Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Göçer Türkler, Uçan Kültürler ve

Özlenen Benliğimiz(*)

Dr. Nazım GÜMÜŞ[1],[2]

Giriş

Yirmi birinci yüzyıla iki kala, yarışan ancak yardımlaşmayan, acıyan ancak elini uzatmayan, tüketen ancak kendisinin dışındaki her şeyi tüketmekten haz alan, doğanın efendisi rolüyle kendisini güçlü gören, ancak gittikçe zayıflayarak eriyip yok olma sürecinde olduğunun bilincinde olmayan... günümüz insanlığının dramı her birimizi düşündürmektedir. Her değer ve anlayışın küreselleştirilme sürecine sokulduğu bilişsel ve duyuşsal ikilemde, insanlar modernizm öncesi bütüncül doyumunun arayışı içindedir. Bu karmaşa içindeki birçok toplum gibi biz de, birey olarak benliğimizi yitirme kaygısı, yabancılaşma çilesi, vatanında garipleşme bunalımı yaşamaktayız. Bütün bu kalemlerde bir iç hesaplaşmaya cüret etmek zamanı gelmedi mi?...

1.        Toplumsal Değişim

Batı toplumlarının geçirdikleri yapısal ve niteliksel değişime bakıldığında, Tablo I’de(*) verilen aşamalar gözlenmektedir.

Tablo I: Batı Toplumlarının Geçirdiği Gelişim Aşamaları

Dönem

Özellikleri

Avcılık-Toplayıcılık Dönemi

Bir canlıyı öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma. Nüfusta yüksek doğum-yüksek ölüm dengesi hakimdir. (Bin yılda r=‰20). Göçebelik esastır.

Hayvancılık-Tarımcılık Dönemi

Yerleşik yaşama geçişle birlikte geniş tarım alanlarına ve otlaklara sahip olma. Nüfus artışı önceki aşamaya göre 10 kat artarak Yüzyılda r=‰20 olur. İnsanların bir kısmı yerleşik düzene geçerken, geri kalanı göçebe, yarı göçebe ve kırsal yaşam sürmüştür. Tarımsal üretimin artması sonucunda, gerçekleşen Birinci Kent Devrimi ile birlikte, kentlilik toplam nüfusun %10-15’ini oluşturmuştur.

Sanayi Dönemi

En güçlü/gelişkin üretim tesisleri/makine parkı ve en büyük sermayeye sahip olma. 17. yy. ortasındaki İkinci Kent ve 18. yy. ortasındaki Sanayi Devrimi ile birlikte ölüm oranları ‰10’lara düşmüştür. Ömür beklentisi 35’lerden 70’lere yükselmiştir: 1850-1910 yıllarında Avrupa’dan ABD’ye göç, işsizlik ve açlık nedeniyle gerçekleşmiştir. %85 köy, %15 kent olan oranlama, tersine dönmüştür.

Bilgi/İletişim Dönemi

Bilgiye erişim (yolları) ve onu işleme stratejilerine ilişkin bilgiye sahip olma. Sağlık ve eğitim niteliğinin yükselmesi ve üretim zincirlerinde bilgisayarlaşma-robotlaşmaya geçilmesinin sonucunda, kâr beklentileri yüzünden düşük emek ve işsizlik oranlarındaki artış olguları gözlenmektedir. Küreselleşme anlayışı egemendir.

(*) Güvenç (1996:21-25)’den hareketle,  araştırmacı tarafından oluşturulmuştur.

Öte yandan, Türk toplumunun gelişim aşamalarına bakıldığında, Tablo II’deki özelliklerin gözlendiği anlaşılmaktadır:

Tablo II: Türk Toplumunun Geçirdiği Gelişim Aşamaları(*)

Dönem

Özellikleri

Avcılık-Toplayıcılık Dönemi

Bir canlıyı öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma.

Göçebe Hayvancılık Dönemi

Orta Asya’da kavimler göçüne yol açan coğrafi ve iklim değişiklikleri. Hayvancılığı yanında taşıyarak geçim arama dönemi.

Yarı Yerleşik Düzen Dönemi

 

 

Yerleşik Hayata Geçiş Politikası Dönemi

a) Maveraünnehir (Taşkent, Semerkant, Kaşgar ve Horasan) yöresinde 8-10 yy. arasında yarı yerleşik ve yerleşik düzene geçiş başlarken, 11-15 yy. Arasında Anadolu’ya gelerek göçebe ve yarı göçebelik aşamaları devam edegelmiştir (Türkmenler ve Yörükler). Hayvancılığa ek olarak tarım ya da ticaret ve zenaatler dönemidir.

 Anadolunun fethinden sonra, Oğuz Türk boyları, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar, yerleşikliğe geçişi bir devlet politikası olarak kabul etmişler, göçerleri 19. yy. sonuna dek yerleşmeye zorlamışlardır. Anadolu içlerindeki bazı yerleşik köyleri ve göçerleri Balkanlara yerleştirmeyi denemişler, ancak bazı boylar, “oturakçı Reaya olmaktansa, oturakçılara vergi koyan, yönetici yarı göçebe kalmayı” yeğlemişlerdir. Öte yandan, has, zeamet ve tımar şeklindeki toprak düzeni, ordu hareketleri ve savaş stratejileriyle uyumlu biçimde nüfus hareketlerine kolaylık sağlamıştır.

Yarı Sömürge Tarımcılığı Dönemi

1840’larda kapitülasyonlarla 1920’lere kadar uzanan dönemde, “dolaylı emperyalizmin yarı sömürgesi” niteliğindeki tarım ülkesi olgusu ağır basmıştır. Yerleşiklik ve göçebelik yanında Türklerde yarı göçebelik yoğun biçimde devam etmiştir.

Yerleşikliğin Yaygınlaşması Dönemi

Cumhuriyet’le birlikte tarım ve hayvancılığa uygulanan öşür vergisinin kalkması geçim sağlama esasına dayanan yerleşik köylerin artışını ve sürekliliğini sağlamıştır. Göçerlerin bir kısmı yarı göçerliğe geçmiştir. Yaylacılık ile tarımcılığın birlikte yürütüldüğü yarı göçer tarzı köy ekonomisi yaygınlaşmıştır. Osmanlı Devleti gibi, Türkiye Cumhuriyeti de yerleşikliğe geçişi bir temel politika olarak uygulamıştır.

Tarımda Makineleşme Dönemi

1950’li yıllara dek Cumhuriyet devrimleri kırsal kesimde pek hissedilmemiş olmakla birlikte, bu tarihlerden sonra vergi, eğitim ve sağlık politikalarına ek olarak, köylüye yol, su, enerji, toprak ve kredi kolaylıkları sonucunda artan nüfusun kentlere içgöçü başlamıştır. Günümüz kentlerinin 1/4 - 2/3  kısmı kır kökenli yurttaşlardan oluşmaktadır. 1950’de %70 köylü, %30 kentli olan nüfus dağılımının, 20. yy. sonuna doğru %30 köylü, %70 kentli olarak gerçekleşmesi beklenmektedir.

İthal Teknoloji ve Montaj Dönemi

Gelişmiş ülkelerden Türkiye’ye ithal edilen makine parkı ile birlikte yeni teknoloji ve bilim kültürlerinin düzensiz girişi, teknolojide ilerleme ile toplumsal gelişme arasında kopuklukların oluşmasına neden olmuştur. Doğuşta hayatta kalma ümidi oranları iyileşirken, nüfus artış hızı 1990’larda ‰15 civarındadır. İşsizlik gittikçe artma eğilimindedir. Göçerlik az da olsa, yer yer devam etmektedir.

(*) Tablo, araştırmacı tarafından oluşturulmuştur.

Yukarıdaki iki tablonun karşılaştırılmasından da anlaşılabileceği üzere, Batı uygarlığı çerçevesindeki uluslar ile Asya kökenli Türk toplumunun gelişim evreleri tarihsel düzlemde öncelikle farklılık göstermektedir. Yerleşik uygarlık ile göçer uygarlığı, iki ayrı yaşam biçimidir. Sanayileşme her iki yaşam biçimini de dönüştürmektedir. Önce sanayileşen ile sonra sanayileşen iki yaşam biçiminin kültürü ve kültür aktarımı süreçleri de farklı olacaktır. Bu saptamadan hareketle denebilir ki, Batı kültürü sınırları içindeki toplumların gelişme süreçlerinin zaman dilimleri olarak kapsadığı yüzyıllar ile Türk toplumunun kendi akışı içinde çizdiği yol ve zaman boyutu, doğal olarak çok büyük farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle, Batı toplumlarının kendi aşamalarından sonra bilgiyi üreten ve tüketen Bilgi Toplumu niteliklerini yansıtmakta oluşları, Türk toplumunun da kendine özgü gelişim basamaklarını gözardı ederek Batı toplumlarıyla aynı üretim ve tüketim düzeyine erişebileceğini söylemek doğru bir vurgulama olmasa gerek. Türk toplumu ve bireylerinin, kendine özgü ve küresel koşullarla etkileşiminde bilişsel, duyuşsal, tinsel ve fiziksel algılama, kavrama, yorumlama, değer yargılarına dönüştürme ve kendisini her aşamada yeniden biçimlendirme işlevleri, Batı toplumlarına kıyasla, belki de daha birkaç nesillik yaşam sürelerinde ortaya çıkıp ürünlerini verecektir. Buna göre, Türk toplumunun gerek kentsel yerleşim alanlarının gecekondu/kentlileşememiş kesimleri ve gerekse kırsal kesimin geleneksel/dinsel/boysal  odaklı ve daha çok geçmişteki yaşam anlayışına (paradigmasına) dayanan çoğunluklu nüfusu, son yıllardaki gelişmeler ışığında – ekonomik, kültürel, bilimsel ve teknolojik açılardan – ele alarak, eğitim politikası ile öngörülen genel hedeflere 21. yy.da ulaşılabilirlik derecesinin irdelenmesinde yarar görülmektedir.

