan bir formülleştirme, ulusal devletlerin rollerinin çok zayıflamak zorunda kalmasını gerektirdiğini apaçık ortaya koymaktadır. Bunun sonucunda ise, pek çok araştırmacının görüş birliğine vardığı, i) gelişmekte olan ülkelerin bağımlılığının artması, ii) ülkeler arası gelir uçurumunun derinleşmesi ve iii) ulusal kültürlerin “Amerikanlaşma”yı hızlandırması süreci belirginleşmeye başlamaktadır.

Yine Mortimore’un belirttiğine göre, artık İngiltere, demokrasi için eğitim anlayışından ayrılarak, küresel pazar ekonomisinde yarışabilmek için vatandaşlarına temel becerileri kazandırmaya yönelmiştir. Bu amaca yönelik olarak da, Avrupa Birliği sınırları içinde mezuniyet sonrası bireylerin işgücü olarak esneklik ve hareketliliği ile rekabet etme gücünü geliştirmek eğitimin görevi olmalıdır. Okullarda öğretmenler tarafından bilişim araçlarının yetkince kullanılması; tüm okul çalışanları ve öğrencilerince internetin yoğun biçimde kullanılması; mezuniyet sonrası bireyleri için uzaktan öğrenme sistemlerinin işe koşulması; araştırmacılar, siyasetçiler ve uygulayıcılar tarafından karşılaştırmalı bilgilerin daha çok kullanılması; uluslararası sınama araçlarının öneminin daha da artması, eğitim düzenini etkileyecek etmenler arasında yer almaktadır.

Okulların ise, kendileri açısından tüm bu değişimlere olumlu tepkide bulunabilmesi için; ana-baba ve çocuklarını müşteri olarak görme ve mezun edeceği öğrencileri de, iş çevrelerine beğendirmek zorunda kalmanın da ötesine geçerek, çalışanlarının güdülenmesi, öğretme ve öğrenmeye odaklanması, fiziksel ortamların iyileştirilmesi ve okul kültürünün değiştirilmesinde etkin birer aktöre dönüşmeleri kaçınılmazdır.  Bakanlık düzeyinde ise, ulusal bütçeden tüm bu gereksinimler için daha yüksek payların elde edilerek ve destekleyici kaynaklarını artırarak ya da yaratarak, yapılacak yeni okul yerleşkelerinin modelleri, gelişen teknolojik kaynaklar ve kültürel anlayışlara göre, ortaya konmalıdır. Geleceğin okulları, öyleyse, slogan üretmekten gerçekliğe ayak uydurmayı sağlayıcı, yaşam boyu öğrenmeyi yüreklendirici, kolaylaştırıcı ve mümkün kılıcı bir öğrenme devriminin motoru gibi çalışmalıdır. Son olarak, oluşturulacak eğitim programları da, ulusal/uluslararası; açık/kapalı ve akademik/yaşama görelik seçenekleri dikkate alınarak geliştirilmelidir. UNESCO’nun modelinde yer alan; öğrenme yollarını öğrenme, yapmayı öğrenme, birlikte yaşamayı öğrenme, kendisi olmayı öğrenme temel ilkeleri ile de kaynaşım gözetilerek, ulusal değerlerin ön planda tutulması ve özgül güç kaynaklarının daha da işlevsel kılınması, odak noktasına dönüştürülmelidir.

Eğer eğitimde etkililik ilkesi öngörülüyorsa, Fullan (2000)’a göre, Einstein’ın madde/enerji dönüşüm formülüne benzer biçimdeki şu formülün mutlaka yaşama geçirilmesi gerekmektedir:

E=mca2 

Burada E=Etkililik oranı (rate of efficacy), m=güdüleme (motivation), c=kapasite ve a2=yardım (assistance) x sorumluluk (accountability)’tur.