2.                    Batı’da Sanayileşme ve Küreselleşme Olgusu

Sayın (1996:477-485)’ın saptamasına göre, Batı sanayi devriminden sonra işgücü ve sermaye, özgürlüğüne kavuşmuştur. Sermayenin birikmesiyle kentlerde yatırımlara dönüştürülmesi sonucunda, işgücünün kırsal alandan kentlere kitleler halinde göç etmesi olgusu ile birlikte, köylüleri toprağa bağlayan serflik yasalarında değişikliklere gidilmiştir. Sanayileşmenin gerekleri çerçevesinde yürüyen bütün bu nüfus hareketleri ve yasal değişimleri, “ulus devlet” oluşturacak yönde meydana gelmiştir.

1850-1910 yılları arasında Avrupa’dan Amerika’ya 60 milyon insan iş bulmak umuduyla göç etmiştir. Ancak yerel sendikaların tepkisi karşısında göç kabul etme yasağı konmuştur. Bunun üzerine artan sermaye Avrupa’ya yönelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından sermaye ve işgücü hareketleri çok ulusluluk niteliğine bürünerek, özellikle Avrupa teknolojisi üzerinde egemenlik kurmak amacıyla, başta Almanya olmak üzere, sanayileşmiş Batı Avrupa ülkelerinde yatırımlarda odaklanmaya başlamıştır. Artan işgücü gereksinimi ile birlikte içinde Türkiye de olmak üzere, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden bu ülkelere işgücü akımı gözlenmeye başlamıştır.

Yine II. Dünya savaşından sonra Batı ülkeleri, ulus-devlet anlayışları çerçevesinde, bir yandan ulusal sanayilerinin gelişmesini sağlarken, öte yandan sosyal adaleti gerçekleştirme çabasını başlatmışlardır. Bu arada, gelişmekte olan ülkelere de kendi kendine yetme ve kalkınma planları yapmalarına yönelik tavsiyeler gündemdeydi. Örneğin, Türkiye gibi ülkelere, - savaş sonrası Avrupa ülkelerinin ambarı olması bakımından - tarımla uğraşmaları tavsiye edilmiş ve bu amaçla her türlü tarımsal makineleşme olanağı yaratılmaya çalışılmıştır.

1974 yılındaki petrol bunalımıyla birlikte Batı’da yoğun işgücü gerektiren ve çevreyi kirleten demir-çelik, dokuma, maden ve çimento gibi geleneksel üretim alanları, kamuoyunun baskısıyla duyarlı kesimlerin eleştirilerine uğramaya başlamıştır. Öte yandan, çalışanların ücretleri ve sosyal kazanımları artmış, bu nedenle de üretim maliyetleri epeyce yükselmiştir. Bu tür gelişmeler yeni yeni sorunları doğurmaya başlamıştır. Bu sorunlara çözüm biçimi ise, uzay, biyo-kimya, bilgisayar gibi gelişkin teknoloji dallarında üretimin Batı ülkelerinde yapılması, yukarıda değinilen geleneksel ve çevreyi kirletici üretim araçlarının ise, kendi denetimleri altındaki az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere aktarılarak doğaya zarar verme sürecinin oralarda sürdürülmesi olmuştur. Böylece, gerek sanayinin her türlü üretim dalında ve gerekse sermayenin, hizmetlerin, kültürlerin ve işgücünün, sanayileşmiş ülkeler odaklı/öncelikli kaygılar ya da beklentilerinin giderilmesi amacıyla her türlü serbestiyetçi yayılma politikasının egemen olmaya başladığı yeni bir “küreselleşme” sürecine girilmiştir: Sınırsız serbest değişim, ulusal gümrük duvarlarının kaldırılması, özelleştirme, iktisadi kamu kuruluşlarının özel kesime devredilmesi, paraya yaslanma/monetarizm, para politikalarıyla kalkınma, paranın egemenliği, rekabet, ulusal ve uluslararası boyutlarda tam rekabet, verimlilik, rekabete dayanmayanın tasfiyesi, güçlü olanın varlığını sürdürmesi... gibi oluşumlarla ulus-devlet modelinin zayıflatılması da gündeme gelmiştir. Ülkeler arası göç baskısı bu ortamda artmaktadır. Ancak, küresel politikalar bunu önleyici çözümler getirmektedir. Örneğin, Doğu Avrupa ülkelerinde ücretler, Fransa’dakilere göre 3-50 kat  daha düşüktür. Bu uçurumun doğal sonucu olarak, sermaye akışı, gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelmekte ve işgücü göçü de böylece önlenmiş olmaktadır.

Bu aşamada bir ikilem dikkati çekmektedir: Günümüz sanayileşmiş ülkelerinin II. Dünya Savaşı sonrasındaki durumları, şimdi gelişmekte olan ülkelerin durumlarıyla örtüşmektedir. Peki ama, Marshall Planı ile günümüz gelişmiş ülkelerine yapıldığı gibi, gelişmekte olan ülkelere, bu ara dönemi atlatmaları için fırsat tanınacak mıdır?.. Ne yazık ki, bu sorunun yanıtı pek iç açıcı olmamaktadır. Bu ülkelerin eğreti, zayıf siyasal yetenekli yapılarının güven vermemesi nedeniyle, yurttaşların gözünde ciddî bir erk algılaması yaratmaktan uzaktır; bireyleri harekete geçirmek, denetlemek, vb. süreçlerde görülebilen yetersizlik/zayıflık olgusu, eğer devlet güçsüzse, sosyal alanda boşluğa yol açar. Bu boşluklar, devletin dışındaki güç odaklarınca doldurulur. Çeşitli gruplar arasında beliren toplumsal bunalımlar karşısında devlet erki çaresiz kalabilir. Küreselleşen sermayenin bir sonucu olarak, küresel ya da ulusal sermaye yöneticileri büyük bir refah ve zenginlik içinde yaşarken, her ülkede niteliksiz işçiler yoksulluk sınırlarında dolaşmaktadırlar. Buna yol açan önkoşullar arasında, sermaye kaynaşması ya da şirketlerin birleşmesi olgusu önemli bir yer tutmaktadır. Birleşmeler, şirketlerin bankalara borçlanmasına yol açmakta, bankalar da şirketleri, emeğin maliyetini düşürmeye zorlamaktadırlar. Bu durum karşısında yeni yönetici tipleri, istihdam biçimleri ve eğitilerek yenilenmeden çok, emeğin maliyetinin düşürülmesi stratejileri geliştirmek zorunda kalmaktadırlar. Yönetici ve işçiler arasındaki ücret farkları da gün geçtikçe uçurumlaşmaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, sosyal güvenlik öğeleri ya ortadan kalkmakta ya da özel şirketlere devredilmektedir.

Yukarıda sırayla ele alınmaya çalışılan sosyo-ekonomik gelişmelerin kültürel/düşünsel doğurgularına bakıldığında, günümüzde Holywood kültürünün yansımalarının artığı gözlenmektedir. Anlatım ve telkin, “hız” odaklıdır. Ayrıca, sözcükler yerine görüntüler, karmaşık olan yerine yalın olan yeğlenir olmaktadır. Kitap okumak yerine televizyon izlemek hiçbir fazladan çabayı gerektirmemektedir. Anlık heyecanlar ve eğlenme esastır. Bu durumlarda kendinizi iyi hissedersiniz. Edilginlik ve anlık zevk, kültürün temelini oluşturmaya başlamıştır artık. Derin düşünme için harcanacak zaman yoktur. Basmakalıp, pazarlama amaçlı ve kamuoyu oluşturmaya dönük yaklaşımlar ve sorun çözme formülleri, küreselleşme çerçevesinde “tek tipliğe” çıkarılan birer davetiye olmaktadır.

Sonuçta, modernci anlayışın dayandığı, insanın doğaya hakim olma tutkusu, insanın insanı sömürmesi sürecinde hızla yol almayı sürdürmektedir. Ancak “salt tüketmeye dayanan bu yöneliş”e doğal dengelerin bozulması ile karşı tepki kendisini göstermeye; doğaya egemen olmak isterken, yıpranan doğanın insana egemen olmaya ve dahası, tehdit etmeye başladığının ipuçları somut biçimde ortaya çıkmaktadır.

3.                    Türkiye’de İçgöç ve Kentleşme/Kentlileşme Olgusu

Tablo II’de değinildiği gibi, özellikle 1950’li yıllardan başlayarak günümüze dek, azalan ya da artan hızlarda köyden kente göç süregelmektedir. Ecevit (1996:493-501)’in vurguladığına göre, ortakçı köylünün, kapitalist çiftçi ve küçük meta üreticisi konumuna dönüşemediği durumlarda, göç eğilimi içine girme olasılığı yükselmektedir. Bir başka deyişle, çözülen ortakçılık ilişkilerinde bazı ortakçı köylüler, tarımsal ilişkiler içinde varlıklarını daha güçlü biçimde sürdürme konumuna gelebilirler. Özellikle ileri girdi kullanımı ve makineleşme ile emek verimliliğinin arttığı durumlarda, geniş alanlarda erkekler, tarımsal üretimi kendi denetimlerinde tekelleştirdikleri traktör  kullanımı ile yapmaktadırlar. Biçer-döver ve traktör kullanımı ve tekeli, tarla üretim sürecini erkeğin sorumluluğu haline getirirken, makineleşmenin yarattığı iş yükü azalması, erkek emeğine olan yüksek talebi de azaltmıştır. Ailelerdeki yetişkin erkek nüfusun sayısı ve traktörün bir kişi tarafından kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda, bazı erkeklerin tarladaki üretim sürecinden koptukları kendiliğinden anlaşılmaktadır. Zamanla genişleyen ve çeşitlenen yönetsel ve örgütsel işlevlerini aile reisi, köy dışındaki en yakın merkezlerde sürdürmektedir. Dolayısıyla, tarla aşamasından köy dışındaki yönetsel ve işletme etkinliklerini yürütme alanına geçiş yapılmaktadır. Sonuçta hane  reisi ile traktör sürücüsü ya da her iki rolü yerine getirebilen bir erkek birey dışında kalanlar, açık ya da gizli işsiz  rolüyle potansiyel göç öğesini oluşturmaktadırlar. Bu öğe, temelli göç ya da uzun süreli mevsimlik göç niteliğine dönüşebilmektedir. Kırsal kesimde kadın emeğinin yaygın olarak kullanılması ve erkeğin, köy içi emek kullanımını çeşitlendirebilme gizilgücünün sınırlı olması nedeniyle, erkek nüfusun köy dışı emek kullanım alanlarına mevsimlik işçi olarak kaydığı gözlenmektedir. Uzun süreli ve uzun mesafeli gurbetçi erkek emeği, birkaç yıl içinde kesin göç için büyük bir gizilgüç oluşturmaktadır. Erkek emeğinde görülen bu çeşitlenmeye karşılık, gerek sermaye ve gerekse emek yoğun işler olarak tarlada, ev içinde ve evin çevresinde kadın rolü öne çıkmaktadır. Bu koşullarla erken yaşlarda yüzyüze gelen tarımcı genç erkek nüfus, köy dışı mevsimlik göç deneyimini bir defa gerçekleştirdikten sonra, bu eğilim çoğu kez güçlenerek devam etmektedir. Buraya dek ele alınan çözümlemeye ek olarak, göçe yol açan doğal ve kültürel zorlanmalar ile güvenlik öğeleri dile getirilebilir. Ancak, göçün odak noktasını tarımsal üretim biçiminden sınai üretim kesimine geçişin sancıları oluşturmaktadır. Nitekim, Demir (1996:93)’in belirttiğine göre, bu sancıların niteliği, tarım arazilerinin yetersizliğinden dolayı iş bulma özlemi, arazinin hayvancılık için yetersiz oluşu, gençlerin birbirine özenmesi, çalışmak için gençlerin dışarı gitmeye koşullanması, bunun sonucunda da, eldeki kapasitenin değerlendirilmemesi biçiminde belirmektedir. Özellikle örgütlenme açısından ele alındığında, köyünde işlevsiz zaman öldüren gençlerin, kente geldiklerinde çalışma güdülenmelerinin yükselmesi, köy ortamında insanların bir araya gelerek iş yapma becerisini gösteremedikleri, hattâ böyle bir eğilime dahî girmedikleri saptaması büyük bir önem taşımaktadır. Ancak Soysal (1996:490)’ın belirttiğine göre, buğday ve pamuk hasadı gibi durumlarda imece/yardımlaşma devreye girmekte; araştırma kapsamındaki köylerin %63.1’inde imece olumlu algılanmaktadır. Özellikle cami, sağlık ocağı ve okul inşaatında ortaklaşa çalışma yöntemi uygulanmıştır. Bu kültürel boyutun oluşumunda köylüyü etkisi altına alan önder rollerine bakıldığında, örneğin Şanlıurfa köylerinde muhtar (%32,2), yaşlı erkekler (%25,8) ve imamlar (%12) sırayla yer alırken, Adana köylerinde öğretmenlerin (%15,1) imamların (%13,6) yerini aldığı saptanmaktadır.

Kente göç sürecinin sonunda kente gelen aile bireylerinin özellikle kültürel bakımdan yeniden oluşumları – köy kültüründen kent kültürüne geçişleri - büyük bir önem taşımaktadır. Yeni konumlar, değer yargıları, iş olanakları, eğitim fırsatları, beklentiler, vb. tanışma ve çatışmalar, değişme sürecine yeni bir renk katmaktadır. Tarım toplumunda bütün ve parçalar arasındaki ilişkiler, ekonomik açıdan toprak sahipliği ve toplumdaki yeri bakımından soy-sop, sosyo-kültürel köken gibi konumlara dayanırken, sanayi toplumunda, ekonomik açıdan sermaye sahipliği, teknolojik açıdan bilgi sahipliği ve toplumsal konum bakımından da kazanılan mevkilere dayanmaktadır. Kişiler ve toplum bakımından bu değişimin oluşması uzun bir süreç gerektirmektedir. Türkiye gibi sanayileşmesini tamamlayamamış toplumlarda, nüfusun bir bölümü arasında cemaatvari ilişkilerin etkin olmasına karşılık, sanayileşmiş kesimlerinde sanayi üretimine uygun ilişkiler etkindir. Dolayısıyla, toplumsal yapı, ilişkiler sistemi ve bu ilişkilerde kullanılan anlamlar, değerler, kurallar ve amaçlar bakımından en az ikili bir yapı özelliği gözlenmektedir. Sözgelimi, sanayi mesleklerinin temel ilke ve değerleri rekabet, başarı, verimlilik, kârlılık ve işbölümü ve işe almada “Sen kimsin?” yerine, “Sen ne yapabilir ya da öğrenebilirsin?” soruları yöneltilmekte ve iş tanımları ayrıntılarına dek belirlenmiş bulunmaktadır. Öte yandan, geleneksel/köy çalışma koşullarında ev ve iş yaşamı iç içe geçmiş durumdadır. İş, aile bireyleriyle ayrımsız olarak birlikte yapılır. Bu örgütlenme ve psikolojik özellikleri taşıyan işyerlerine başvurularda da bireyin yeteneğinden çok, kim olduğuna bakılır. Sonuçta birey, kendisine kimlik veren sosyal grubun normlarına uymak zorunda kalır.

Kalaycıoğlu (1996:269-270) ve Erman (1996:306)ın Ankara’da ve Erol, Özdemir ve Nair (1996:339-349)’in Sıvas’ta yaptıkları araştırmaların bulgularına göre, sosyal gruplar arasındaki kültür farklılıkları ne kadar fazla ise onları birbirinden ayıran sınır çizgileri de o oranda derin olmaktadır. Grup yapısı nedeniyle sosyal ilişkilerin yatay olarak genişlemesine karşılık (yaşama benzerliği, akraba-komşuluk ilişkileri, vb), dikey ilişkiler (toplumdaki konum) zayıftır. Başka bir deyişle, insanlar belli bir sosyal mesafe içerisinde birbirlerinden bağımsız olarak yan yana yaşamakta, ancak bütünleşememektedirler. Yalnız kalmamak ve toplumsal sorunlarıyla baş edebilmek için kendi gruplarına aidiyet duygusuyla daha da bağlanmaktadırlar. Sonuçta, bir gruba yaklaşırken öteki gruptan uzaklaşmış olmaktadırlar. Özellikle, öğrenim düzeyi düşük ailelerde farklı sosyo-kültürel gruplarla birincil ilişkiler kurma eğilimi zayıf görünmektedir. Tam tersine, öğrenim düzeyi yükseldikçe, ilişkiler örüntüsünün genişlemesi eğilimine ek olarak, kadın üzerindeki toplumsal baskılar da azalmaktadır. Her aile, kendi çocuklarına örnek oluşturma ve çocuklarının yaşamlarını kendi beklentilerine göre yönlendirme eğilimindedir. Öğrenim düzeyi düşük aileler, çocuklarının öğrenimlerine de gerekli önemi vermemektedirler. Örneğin, Ankara’daki araştırmada konuşulan kişilerin %54,6’sı okuma-yazması olmayan ya da ilkokul mezunu, %26,6’sının ortaokul-lise ve %18,6’sının da yüksekokul mezunu olduğu saptanmıştır. Demek ki, kırsal kökenli kent nüfusunun yarıdan fazlası oldukça düşük eğitim düzeyini yansıtmaktadır. Oysa kentlileşmiş aileler, çocuklarını iş sahibi yapabilmek amacıyla öğrenimlerine önem vermektedirler. Dolayısıyla, kültürel kimliğini kırsal toplum yapılarında kazanmış aileler, kente göç etmiş olsalar da çocuklarını belli bir yöne yüreklendirirken, kırsal değerlerin etkisi altında kalmaktadırlar. Alt topluluk ve sosyal gruplar, kendilerini yeniden üretmede ve üyesi olan bireylerin kentlileşmesinde olumsuz yönde etkili olabilmektedirler. Bu olumsuz sürecin içinde, ekonomik kaygılarla kız çocuğa göre erkek çocuğa daha fazla önem verilmesi gerçeği de bulunmaktadır. Genellikle gecekondu mahallesinde ortaokul ya da lise bulunmamasının, kız çocuklarının öğrenimlerini sürdürmemesi için bir gerekçe olarak ileri sürülen “denetimi sağlayamama kaygısı” bu çerçevede dikkat çekicidir.

Bu irdelemenin temel saptamalarını özetlemek gerekirse, kente uyum, tahminin de ötesinde acılarla ve uzun sürede gerçekleşmektedir. Bayhan (1996:185-186)’ın anlatımına göre, gecekondu yaşamında maddî kültürün manevî kültürden daha hızlı değişmesi, kültürün iki öğesi arasındaki uyumsuzluğun “kültürel boşluk” ya da “kültürel gecikme” niteliğiyle toplumsal sorunlara yol açması olgusu yaygındır. Göç edenlerin daha çok maddî kültür yoluyla kentsel bütünleşmeye başlaması öne çıkmaktadır. Toplumsal ve davranışsal bütünleşme ise özellikle kadınlarda daha yavaş gözlenmektedir. Ancak gecekonduluların gelir düzeyi düşük olduğu için bu kesimin isteklerini karşılamaları mümkün olmamakta, bu nedenle de kültürel boşluk, anomik durum ile birlikte, kent kültürüne yabancılaşmaya yol açmaktadır. Bu yabancılaşmayı, gelir dağılımındaki uçurum da körüklemektedir. Ailelerin en büyük harcamaları gıdaya yapılmaktadır. İleriye yönelik güvence kaynakları yoktur. Tasarruf olanakları azdır. Yine de, kentte geçen yıllar, gecekondulu nüfusun örgütsüz marjinal işlerden, örgütlü sürekli işlere geçmesine ve dolayısıyla güvencesinin de artmasına yol açmaktadır. Ancak, sosyal hareketlilik düzeyi düşüktür. Bu süreçte aileler, sınırlı ölçüde de olsa, eğitim, iş, meslek, vb. fırsatlarını yakalayabilmektedirler, denilebilir.

Geleneksel köylü/kentli toplumdan modern toplum yapısına geçerken geleneksel toplumda ülkülenen ortak öz benliğin ne durumda olduğunun toplum kesimleri itibariyle araştırılmasına gerek vardır. Bu özellikle topluma istenen değişime destek, kültürel özellikler kazandırmakla görevli eğitim sistemimiz ve eğitimcilerimiz açısından önemlidir. Ancak böylelikle, eğitimin ortak hedefleri gerçekleştirilirken, çeşitli grupların gereksinimlerine dönük program öğeleri de ortak ya da özel programlarla tümleştirilerek eğitim programlarına esneklik ve demokratiklik kazandırılabilir. Aynı zamanda kitle iletişim teknolojileriyle yayılan tek tipleştirme akımı ile de mücadele yürütülebilir.