Bu bölümün başlığında yöneltilen sorunun yanıtlanmasına gelince, okul düzeninde çalışanların tümünün, eldeki tüm olanaklarla gerçek anlamda bir “imece”/sinerji oluşturacak biçimde toplumun uzun erimli hedeflerine yönelik olarak bireylerin en iyi biçimde yetiştirilmesine hizmet etmeleri kaçınılmaz görünmektedir. Bu kaçınılmazlık, o toplumun gelişkinlik düzeyine göre, ister tarımsal düzlemde, isterse yarı-sanayi ya da sanayiden hizmet sektörlerine geçişte olsun, mutlaka farkına varılması gereken bir durumdur.

6. Önümüzdeki Dönemde Türkiye’de ve Türk Eğitim Düzeninde Toplam Kalite Yönetimi Alanında Ne Gibi Değişimler Olabilir?

Baştan beri genel bir görünümün dilimleri adım adım sergilenmeye çalışılmıştır. Türk Eğitim Düzenine getirilmek istenen Toplam Kalite Yönetimi anlayışı, aslında mekanik ruhlu, ülkemizin bağrında olup bitenlerle ilişkilendirilmemiş, dünyada gözlenenlerle etkileşim yönü gözönüne tam anlamıyla alınmamış ve son yıllarda ülkemizde hızla sürdürülen özelleştirme ve küreselleşme özentili çalışmalara yanıt verebilecek yeni kuşakların yetiştirilmesi özlemine koşut olmayan bir özellik yansıtmaktadır. YÖK ve Dünya Bankası uzmanları masa başlarında ortak çerçevelerde buluşarak, toplumsal beklentinin bir boyutunu oluşturan Millî Eğitim Düzenindeki değişimlere bir yön verme çabasındadırlar. Ancak, Tribus (2000)’un da belirttiği gibi, “Bir başka ülkeden olan bir kimse, ülkeniz için bir uygun hedef belirleyemez. Bu bir siyasî karardır; yalnızca ve yalnızca size ait olmalıdır. Dışarıdan birinin yapabileceği bir şey varsa, o da sadece tavsiyede bulunmaktır. Karar vermek ise size düşer!”

Oysa 21. Yy.a yönelik olarak yeniden yapılanmalar yalnızca Millî Eğitim Bakanlığı ile sınırlı değildir. DPT (2000)’nin, 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlık çalışmaları bağlamında oluşturulan Özel İhtisas Komisyonlarından birisinin hazırladığı rapora göre, “Bütün kamu kurum ve kuruluşlarında, TKY anlayışının daha sağlıklı, bilimsel esaslara dayalı ve anlayış birliği içinde yerleştirilmesini sağlayabilmek amacıyla; Türk halkının özelliklerinin çok yönlü olarak belirlenmesi ve bu özelliklere göre TKY uygulamalarının Türkiye’deki ve özellikle kamu yönetimi alanındaki uygulama esas ve usullerinin nasıl olması gerektiğinin bilimsel olarak incelenmesi ve tespit edilmesi” yerinde olacaktır.

Ancak bu temel saptamadan sonra şu yoruma yer verilmektedir:

“Bugüne kadar sürekli gündemde olmasına karşın, kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve sürekli geliştirilmesi ülkemizde başarılamamıştır. Bu durumun iki temel nedeni vardır: Bunlardan birincisi siyasal iradenin yetersizliği, ikincisi de seçilen yöntemlerin amaca uygun olmamasıdır.

Özellikle yöntem sorunu, siyasal irade tam olarak bu konuda ağırlığını koysa bile, doğru olarak çözümlenmediği takdirde, başarıya ulaşılması yine düş olarak kalacaktır. Bu nedenle Toplam Kalite Yönetimi yaklaşımının bu nitelikte bir yöntem olup olmadığının öncelikle tartışılması gerekmektedir.”