Eğitim süreci, kırdan göç ederken yitirilen saygınlığın (kökeninden uzaklaşma, kimliğin yitirilmesi, gelenek ve törelerden uzaklaşma, kentte bireyselleşme/yalnızlık duygusu) yeniden elde edilebilmesi için “iyi konuşabilmek”, “ne zaman, nerede ve nasıl davranmak gerektiğine karar verebilmek” vb. yetileri kazandırma bakımından önem taşımaktadır. Eğitime olumlu değer atfeden ana-babalar, kendi acıları ve ezilmişliklerine ve içine kapanmışlıklarına bakarak, çocuklarının kent ortamında “eziklik duymadan” yaşamalarını sürdürebilecekleri bir silâh olarak eğitimi görmektedirler. Bazı aileler bakımından ise, fırsatların var olması ya da olmamasına ek olarak, çocukların önüne ailevi-kültürel engellerin konabilmesi, fırsat eşitsizliğini daha da artırmaktadır. Başka bir deyişle, Türkiye’de eğitim ve iş-meslek kazanımları ile yukarı doğru dikey hareketliliğin sağlandığı liyakate dayalı yapı, toplumdaki farklı kültürel olgu ve katmanların etkilerine açıktır, denebilir.

Buraya dek sunulan bilgiler ve kurulan ilişkilerden, kırsal kesimin ve kentlerimizin neredeyse büyük bölümlerini oluşturan köylü kökenli nüfusun, 21. yüzyıla ayak basarken, çağdaş dünyanın öteki ulusları ile yan yana ve gerekli bilgi ve becerilerle donanık olarak yaşayabilme genel gücünü gösterebilmesi için, gereksinim çözümlemesi de ayrıntılı olarak yapılabilir. Başka bir deyişle, toplumsal/bireysel hedeflerin niceliği ve niteliği bu bağlamda ele alınabilir. Toplumların gelecekte ulaşmayı umud ettikleri hedefleri, genellikle üst düzey kurumsal örgütlerce saptanmaktadır. Daha ender olarak da, ülkelerin karizmatik önderleri bu hedeflere işaret etmektedirler. Bu aşamada, çağdaşlaşmayı öngören hedeflerin kimin tarafından belirlendiğinden çok, önerilen hedeflerin ülke gerçekleriyle tutarlılığı, bağdaşıklığı ve gerçekçiliği önem taşımaktadır.

4.                    Seçilmiş Bazı Ülkeler ve Türkiye’nin Uzun Erimli Birey Yetiştirme Hedeflerinin Karşılaştırılması

Felsefe boyutunda modernizm-postmodernizm tartışmaları yapıladursun, “küresel köy” kavramı çerçevesinde uluslararası toplumun temel niteliklerindeki hızlı değişimler; ekonomik işletmelerin yönlendirmesi ve teknolojinin bunu şiddetlendirmesiyle birlikte, toplumların geleceğini en çok yönlendiren eğitim kurumlarını da etkisi altına almaya başlamıştır. İki binli yıllara geçiş aşamasında yarışmacı, yenilikçi, yaratıcı, insan onuruna dayalı verimli, ilkeli, erdemli ve dolayısıyla mutlu olmayı esas alan insan örneği nasıl yetiştirilecektir? Bu sorunun gerektiği gibi yanıtlanmasına yönelik olarak gerek iş çevreleri, gerekse üniversite çevreleri, sürekli biçimde yeni çözüm yolları ve yaklaşımlar önermektedirler.

Daha 1979 yılında Venezuela Cumhurbaşkanı Luis Herrera Campins, Dr. Luis Alberto Machado’yu, insanlık tarihinde ilk kez olmak üzere, Zekânın Geliştirilmesinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak atamıştır. Tüm çabalar, bilimin demokratikleştirilmesine yöneliktir artık. Bu yolla barış, demokrasi ve özgürlüklerin tüm dünyada egemen olabilmesi için, her bireyin zekâsının mümkün olan en üst düzeyde geliştirilmesi, ulusal bir hedefe dönüştürülmeye çalışılmıştır. Bireyler hangi yaş ve konumda olurlarsa olsunlar, “zekâları geliştirilebilir” inancı hakimdir artık. Zira, gündemdeki konular değişir, ancak sistemler kalır. İnsan zekâsı da, kaçınılmaz biçimde, bu değişikliklerin üstesinden gelerek yaşamını sürdürebilecek bilgilenme, yorumlama, üst düzey zihinsel değerlendirme, sonuçta anlamlandırma sistemini geliştirmek zorunda kalacaktır (Machado 1997).

Dr. Abbot (1997), son on yıldır, İngiltere’de sürekli biçimde eğitim sistemi reformundan söz edildiğini, ancak eğitimin yeniden tasarlanmasına değinilmediğini belirtmektedir. Eğer İngiliz insanının yaratıcı, girişimci, amaca yönelik, toplumsal sorumluluk üstlenmeye hazır ve işbirliği içinde çalışma becerisini geliştirmesi isteniyorsa, eğitimin yeniden tasarlanmasının, öncelikli bir ulusal hedef olarak düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Zira, artık insanlara ve toplumlarına üstünlük sağlayacak olan kaslar değil, beyinlerdir.

İşte, bu kaygılarla  yenilikleri uygulamaya aktarma çabaları eşliğinde Abbot, Başbakan John Major’a bir mektup yazmıştır. On sekiz maddede ve insan bilimlerini oluşturan dallarda disiplinler arası bir yaklaşımla başta insan beyni olmak üzere, yeni bilimsel bulguların ışığında eğitim için oluşturulması gereken çok boyutlu koşulları belirtmiştir. Ona göre, “okullar, dinamik bir süreci başlatmalıdırlar; bu süreçte öğrenciler, öğretmenlerine ve kurumlarına olan bağımlılıktan gittikçe sıyrılmalı; kendi kendine öğrenmelerine yön verebilmeli, yaşıtlarıyla birlikte çalışabilmeli ve geniş kaynaklarla öğrenme ortamlarını gerektiği gibi kullanabilmek için güvenin aşılanması” sağlanmalıdır. Ancak çocukluk yaşlarından başlayarak “düşünme bilgisi”, “öğrenme bilgisi”, “zihin/biliş bilgisi”nin nasıl geliştirileceğinin ve öğrenmeyi hızlandırıcı bellek destekleme stratejilerinin nasıl güçlendirileceğinin öğrenildiği ve çocukların bulundukları ortamlarda yüreklendirildiği sürece geleceğin uyumlu, başarılı ve yaratıcı bireyleri olmaları kendiliğinden sağlanabilecektir. Ayrıca, insan yaşamının belli dönemlerinde gelişmeye açık belirli beceri yatkınlıkları görülmektedir. Gerekli “fırsat pencereleri” açılarak bunlar ortaya çıkarılıp geliştirilmezse, daha sonraki çabalarla kazanılmaları çok güç ve pahalı olabilmektedir. Bireylerin ve toplumların gizilgüçlerinin bu yoldan daha fazla boşa harcanmaması gerekmektedir.

Yine bu ortak dilek doğrultusunda, Rio de Janeiro’da 17-23 Ocak 1985 tarihlerinde düzenlenen İkinci Uluslararası Hızlandırıcı Öğrenme Sempozyumunun sonuç bildirisinde yayınlanan, “İnsan Güçlerinin Gelişimi için Fırsat Eşitliği Bildirisi”ne değinmek yerinde olacaktır (Rio de Janeiro Charter).

Bu bildirinin bitiş bölümünde şu anlatım yer almaktadır:

“Bu bilgiyi elde eden eğitim sistemleri, yalnızca yerel değil ayrıca küresel çaptaki, zamanımızın karmaşık sorunlarını her ülkenin çözmesine yardımcı olmak amacıyla, her bireyin öğrenme yollarını öğrenmesine, çözümleyici ve yaratıcı düşünmeyi geliştirmesine yardımcı olmalıdırlar. Dünya barışı, her bireyin zihince, bedence ve ruhça,  bütün gücüyle gelişmesine bağlıdır.”

Bildirinin 1. Maddesinde şöyle denilmektedir: “Her birey, kendini gerçekleştirmenin bir öğesi olarak, kendi güçlerini geliştirme hakkına sahiptir.” 2. Maddesinde ise şu vurgulama yapılmaktadır: “Bütün yaşam boyunca eğitimin gerçek bir süreç olabilmesi için, araştırma ve eldeki teknolojilerden sağlanan bilgiler, öğrenme yollarını öğrenme/öğrenme bilgisi, eleştirel ve yaratıcı düşünme ve sorun çözme süreçlerine önem vererek, evde, okulda ve yetişkinler için sürdürülen bütün eğitim etkinlikleri boyunca her bireye sunulabilmelidir.”

ABD’de 1991 yılında hazırlanan Amerika 2000 raporunda, aşağıdaki altı ulusal eğitim hedefi ileri sürülmüştür (COGITO).

1.                    Tüm çocuklar, öğrenmeye hazır olarak okula başlayacaktır.

2.                    Orta öğretimi (lise)  bitirenlerin oranı en azından %90 düzeyinde olacaktır.

3.                    Amerikalı öğrenciler, İngilizce, matematik, fen, tarih ve coğrafya başta olmak üzere en önemli konu alanlarında yeterlilik sergileyerek (kademe sınavlarıyla) dört, sekiz ve on ikinci sınıfları bitirecekler ve Amerika’daki her bir okul, çağdaş ekonomimizde sorumlu yurttaş, daha üst düzeyde öğrenici ve verimli çalışma için hazırlanacak biçimde tüm öğrencilerin, zihinlerini gerektiği gibi çalıştırmalarını sağlayacaktır.

4.                    ABD yurttaşları, fen ve matematik başarısında dünyada birinci olacaklardır.

5.                    Her bir Amerikalı yetişkin, okur-yazar olacak ve küresel ekonomide yarışabilmesi için gerekli olan bilgi ve becerilerle donanık olacak ve yurttaşlık hakları ile sorumluluklarını yerine getirecektir.

6.                    Amerika’daki her bir okul uyuşturucular ve kargaşalardan arındırılacak ve öğrenmeyi yüreklendirecek disiplinli bir ortamı sunacaktır.

Öte yandan, çağımızda eğitimin her kademesinde yaşama hazırlama öğesinin önem kazandığı dikkate alındığında, eğitim hedefleriyle yalnızca Eğitim Bakanlıklarının ilgilenmemeleri doğaldır. ABD Çalışma Bakanlığınca hazırlanan “Gerekli Becerileri Elde Etme” odaklı raporda, çalışma yaşamının okullardan beklentisi çerçevesinde aşağıdaki saptamalar yer almaktadır (The Scan Report, 1991):

Bireyde Aranacak Temel Özelikler:

·                     Temel beceriler – okuma, yazma, aritmetik ve matematik, konuşma ve dinleme

·                     Düşünme becerileri – yaratıcı düşünebilme, kararlar verebilme, sorunlar çözebilme, zihin gözüyle eşyayı görebilme/canlandırabilme, öğrenme yollarını öğrenebilme ve neden-sonuç ilişkisi kurabilme

·                     Kişisel nitelikler – bireysel sorumluluk, özsaygı, toplumsal kaynaşma, özyönetim ve kendi içinde bütüncüllük özeliklerini geliştirebilme

Bireyde Aranacak Yeterlikler:

·                     Kaynaklar – zaman, para, gereçler, yer ve işgücünü yerli yerince kullanabilme

·                     Kişilerarası (toplumsal) beceriler – takım çalışması yapabilme, başkalarını öğretebilme/yetiştirebilme, müşterilere hizmet sunabilme, önderlik yapabilme, görüşmeler yürütebilme, farklı kültürel geçmişleri olan kişilerle gerektiği gibi çalışabilme,

·                     Bilişim – veri elde edebilme ve değerlendirebilme, dosyalar oluşturabilme ve saklayabilme, yorum yapabilme ve iletişimde yararlanabilme, bilgi işleme amacıyla bilgisayarları kullanabilme

·                     Sistemler – toplumsal, örgütsel ve teknolojik sistemleri anlayabilme, başarımı (performansı) izleyebilme ve düzeltebilme,  sistemleri tasarlayabilme ya da iyileştirebilme

·                     Teknoloji – donanım ve araçları seçebilme, belirli işler/işlemler için teknolojiyi kullanabilme ve makine/donanımın bakımını bizzat yapabilme ve tehlikelerinden sakınabilme.

Çalışma yaşamında yapılan gözlemlerin bir sonucu olan yukarıdaki bireysel ve aranan niteliklerin saptanmasının ardında, 1980-90’lı yıllarda dünyada meydana gelen gelişmeler yatmaktadır. Küresel rekabet, hızlı değişim, teknoloji devrimi, yeni ekonomi dalları, sürekli ilerlemeye yönelik beklentiler, dolayısıyla insan yetiştirme sisteminden olan talepler gittikçe farklılaşmıştır. Kısacası, iş ve çalışmanın doğası artık değişmiştir. Baskett, Dixon ve Chuchmuch (1994)’ın işaret ettiği gibi, özellikle yetişkinlerin eğitiminde dikkat odağı, yetiştirme ve eğitim yöntemlerinden ayrılarak birer sürekli öğrenici olarak yetişkinleri anlamaya yönelmiştir. Yönetici yetiştirme işinde de odak, yeterlik geliştirmeden yönetmeyi öğrenmeye geçmiştir. Artık temel ilke, “örgütün bizzat kendisinin öğrenmesi gerektiği”dir. Çok daha ileriyi görebilen örgütlerde öğrenme, işin ta kendisi olmuştur. Fortune 500’de sıralamaya giren General Electric, Motorola, Volvo ve daha başka büyük şirketler, “öğrenen örgütler” olarak nitelenmişlerdir. Bunlar, çalışanlarını “sürekli öğrenenler” olmaları yönünde güdülendirmektedirler. Bu çerçevede, her bir çalışanın, gittikçe daha büyük ölçekte kendi öğrenmelerinde özyönetimli olması ve kendi kendilerine öğrenmeleri için almaya hazır bir ruhsal yapıda olması beklenmektedir. Bu talepler karşısında, öğrenme yollarını öğrenmede işe koşulacak becerilere gerek duyulmaktadır. Öte yandan yöneticilerden, öğrenen yetiştirici olmaları yanında gözetmen olmaları da beklenmektedir.  Kıdemli çalışanların ise, kendi örgütlerini, ürünleri ya da hizmetleri sürekli biçimde iyileştirmeye yöneltecek sürekli öğrenen sistemlere dönüştürmeleri için destek ve birikim odakları olmaları beklenmektedir.

ABD’deki bu yeni yurttaş örneğini oluşturma arayışlarından, Japonya’da 1985 yılında Japon Ulusal Eğitim Reformu Kurulu’nun sekiz temel ilkesine geçmek, bir değerlendirme olanağını sağlayacaktır (Kobayashi).

1.                    Bireye daha çok saygı; temel yapı taşlarına odaklanma

2.                    Yaratıcılığın (düşünme ve kendini ifade gücünün) aşılanması

3.                    Öncelikle eğitimde seçme fırsatlarının yaygınlaştırılması

4.                    Eğitim ortamlarının insancıllaştırılması

5.                    Yaşam boyu öğrenme sistemine geçiş

6.                    Uluslararası alanda yer alma çabalarının harcanmasına katılım

7.                    Bilgi çağının gereklerinin yerine getirilmesi.

Ardından, 1987 yılında üç temel hedef saptanmıştır:

1.                    Açık ve üretken yürek ve zihinlerin, güçlü bedenlerin ve zengin yaratıcı ruhların beslenmesi

2.                    Özgür ve kendi geleceğini kendisi belirleyen ruhların ve toplum çıkarını gözeten kişilik özünün geliştirilmesi

3.                    Japonların, uluslararası toplumun bir üyesi olarak yaşamını sürdürebilecek biçimde kültürlenmesi.

Japon eğitim hedefleri arasında, kişinin gelişimi ve her etkinlikte bedensel ve bilişsel bütünlüğün gerçekleştirilebilmesi göz önünde bulundurulmaktadır. Bir yandan dolaşım, solunum, yürüme, vb. fiziksel işlevlerin yetkinliği, öte yandan da öğrenme, öykünme, düşünme, inanma, zevk alma, üzüntü duyma, vb. beyin işlevlerindeki farkındalık boyutlarının bir bütünsellik içinde gelişimini sürdürmesi öngörülmektedir. Ancak bu boyutlardaki gelişkin bireyin, kendisi ve toplumunun geleceğine ilişkin tasarımlar yaparak uluslararası düzlemde varlığını sürdürebileceği kabul edilmektedir.

Buraya dek yapılan saptamalardan, Batılı sanayileşmiş toplumların, gerçekten bilgiyi üretme ve tüketme süreçlerinde hızla ilerlemeyi hedefleyen yeni yeni arayışlar içinde  oldukları anlaşılmaktadır. Artık sıra, iki binli yılların eşiğindeki Türkiye ve stratejilerinin, yukarıda betimlenmeye çalışılan ve eğitime ağırlıklı olarak gereksinim duyan yurttaşlar kesiminin kendisi için ortaya konulan hedeflere gelmiştir.

7. Beş Yıllık Kalkınma Planı (DPT 1995) hazırlanırken, yeni bir yüzyılın eşiğinde “Türk insanı hangi temel niteliklerle donanık olmalıdır?” sorusunun yanıtı da aranmış ve Türk insanının kazanması gereken nitelikler şöyle sıralanmıştır;

1.                    laik,

2.                    evrensel,

3.                    cumhuriyetçi,

4.                    ulusal kültürü geliştirici,

5.                    düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş,

6.                    yeni fikirlere açık,

7.                    kişisel sorumluluk duygusu gelişmiş ve

8.                    bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek.

Kalkınma Planında yer alan ve “millî hedefler” diye tanımlanabilecek bu saptama, ülkemizde bir gereksinim çözümlemesi yapıldıktan sonra TBMM tarafından onaylanarak kamuoyuna maledilmişse, o zaman akla şu soruların takılması çok olağandır:

·                     Türk insanı yeterince laik değil midir? Ya da laik olmayanlar var mıdır?

·                     Yerel ve ulusal nitelikleri yeterince özümsemeyi ve yansıtmayı başarabildik mi ki, evrensel (gerçekte küresel olmalıydı!) olabilelim?.. Ancak, bu soru tersinden yanıtlansa belki daha isabetli olacak: Küreselleşme politikaları ve etkileri altında, Türk insanı ulusal değerleri ve yargılarını özgünleştirerek daha da geliştirebilecek midir? Nasıl?

·                     Cumhuriyetçilik yeterince özümsenmedi ya da benimsetilmedi mi? Yoksa Cumhuriyete yönelik tehditler ürkütücü boyutlarda şiddetlendi mi? Demokratiklik bağlamında bu tehditleri nitelik değişikliğine uğratarak yönlendirmek/etkisizleştirmek sözkonusu olamaz mı?

·                     Holywood kültürü tüm Küremizi kasıp kavurmaktadır. Ulusal kültürümüzün tehdit altında olduğu gerçeğini insanlarımıza hangi yollardan hissettirerek önlemlerin alınmasını sağlayacağız?

·                     Algılama, her canlının kendi kapasitelerinde çevresine tepki olarak gerçekleştirdiği bir edimdir. Bu nitelik bir yana, düşünme ve problem çözme yetilerinin gelişebilmesi için bireylerin hangi toplumsal ortamlar ve eğitim durumlarında yaşantı geçirmesi gerekmektedir? Şimdiye dek bu temel bilişsel süreçlerde istenilen düzeylere (çözümleme, bireştirme, değerlendirme, eleştirel ve yaratıcı düşünme, vb.) yeterince çıkılamadı mı?

·                     Yeni fikirlere açıklık eğer özlenen bir nitelikse, toplumun demokratik örüntüsünün yaygınlaştırılması için ne gibi çabalar harcanmaktadır?