Bununla da yetinmeyip, Özel İhtisas Komisyonu daha duyarlı saptamalara geçerek şu vurgulamada bulunmuştur:

“Adının başındaki ‘Toplam’ sözcüğü… bir örgütsel bütünlüğü ifade etmekle birlikte, kamu yönetiminin bütünü açısından geçerliliği… ciddi kuşkular içermektedir… Kamu birimleri… kendi başlarına hareket edebilme, istedikleri gibi kuralları ve örgütlenmeleri değiştirebilme olanağına sahip değildirler. Hepsi birbiriyle, sistemin bütününü oluşturmak bakımından ilişkili olup, değişik görevleri üstlenmiş ve özellikle yönetim hukukunun kurallarına göre çalışan birimlerdir. Bir firma, işletme için toplam olan şey, kamu yönetimi sistemi için ancak parçasal bir nitelik taşıyabilir… Bu nedenle kamu yönetiminin yapısal ve işleyişsel sorunlarının bir sistem bütünlüğü içinde çözümünde ne felsefe ne de yöntem olarak beklenilen gelişmelerin gerçekleştirilmesini sağlayamaz. Bu nedenle, Toplam Kalite Yönetimi yaklaşımının … bütüncül bir yaklaşım olabilme niteliğinin bulunmadığı söylenebilir.”

“…Bu durumda kullanılması gereken temel kavram Toplam Kalite Yönetimi değil, ancak Toplam Yönetim Kalitesi olabilir.”

Son olarak, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de kamu kurum ve kuruluşlarında böyle bir yöntemin neden başarılı olma beklentisinin düşük olduğu şöyle açıklanmaktadır:

“… Eğer yasama organı, Kamu Yönetiminin yapı ve işleyiş düzeninin nitelikli hale gelmesini sağlayacak düzenlemeleri gerekli zamanda, gereken içerikte ve uygulanabilirlikte yapamaz ise, yasama organı içinden çıkan ve yürütme yetki ve görevini üstlenen hükümet, bu ilkelerin uygulanmasında, özellikle kamu yöneticilerinin seçilmesinde gereken özeni gösteremez ise, kamu yöneticileri ve görevlilerinin görevlerini konulan kurallar çerçevesinde yerine getirmelerine müdahale eder, yöneticilik işlevinin gerektirdiği yetki ve inisiyatifi kullanmalarına olanak vermez ise, bu ortamda Toplam Kalite Yönetimi yaklaşımının birimsel düzeydeki çok sınırlı katkıları bile olanaksız hale gelir.”

Bugünlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ele alınmaya başlanan 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı taslağında, eğitimde Toplam Kalite Yönetimine, şu temel ilkeler ve politikalar çerçevesinde değinilmiştir:

“683. Eğitim kurumlarının başarı değerlendirmesi için toplam kalite yönetimini de dikkate alan performans ölçümüne dayalı bir model geliştirilecektir.”

“1845. Nitelikli kamu hizmeti sunumu için, performans yönetimi, toplam kalite yönetimi gibi çeşitli çağdaş yönetim tekniklerinden tüm kamu kurumlarında yararlanılması, böylece kamu yönetiminin, yeni yaklaşımlardan da faydalanarak Toplam Yönetim Kalitesinin artırılması sağlanacaktır.”

“2086. Verimliliğin artırılması ve kalitenin geliştirilmesi ulusal düzeyde, kamu ve özel kesim ile sivil toplum örgütlerinin katılımıyla gerçekleştirilecektir. Bu amaçla eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları yaygınlaştırılacak, her türlü mal ve hizmet üretiminde faaliyetlerin  programlanmasını ve eşgüdümünü esas alan toplam kalite yönetimi uygulamalarına  önem verilecektir.”