·                     Kişisel sorumluluk yalnız başına bir anlam taşıyabilir mi? Onun tamamlayıcısı olan, edinilen hakkın savunulması ilkesinden haberdar edilmesi, bireylerin sorumluluk üstlenmeye yönelik güdülenmelerini artırmaz mı?

·                     Bilim ve teknoloji üretimi, bilgi kaynaklarına erişim olanağı ve becerilerini sunma ve geliştirme süreçlerinin yetkince kullanılması ve yukarıda değinilen maddelerin önkoşul olarak yerine getirilmesinden sonra ancak sözkonusu olmaz mı? Bilim ve teknoloji üretimi aşamasına gelindiğinde, bireysel beceriler doruğuna ulaşmış olmaz mı?..

Bu noktada, nitelikleri farklı olmakla birlikte, sürekli göç halindeki Türk insanının bilişsel ve duyuşsal güçleri açısından gelişmişlik düzeyi ve kendisinin içinde yaşayageldiği yoksunluk koşulları dikkate alındığında, yukarıda sıralanan Kalkınma Planı hedeflerinin gerçekte özlenen, ancak bir bakıma da, neredeyse kolay kolay erişilemeyecek bir yerlerde asılı durdukları imgelemi insanın beyninde doğmaktadır.

Öncelikle Amerikan ya da Japon insanının özlenen nitelikleri arasında yer alan, bireyin içsel/bilişsel/duyuşsal değerleri ile bütünlenen bedensel varlığının daha da geliştirilmesi ve ancak ondan sonra yurdunun sağlıklı, çalışan ve çıkarlarını koruyan bireyi olması özlemi, Türk Kalkınma Planı hedeflerinden oldukça farklılık göstermektedir. Amerikan ve Japon insanının uluslararası kültürlerle yan yana yaşayabilme gücünün vurgulanması ile Türk insanının evrensel oluşu arasında, hedef tanımlaması açısından derece farkı gözlenmektedir. Batı kültürleri, bulundukları konuma göre ne istediklerini iyi çözümleyerek hedeflerini saptarken,  Türk Kalkınma Planı ve dolayısıyla özlenen Türk insanı niteliklerinin belirlenmesinde “genellik ve belirsizlik” öğeleri hakim görünmektedir.

Eğitim sistemimizin çıktısı/ürünü olan Türk insanının, bugünkü niteliklerindeki karmaşıklığa hangi süreçler ve etkilenmeler sonucunda geldiği sorusunun yanıtlanması çok önemlidir. Özellikle planlı kalkınma döneminde eğitime ilişkin nicel ve nitel hedefler ile uygulama kopukluğu bir türlü giderilememiştir. Yine, Millî Eğitim Şuralarının kararları, yalnızca kitaplarda yerlerini almış, yaşama geçirilememiştir. En önemli öğe olan öğretmen yetiştirme düzenimiz, özlenen düzeye çıkarılamamış; tam aksine, öğretmen okulları başta olmak üzere, en önemli kurumlar ortadan kaldırılarak, hızlı öğretmen yetiştirme fabrikalarının oluşumuna gerekçeler hazırlanmıştır. Öğretmen ihtiyaçları analizi, dal, yöre ve kesimlerin özel ihtiyaçları açısından  ciddî olarak yapılmadığından, günlük politikalar çerçevesinde, yeterli süredeki ve uygulamalı eğitimle kazanılmış “öğretmenlikte yetişmişlik (pedagojik formasyon) belgesi” bulunmayan her meslek dalından on binlerce aday öğretmen eğitim sistemine alınmaya devam etmektedir. Yalnızca ücret değil, yönetimlerin bu tutumuyla öğretmenlerin toplumsal saygınlığı, en alt düzeylere düşmüş bir “öğretmen” imajı ile özdeşleşir olmuştur. Gerek meslekî doyum, gerekse yaşama olanakları açısından yoksunluklar içinde boğuşan öğretmen kitlesi, Türk toplumunun gelecekteki hedeflerine bireyler ölçeğinde ulaşılması yönünde çalışmak bir yana, toplumsal değişim aşamaları ve onların önemlerinin bilincinde midir?.. Meslekî gelişimi ve özyönelimlerini tamamlayabilmesi için gerekli olanaklarla donanık mıdır? Yarı tarım, yarı sanayileşme aşamasındaki ülkemiz öğretmeni, Batı kültürlerinin yakalamaya/gerçekleştirmeye çalıştıkları “bilgi toplumu” niteliklerini nasıl edinecek ve yeni nesil Türk insanına edinilmesinde nasıl rehberlik edecektir?..

Bütün bu soruların yanıtlarının olumlu yönde verilebilmesi için, öğretmen davranışlarının nasıl olması gerektiği konusunda son beklentiler araştırılmıştır. Çalışmalarda şu niteliklere işaret edilmektedir (COGITO):

1.                    “Niçin” ve “nasıl”ın yanıtlarını gerektiren soruların sorulması

2.                    Üstbiliş (düşünme süreçlerine ilişkin düşünme)in vurgulanması

·                     özel sorun çözme stratejilerinin belirlenmesi

·                     bu stratejiler hakkında öğrencilerle birlikte derin düşünme anlarının yaşanması

·                     bu stratejilerin öğrencilerce belli bir çerçevede kullanılmasına fırsat tanınması

3.                    Tartışmalar sırasında, benimseyici/sevecen bir ton hakimiyeti kurarak sınıfta düşünme için uygun bir havanın oluşturulması

4.                    Öğrencilere, düşünme ve yanıt verme süresi tanıma

5.                    Sorulara çok seçenekli yanıtların verilmesinin yüreklendirilmesi

6.                    Özel verilerden genel ilkelere götürücü tümevarım düşünme yönteminin işe koşulmasının yüreklendirilmesi

7.                    Öğrencilere özetlerin sunulması

8.                    Öğrenme için farklı yollar/biçemler/aygıtların işe koşulması

9.                    Öğrencilerin, önemli düşünceleri ayrıntısıyla işleme ve ayıklamaları, ayrıca onları daha da anlaşılır kılmaları için onlardan beklenti içinde olunması/bu beklentinin farkında olmalarının sağlanması

10.                 Tüm öğrencilerin, kendi bilişsel işlevselliğini geliştirebileceği konusunda beklentilerin oluşturulması.

Türkiye’nin hedefleri gözden geçirilirken, bunun Türk insanına gerçekçi yansıtılışı öncelik taşımalıdır. Bunu aktaracak ve gerekli donanımı sağlayacak olan öğretmen olduğuna göre, öğretmen yetiştirme, hizmet öncesi ve hizmet içi aşamaları, bir millî proje olarak ele alınmalıdır.

Türk öğretmeninin bu ve benzeri üstbiliş stratejilerini de kapsayan meslekte yeterlilik ve yetkinliğe erişebilmesi için, öğretmen yetiştirme düzenimizin sil baştan ele alınıp biçimlendirilmesi artık bir ulusal hedef olmalıdır. Zira, “bilgi çağı” adındaki alize rüzgarlarının tek yanlı olarak etkisi altında kalınmaması için dünya çapında gözlenen gelişmelerin gözler önüne serilmesinde ve Türkiye açısından çözümlenmesinde yarar vardır. Öncelikle öğretmen kitlesinin bu gelişmelerden haberdar olması ise bir zorunluluktur. Bir Türk insanı gözüyle bu gelişmeleri ele almaya çalışmanın tam da sırasıdır.

5.                    Türk İnsanı ve “Bilgi Toplumu” Hülyası

Bilgi, bireyin öncelikle dış dünyasındaki nesnelere ve ardından da iç dünyasındaki süreçlerle ilgili izlenimleri olarak tarih boyunca niteliksel değişiklik geçiregelmiştir.

Bu anlamda bireyin ve toplumun bilgiyi edinimdeki konumu, öznel yönüyle belirlenmiştir. Aydınlanma Çağı öncesine dek bilgi, bireyin ve toplumun Tanrısal ve dogmatik bilgilerle denetim altında tutulması işlevine sahipken, özellikle sanayileşme sonrasında bilginin niteliğindeki değişimle birlikte, yaratımı ve yaratım süreçlerindeki çok yönlülük, “bilginin meta haline dönüşümü” aşamalarına yol açmıştır.

Yerellikten “küreselliğe” geçiş sürecinin hızlanmasıyla birlikte bilgi kaynakları ile bilgiden yararlanılarak bilgiyi tüketecek kitlelere erişimde yeni yeni iletişim araçları ya da ortamlarının gelişmesi, gerek bilgiyi sunanların beklenti ve etkinliklerinin niteliklerinde ve gerekse bilgiyi edinenlerin onu tüketme biçimleri ve karşılığında ödediği bedellerde hızlı değişimlere yol açmıştır.

Önceki yüzyıllarda yöneten erkin, toplumları asker ya da silahla, bunlara ek olarak, ticaret ya da parayla denetim altında tutarak belirli yönlerde gelişmeye olanak hazırlarken, özellikle 1973 yılındaki petrol bunalımından sonra, büyük tekellerin ağır sanayi sektörlerindeki etkililiklerinin yitirilmesinin ardından, bilgi teknolojisi ve dağıtımı ağlarını kurarak, bu yöndeki denetim sistemlerini oluşturmaya başladıkları gözlenmektedir.

Gelişmiş ülkelerden geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelere yapılan her türlü teknoloji aktarımı ile birlikte kültür ya da bilgi aktarımı da gerçekleştirilmektedir. Ancak, gelişmiş ülkelerdeki bilimsel buluşlar ve onların teknolojik uygulamaları aracılığıyla ürünler olarak toplumlarına yansıması arasında, üreten-tüketen dengesi kurulmaktadır. Bu nedenle, gelişmiş ülkelerde bilimsel-teknolojik ilerleme ile toplumsal-kültürel gelişmişlik düzeyleri arasında çarpıcı farklılıklar oluşmazken, bu teknolojileri ithal eden ülkelerde teknolojik ürünler toplumdan ayrı ve üst bir konuma yerleştirilmektedir. Sonuçta, bu özellikleri taşıyan ülkelerde toplumsal gelişmeyle teknolojik uygulamalar arasındaki kopukluk giderilememektedir.

Ancak, gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan toplumlarda teknolojik uygulamaların ortak sonuçları da gözlenmektedir. Üst sosyo-ekonomik düzeydeki alıcı kitleler en son gelişkin araçları satın alırken, ellerindekileri alt düzeydeki kitlelere doğru aktarmaktadırlar. Böylece, teknolojik araç-gereçlerin toplumsal katmanlar arasında, üstten aşağıya doğru yayılması süreci uzun süreler alabilmektedir. Bu süreç, gelişmiş ülkelerde çok hızlı biçimde, bazen bir yılı aşmayan dönemlerde gerçekleşirken, Türkiye gibi ülkelerde daha uzun bir süreyi kapsayabilmektedir.

Büyük şirketlerdeki dev bilgisayar merkezlerinden evlerdeki kişisel bilgisayarlara doğru geçiş hızlandıkça ve her geçen günle birlikte bilgisayar yongalarındaki güç ve hız artışı sağlandıkça, telefon, faks, modem, radyo ve hatta televizyon işlevleriyle tümleşik sistemlere doğru geçiş de böylece sağlanmaktadır. Önceleri askeri güvenlik sistemleriyle başlayan özel hatlar aracılığıyla güvenli iletişim çabaları, günümüzde tüm kamu ve özel kesim kuruluşlarının, toplumsal ve hatta uluslararası düzeyde bilgi isteminde bulunanlara bilgi kaynaklarını belli koşullar çerçevesinde sunmaktadır.

ABD ve Kanada’da son zamanlarda gözlenen gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla, özellikle bilginin yazılımlar aracılığıyla ve üniversite yerleşkelerinde kurulan ağ merkezleri üzerinden, başta öğrenci kitleleri olmak üzere, tüm bilgi tüketicilerine önceleri ücretsiz, ancak kısa zaman dilimlerinden sonra ücret karşılığında kullanıma sokulması gündeme gelmektedir. Bu süreçte dikkati çeken can alıcı konulardan biri de, bilgiyi üreten ve yazılımlara aktaran uzmanların ya da üniversite öğretim üyelerinin, yüz yüze eğitim için kendilerine artık ihtiyaç duyulmadığı gerekçesiyle “Sanal Üniversite” çerçevesinde işlerine ya da sözleşmelerine son verilebilmesi sorunudur. Böylece, doktoralı ve piyasada işsiz gezen kişilerin, çok düşük ücretlerle yeni yazılım projelerinde çalıştırılmaları ve belirli şirketlerin, kazanç oranlarını kat kat artırarak, nihai anlamda bilgi teknolojilerini egemenlikleri altında tutma çabaları dikkat çekicidir (Noble 1997).

Başta ABD ve Kanada olmak üzere, Japonya ve Avrupa ülkelerinde oluşturulan bilgi ağları ile tek yanlı bilgi akışı sonucunda, yayılmacı bir kültür emperyalizmi tehlikesi giderek artmaktadır. Ulusal değerler, ölçütler, tutumlar, vb. ortak normlar, anılan bilgi kaynaklarının etkisi altında aşınmaya başlamaktadır. Özenti, tüketim, taklit gibi eğilimlerde tırmanma başlamakta, böylece yeni yeni ticarî yayılmacılık anlayışları hızla hedeflerine ulaşmaktadır.

Tüm bu gelişmelerden olumlu yönde yararlanmak durumunda olan bireyler ya da kurumlar yok mudur? Başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, özel ticarî ve eğitim kurumları, kendi amaçları doğrultusunda teknolojik yatırımlara giderek bilgi kaynaklarına erişimi sağlamaya çalışmaktadırlar. Ne var ki, özellikle Milli Eğitim Bakanlığına bağlı kurumlarda yapılan girişimlerden şimdiye dek beklenen olumlu sonuçlara ulaşıldığı söylenemez. Özellikle öğretmenlerin bilgisayar ve benzeri eğitim teknolojilerini kapsayan ve “bilgi toplumu”na yönelik yolculukta yer alan gelişmelere karşı nasıl bir tutum takındıkları sorusunun yanıtlanması önem taşımaktadır.

Bu ve benzeri sorulara öğretmen kitlesinin vereceği yanıtların saptanabilmesi amacıyla, araştırmacı tarafından, Ankara’daki 128 ve Karabük’teki 304 olmak üzere, toplam 432 öğretmene 8 soruluk bir anket sunulmuştur:


Anketin birinci maddesinde yer alan, “Bilgi Çağı” mı, yoksa “Bilgi Toplumu” kavramını mı daha anlamlı buluyorsunuz? sorusuna verilen yanıtlara bakıldığında, Ankara’daki öğretmenlerin % 21,5’i ve Karabük öğretmenlerinin de % 21,6’sı Bilgi Çağı seçeneğini işaretlerken, bu öğretmenler sırasıyla % 78,5 ve % 78,4 oranlarında Bilgi Toplumu seçeneğini işaretlemişlerdir. Sonuçta, ağırlıklı olarak “Bilgi Toplumu” kavramının daha anlamlı bulunduğu dile getirilmiştir.

Anketin 2.-8. sorularına  verilen yanıtların dağılımı ise Tablo III.te verilmektedir:

 

Tablo III: Ankara ve Karabük Öğretmenlerinin Anket Maddelerine Verdikleri Yanıtların Dağılımları

 

Ankara (%)

Karabük (%)

 

 

 

 

 

 

 

Soru

Az

Orta

Çok

Az

Orta

Çok

 

 

 

 

2

15

69.1

15.9

17.6

64.7

17.7

 

 

 

 

3

88.5

10.4

1.1

73.5

24.8

1.7

 

 

 

 

4

29.4

23.9

46.7

27.6

35.6

36.8

 

 

 

 

5

88.3

11.7

0

75.4

23.5

1.1

 

 

 

 

6

76.1

19

4.9

64.9

29.7

5.4

 

 

 

 

7

32.5

59.1

8.4

34.9

56.6

8.5

 

 

 

 

8

(Alt)        6.7

(Orta)    31.1

(Üst)     62.2

 (Alt)       5.4

(Orta)  25.7

(Üst)   68.9

 

 

 

 

İkinci maddede yöneltilen;


- Öğretmen olarak bu kavramların içerdiği niteliği kendinizde ne kadar taşıyorsunuz? sorusuna verilen yanıtlar ORTA düzeyde olmak üzere, Ankara’da % 69.1 iken, Karabük’te % 64.7 olmuş ve iki kesim arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir.

Üçüncü maddede yöneltilen;

- Okulunuzda Bilgi Çağı/Bilgi Toplumunu yansıtacak araç-gereç/donanımının bulunduğuna ya da eğitim durumlarında/sınıf ortamlarında işe koşulduğuna inanıyor musunuz? sorusuna verilen yanıtların Ankara’da %88.5’i AZ ve % 10.4’ü ORTA iken, Karabük’te % 73.5’i AZ ve % 24.8’i de ORTA düzeyde olmuş, ancak her iki düzeyde verilen yanıtlar arasında anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Buna göre, kentsel kesim öğretmenleri Bilgi Toplumunun gerektirdiği sınıf içi araç-gereç/donanımın işe koşulmasına AZ düzeyinde daha çarpıcı bir vurgulama yaparken, kırsal kesim öğretmenleri ORTA düzeyde daha vurgulayıcı

olmuşlardır.

 


Dördüncü maddede yöneltilen;


- Öğretmen olarak, Türk toplumunun her geçen gün Bilgi Çağı/Bilgi Toplumuna doğru geçiş yaptıkça, yaşamsal gereksinimlerinizin de o oranda giderilebileceğine inanıyor musunuz? sorusuna verilen yanıtların Ankara’da % 46.7 düzeyinde ÇOK ve % 29.4 düzeyinde de AZ nitelemeleriyle verildiği, buna karşılık, Karabük’te % 35.6 düzeyinde ORTA ve % 27.6 düzeyinde AZ tercihlerinin yapıldığı gözlenmektedir. Bu düzeyler arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Ancak, Ankara’daki öğretmenlerce gereksinimlerin karşılanması umudu ÇOK nitelemesiyle dile getirilirken, Karabük’teki öğretmenlerce ORTA düzeyde bu beklenti sergilenmekte ve görüşler arasındaki anlamlı fark, ÇOK düzeyinde belirmektedir. Bir başka deyişle, kentsel kesim öğretmenleri, Bilgi Toplumuna geçiş yapıldıkça büyük oranda (% 46.7) umut yeşertirken, kırsal kesim öğretmenleri, Bilgi Toplumundan üst (% 36.8) ve orta (% 35.6) düzeyde bu umudu dile getirmektedirler, denebilir.

Beşinci maddede yöneltilen;


- Milli Eğitim Bakanlığının, öğretmenlerin Bilgi Çağı/Bilgi Toplumuna geçişte üstlerine düşen eğitimsel katkıyı yapabilmeleri açısından gereksinim duydukları meslek içi yetiştirme olanaklarını sunduğuna inanıyor musunuz? sorusuna verilen yanıtlar Ankara’lı öğretmenlerce AZ düzeyinde ve % 88.3 oranında  iken, Karabük’lü öğretmenlerde bu oran % 75.4'tür. Yine, Karabük’lü öğretmenlerin % 23.5’i görece daha iyi bir oranla ORTA düzeyde meslek içi eğitim fırsatlarından yararlanma olanağını bulduklarını dile getirmektedirler. Gerek AZ ve gerekse ORTA düzeyde olmak üzere, kırsal kesim öğretmenleri, kentsel kesim öğretmenlerinden daha olumlu bir bakış açısıyla hizmet içi eğitim olanaklarını değerlendirmektedirler, denebilir.

Altıncı maddede yer alan;


- Bireysel ve toplumsal çerçevede Bilgi Çağı/Bilgi Toplumuna doğru geçiş çabalarında, Demokratik Eğitimin önkoşullarının da umulan düzeyde gerçekleştirilmekte olduğuna inanıyor musunuz? sorusuna kentselde % 76.1 ve kırsalda % 64.9 oranlarıyla ve aralarında anlamlı bir farkın bulunmasıyla birlikte AZ nitelemesiyle yanıt verilirken, bu yanıt kentselde %19 ve kırsalda % 29.7 oranlarıyla ORTA nitelemesiyle ve yine aralarında anlamlı bir farkla birlikte gözlenmektedir. Sonuçta, kırsal kesim öğretmenleri, her iki nitelemede de, kentsel kesim öğretmenlerine göre anlamlı derecede farklılık göstererek, demokratik bir eğitimin gerçekleştirilmekte olduğu konusunda iyimserdirler.