Millî Eğitim Bakanlığı da Türk Kamu Yönetiminin bir parçası olduğuna göre, adına ister Toplam Kalite Yönetimi, isterse Toplam Yönetim Kalitesi densin, siyasî yönetimlerin yukarıda anımsanan tutumsal çelişkileri törpülenmedikçe, yapılacak herhangi bir ad altındaki çalışma, olsa olsa sadece bütçelerin daha çabuk eritilmesine kolaylık sağlayacaktır. Nitekim, sadece Millî Eğitim Bakanlığı Merkez Teşkilatında görevli bir kısım çalışanlara verilen Toplam Kalite Yönetimi kursu için milyarlarca paranın harcanmış olduğunu Personel Genel Müdürü belirtmektedir. Bu çalışmaların tüm Türkiye çapında yürütülmekte olduğu düşünüldüğünde, ne Millî Eğitim Bakanlığının kendi bütçesi, ne de başkaca kaynaklardan sağlanabilecek öteki mali porteler buna olanak tanıyabilecektir.

Öyleyse, aslen gelişmiş ülkelerin, sanayi sonrası hizmet sektörlerinin temel yönelişi olan ve yerel kültürle de bağdaşıklığı öncelikle gerektiren Toplam Kalite Yönetimi uygulamaları, demokratik tutumların yeterince gelişmediği, ortak çalışma ve farklılıklara hoşgörüyle yaklaşma olgunluğunun gerektiğince yaygınlaşmadığı günümüz koşullarında, umulan sonuçları vermekten çok uzak kalacaklardır. Kaldı ki, Özel İhtisas Komisyonu üyeleri de bu yöndeki görüşlerini belirtmişler ve yukarıda alıntılanmıştır.

Millî Eğitim Bakanlığının doğrudan kendisine bağlı kamu okullarını bir yana bırakarak, özel okulları ele almak gerekirse, bu okullar zaten özel girişimcilik anlayışıyla yönetildiklerinden ve parasal kaynaklarını oluşturan velileri-müşterileri de o yönde bir talepte bulundukları takdirde, o zaman bu okulların izlemek durumunda olacakları Toplam Kalite Yönetimi anlayışı, belki de ayrık bir ürünmüş gibi kendi öğrencilerini mezun edecekler. Fakat gerçekte ise, toplumsal bütünlüğün bir parçası olarak o öğrenciler de toplumsal atalet olgusundan etkilenerek, edinimlerini işevuruklaştırmaktan uzak kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceklerdir. 

7. Sonsöz(leşme)

Yukarıda ele alınan eğitimin tüm boyutlarında en etkin ve özverili rolleriyle yer alan öğretmen ve yöneticilerimizin, özellikle son yıllarda grev ve sözleşmeye ilişkin sendikal hakların adım adım elde edilmeye başlandığı bir dönemde, Toplam Kalite Yönetimi uygulamalarından ne yönde etkilenebileceğine değinmekte yarar olabilir.

Gerek Safran (1995) ve gerekse DİSK/Genel-İş’in raporunda da belirtilmiş olduğu gibi, “yönetimler, sadece emekçinin emeğini kâr ya da hizmet için kullanmakta iken, kalite kavramı, kuşku içindeki bir sendikacıya pek bir şey ifade etmez.” İşte, Toplam Kalite Yönetimi anlayışına dönük yüzleriyle, işçileri bir sendika çatısı altında bir bütün olarak görmek  ve onlarla toplu bir güç olarak sosyal hakları tanımak gayesiyle sözleşmeye oturmak yerine, içlerinden işe yarar olanlarını çekip alarak ve yalnızca bunları yüksek bedellerle kendi tarafına çekerek sorunun bir parçasını çözmüş olmak, sanal bir STRATEJİnin parçasıdır. Oysa geriye kalan ve yönetilen, ama sanal saygınlık söylemiyle müşteri memnuniyeti tuzağına bukağıyla bağlanan emekçiler, öğretmenler, yöneticiler; kısacası, birilerinin memnuniyetinden kendi hoşnutsuzluklarını yalnızlıklarıyla yaşayan çaresizler, umutsuzlar… her türlü savunma gücünden arındırılmış durumlara düşürülebileceklerdir.

Ancak, en azından kamu okullarında önümüzdeki yıllar için bile olsa, böylesine ciddî senaryoların uygulanma şansı yok gibidir. Ne var ki, özel sektörde olduğu gibi, kamu okulları ya da eğitim bölgelerinde de, şu ya da bu sendika çoğunluk sağlama kaygısına düşer de, öğretmenler kendilerini bölünüp yutulma, yem olma sürecinde bulursalar, işte o zaman yalnızlaştırılmış bireylerin çaresizliği, müşterileri olan velileri ve öğrencilerinin mutlulukları, onlara yarenlik yapamayacaktır.

Tüm bu yazılanlar ve dahî yazılmayanlara ilişkin olarak, öğretmen kitlesinin, gelişmelerin ardından değil, önünde gitmesi ve kısa erimli değerlendirmeler yerine, uzun erimli, stratejik değerlendirmelerle durum saptamaları yapması ve tüm öğretmenlerin bir genel çatı altında toplanmasıyla ancak BÜTÜNCÜL YÖNETİM KALİTESİne doğru yolculuğunda daha hoşnut olabileceğini belirtmek, yerinde olur. Bu hoşnutluk, bir orkestrada tüm müzisyenlerin neyi, nerede, nasıl çalacağını bilerek hareket etmesi gerektiğinden haberdar olması gibi, ortak bir hedef ve ona yönelik tüm görevlerin bilincinde olunması halinde, somutlaşmış olacaktır. Sinanoğlu (1999) bu ortak hedefi kendince söyle betimlemiştir:

“Eğitim düzenimiz, vatanını, milletini ve insanını seven, tarihini kültürünü, Türkçeyi iyi bilen, Batı’yı da, Asya’yı da tanıyan, Avrupa dili olsun, Arapça, Farsça, Urdu dili veya Hintçe olsun, Japonca, Çince olsun, bir yabancı dili seçeceği mesleğe göre yeterince bilen, kendi benliğini ve haysiyetini yitirmeden her yerden her yeniliği öğrenebilecek, kendisinin ve toplumunun maddî ve manevî refahına katkıda bulunacak, elinde geçerli belli bir beceri, yani kolunda bir altın bilezik olan insanlar yetiştirmek”tir.

Yine de, Japonlarla olan ortak Doğu kökenlilik yazgımıza paralel olarak, başlatılan tüm atılımların, ülkemiz insanına olumlu/yapıcı sonuçlar getirmesi dileğiyle, her eğitimcimizin elinden geleniyle yetinmeyip, en iyisini Anadolu insanında tarihsel kökenlerinden bu yana zaten var olan ve göğermesini sürdüren gönül yüceliğiyle ortaya koyacağı inancını burada sergilemek yerinde olacaktır.

 

KAYNAKÇA

Acar, Hüseyin (2000). “Eğitimde Kalite Yolculuğu İçin Çalışmalarımızı Sürdürüyoruz”. Kalkınmada ANAHTAR Verimlilik. Mayıs. Yıl 12, sayı 137. Millî Prodüktivite Merkezi Yayın Organı.

Atikkan, Zeynep (2000). “Yeni Ekonominin Küflenmiş Sözcükleri”. Hürriyet. 25 Mayıs.

Berksoy, Taner (2000). “Günceli Anlamak”. (EKONOMİYE BAKIŞ). Cumhuriyet. 25 Mayıs.

Bursalı, Orhan (2000). “Lenin veya Mao Dedi ki... (Türkiye Kalkınamaz-6)”. (PERŞEMBE). Cumhuriyet. 25 Mayıs.

Cemal, Ahmet (2000). “Hangi Suçun Affı?” (ODAK NOKTASI). Cumhuriyet. 25 Mayıs.

Cheng, Kai-ming (2000). “Schools into the New Millenium: In Quest of a New Paradigm”. 13th International Congress for School Effectiveness and Improvement. Hong Kong, January. http://www.ied.edu.hk/cric/ic2000/proceedings.htm

Cheng, Yin Cheong (2000). “Globalization, Localization, and Individualization for Effective Education”. 13th International Congress for School Effectiveness and Improvement. Hong Kong, January. http://www.ied.edu.hk/cric/ic2000/proceedings.htm

Davis, David C. (1993). “Where is Total Quality Management Totay?”  Defense Electronics. February.http://deming.ces.clemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/tqmvstgs.txt

DİSK/GENEL-İŞ. Esnek Üretim-Esnek İstihdam-Toplam Kalite Yönetimi-İnsan Kaynakları Yönetimi Nedir? Neden Karşıyız?: Genel-İş Emek Araştırmaları Dizisi.

DPT (2000). Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı. Kamu Yönetiminin İyileştirilmesi ve Yeniden Yapılandırılması Özel İhtisas Komisyonu Raporu. Ankara.

Feigenbaum, Armand V. (1994). “How Total Quality Counters Three Forces of International Competitiveness? (Feigenbaum's Window on the World)". National Productivity Review. Summer, v.13 n.3. http://deming.ces.clemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/gforces.txt

Fullan, Michael (2000). “Change Forces”. 13th International Congress for School Effectiveness and Improvement. Hong Kong, January. http://www.ied.edu.hk/cric/ic2000/proceedings.htm

Glenn, Tom. Total Quality Management: The Formula for Success. http://deming.ces.clemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/formula.txt

Gopal K. Kanji & Hiroshi Yui (1997). “Total Quality Culture”. Total Quality Management. Vol.8, No. 6.

Kerridge, David & Sarah. East, West & Deming Philosophy. http://deming.ces.cleemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/eastwest.txt

Kindler, Michael (2000). “Merging Eastern and Western Inquiry Methods: Intercultural Challenges Across Information-Oriented Societies”. 13th International Congress for School Effectiveness and Improvement. Hong Kong, January. http://www.ied.edu.hk/cric/ic2000/proceedings.htm

MEB (1999). Toplam Kalite Yönetimi Uygulama Projesi. Yönetimi Değerlendirme ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı: Ankara.

Merih, Kutlu. TKY Neden, Ne Zaman ve Nasıl: Toplam Kalite Yönetimi Paradigması ve Sağlık İşletmeleri İçin Uygulama Potansiyelleri. http://www.merih.com/man7.htm

Mortimore, Peter (2000). “Globalisation, Effectiveness and Improvement”. 13th International Congress for School Effectiveness and Improvement. Hong Kong, January. http://www.ied.edu.hk/cric/ic2000/proceedings.htm

Safran, Ron (1995). TQM as a Philosophy. http://deming.ces.clemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/tqmphil.txt

Sarıhan, Zeki (2000). “Milli Eğitim’de Norm Kadro Uygulaması”. (OLAYLAR VE GÖRÜŞLER). Cumhuriyet. 16 Haziran.

Sinanoğlu, Oktay (1999). Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu ve Türkçe: Matematik+Bilim+Gönül. (Haz. Turgay Tüfekçioğlu). 2. Baskı. Gemlik/Bursa: Çelik Dağıtım.

Summer, Aggarwal (1993). “A Quick Guide to Total Quality Management”. Business Horizons, May-June. http://deming.ces.clemson.edu/pub/tgmbbs/prin-pract/qwgude.txt

The Public Sector Network News (1994). TQM: The Most Asked Questions. Fall. http://deming.ces.clemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/questns.txt

Tribus, Myron (1984). Reducing Deming’s 14 Points to Practice. Center for Advanced Engineering Study and Technology Task Force, National Society of Professional Engineers, Massachusetts Institute of Technology:WWW.

Tribus, Myron (2000). Meeting the Challenge By Improving Education. Part III: Quality Management. http://newhorizons.org/trm_tribus3.htm

Yoshihara, Hidaki. Successful Cases of Managing Innovation: Originality in Management. http://deming.ces.clemson.edu/pub/tqmbbs/prin-pract/original.txt

 



(*) Eğitim Programları ve Öğretme-Öğrenme Süreçleri Uzmanı, DPT.