Yedinci maddede yer alan;

- Bir Bilgi Çağı/Bilgi Toplumu bireyi olabilmenin önkoşullarını kendi kendinize yaratma olanaklarına sahip misiniz? sorusuna, her iki kesim öğretmenleri, aralarında anlamlı bir farklılık oluşturmayacak oranlarla ORTA düzeyde (% 59.1-56.6) ve ardından da AZ düzeyde (% 32.5-34.9) yanıt vererek, kendilerince umdukları koşulları yaratma gücünde görebilmektedirler.

               

Sekizinci maddede yer alan;

- Bilgi Çağı/Bilgi Toplumunun gereklerini günümüzde toplumun hangi sosyo-ekonomik düzeyindeki bireyleri yerine getirebilmektedir?

sorusuna, aralarında anlamlı bir fark olmamak üzere, gerek kentsel ve gerekse kırsal kesim öğretmenleri, % 62.2-68.9 oranında ÜST ve % 31.1-25.7 oranında ORTA sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerin Bilgi Toplumuna geçişte üstünlüklere sahip olduklarını vurgulamaktadırlar. Öğretmen kitlesinin geneldeki gelir düzeyi, sosyo-ekonomik düzeyin alt bölümlerinde yer aldığına göre, bu demektir ki, Bilgi Toplumu olmanın gereklerini yerine getirmede öğretmenlerimiz yeterli olanaklara sahip değildirler.


                Yukarıdaki bulgulardan hareketle, Bilgi Toplumu kavramını tercih eden öğretmen kitlesinin günümüzde eğitim sistemiyle olan ilişkisinde şu yargılarını dile getirdiği saptanmaktadır:

a. Bilgi Toplumu bireyi olmanın niteliklerini ağırlıklı olarak ORTA düzeyde;

b. Bilgi Toplumu olabilmek için gerekli araç-gereçlerin sınıflarda AZ ya da YETERSİZ düzeyde;

c. Bilgi Toplumuna geçişte bireysel gereksinimlerinin karşılanmasının, aralarında çarpıcı farklılıklar olmamakla birlikte, sırasıyla ÇOK, ORTA ve AZ düzeyde;

d. Milli Eğitim Bakanlığının kendilerine sunduğu meslek içi eğitim olanaklarının AZ düzeyde;

e. Bilgi Toplumuna geçişte demokratik eğitimin önkoşullarının yerine getirilmesinin AZ düzeyde;

f. Bilgi Toplumu bireyi olabilmenin önkoşulları sırasıyla ORTA  ve AZ düzeyde gerçekleşmekte ve

g. Bilgi Toplumu olmanın gerekleri, ÜST sosyo-ekonomik düzeydeki bireylerce yerine getirilebilmektedir.

6.        Sonuç

Yukarıdaki bölümlerde ileri sürülen bulgular ışığında, Bilgi Toplumu Nedir? sorusuna verilecek yanıt, daha da anlamlı olmaktadır. Sanayileşmiş Batı toplumlarında, nesneye ilişkin somut bilgilerden yeni bilgilerin üretilmesi süreçlerinden, günümüz gereksinimleri açısından yararlanma sözkonusu olmaktadır. Oysa toplumumuzun bireylerini yetiştiren, biçimlendiren öğretmenlerimiz açısından ülkemizdeki gerçeklik hiç de “Bilgi Toplumu”nda olması gerekenlerle bağdaşmamaktadır. Toplumun ÜST sosyo-ekonomik kesimlerinden bireyler bilgi kaynaklarına erişim için gerekli olanaklara sahipken, öğretmenlerimizin bu olanaklardan yoksun kalması nasıl açıklanabilir?.. Gereksinim analizi yapıldığında, Bilgi Toplumu üyesi bireyin; ekonomik olarak gelişmiş bir ailede yetişmesi, eğitim teknolojileriyle donatılmış sınıf ya da toplumsal ortamlarda eğitimini sürdürmesi, bu ortamlardaki bireyler arası ilişkilerde demokratik tutumların ağırlık kazanması ve tüm bu süreçlerde öğrenci odaklı etkinliklerin yürütülmesinde yetkin olanaklarla donatılmış öğretmen rehberliğinin gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Öyleyse, gelişme gereksinimi duyan ve bu doğrultuda bilgi üreten birey ve kurumlara erişmede gerekli iletişim araçlarının sağlandığı, bunun için kamu ve özel sektörler tarafından gerekli yatırımların yapıldığı, demokratik tutumların yaygınlaştığı ve bunun sonucunda bireylerin kendilerini en üst düzeyde gerçekleştirme olanaklarını bulduğu bir toplum, bilgiyi kullanabilen, sorun çözebilen, kendi geleceğiyle ilgili kararları verebilen, toplumsal ölçekte düşünen, paylaşımcı toplum nitelemesini taşıyabilir. Ancak bu niteliklerdeki bir toplum, kendisini ve doğal çevresini geliştirici, kaynaklarını yenileyici ve başka toplumların da kendi nitelikleriyle donatılmasına yardımcı olma konumuna geçebilir. Bütün bunların yapılabilmesi için, öncelikle Türk toplumunun gelişmesine yön veren – MEB - kurumlar ve bu arada planlama örgütünün – DPT – hedeflerini yeniden gözden geçirerek, gerek Türk toplumuna özgü gelişme eğilimleri ve gerekse yerküremizde olup bitenlerin gözönünde bulundurularak gelişim stratejilerinin aşamalı olarak geliştirilmesi kaçınılmaz görünmektedir. Batılı ülkelerin kültürleriyle Türk toplumunun kültürü arasındaki niteliksel farkın kısa sürelerde giderilebilmesi için, gerek örgün eğitim gerekse yaygın eğitim kurumlarının, bilimsel bulgular ışığında en ileri ve hızlandırılmış öğrenme-öğretme teknolojileri, ortamları ve stratejileri (Gümüş, 1997) işe koşmaları büyük bir önem taşımaktadır.

İşte, Türk öğretmeninin tepkileri, dünyasını algılama düzeyi ve en önemlisi de, “Bilgi Toplumu” olgusundan dile getirdiği beklentisi ortadadır. Küreselleşme, post-modernizm ve bu doğrultuda bilgi bombardımanı gerçekleştiren medya ve onları besleyen büyük şirketlerin çıkar ilişkileri ile üretilen haberler, Türk öğretmeninin dünyayı algılama biçimi ve yönü düşündürücüdür. İçinde yaşadığı gerçekliği algılaması dahî değişebilmektedir. Millî Eğitim Bakanlığının, alacağı her türlü önlemle ulusal hedefler doğrultusunda öncelikle öğretmen kitlesini, ardından da onlar aracılığıyla öğrenci ve yetişkinler kitlesini geleceğe hazırlama işlevinin bilincinde olması ve gerekli olanaklarla donatılması, öncelikli gereksinimimizdir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin dramı bu aşamada iken, yerküremizin öteki toplumlarında durum elbette ki çok farklı değildir. Tüm insanlık, içinde yaşadığı doğal koşulların artık ciddî biçimde farkında olma ve yaşamı yeniden biçimlendirme yükümlülüğündedir. Yeni nesilleri yetiştirecek tüm ülkelerin öğretmenleri, bilim insanları, sanatçıları, düşünürleri, filozofları, sade yurttaşları toplumsal düzeyde bütüncül yaşamın bilincinde olma aşamasına varmak durumundadır. Nitekim, bu doğrultuda etkinlik gösteren onurlu insanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değildir.

1992 yılında, 1600’ün üzerinde ve bunlardan çoğu Nobel ödülü almış bilim adamının İnsanlığa Uyarı başlığıyla hazırladığı rapora göz atıldığında, toplumsal ve bireysel değişimin ivme ve yönü ile bireyin, iletişim çağının açmazında hangi sorunsallarla karşı karşıya kaldığını anlamak olanaklıdır (Elgin ve LeDrew, 1997).

Tablo IV: “İnsanlığa Uyarı” Raporu’nda Belirlenen Temel Karşılaştırma Noktaları

Geleneksel Tutum ve Nitelikler

Özlenen Değişimler

Odak noktası, bireysel özerklik ve hareketlilikte düğümlenmektedir.

Odak noktasını, bireysel gelişme ve toplum oluşturmaktadır.

Birey, bedeniyle nitelenmekte; kesinlikle ayrışmış ve tek başınadır.

Birey, hem özgün hem de büyük evrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Varlığımız, fiziksel varoluşumuzla sınırlı değildir.

Yaşayan canlılar olarak bizler için, kendi ilerlememiz için cansız maddî kaynakları kullanmamız doğaldır.

Büyük canlı evrenin bir parçası olarak var olan her şeye saygı duymak doğaldır.

Acımasız bir rekabet gerekli ölçüttür. Başkalarıyla, onlara darbe indirmek üzere yarışılır.

Adaletli yarışma esastır. Başkalarıyla, yaşamı sürdürebilmek/kazanmak için işbirliği ön plandadır.

Kitle iletişim araçları, ticarî çıkarların baskısı altındadır ve yüksek tüketim kültürünü teşvik etmede işe koşulur.

Kitle iletişim araçları, sürdürülebilirlik için güç kaynağıdır ve yaşam için daha işe yarar ve anlamlı yaklaşımları ortaya koymaya başlar.

Uluslar, küresel ilişkilerde “can simidil” ahlâkı benimserler.

Uluslar, küresel ilişkilerde “evrendaş Dünya” ahlâkını benimserler.

Herkesin gönenci/refahı, serbest pazar ya da hükümet bürokratlarının çalışmasına bağlı olarak görülmektedir.

Her birey, yerel düzeyde üst dereceli yerel yönetime kavuşma ve özgürleşme ile küresel çapta sürdürülebilir bir uyumu olanaklı kılan bir sorumluluğu üstlenir.

 

Bu karşılaştırmadan da anlaşılabileceği üzere, Dünyamıza ve onun bir parçası olan bireye yeni bir bakış açısı/paradigma ile yaklaşılması gereği bulunmaktadır. Bir başka deyişle, sürdürülebilir bir fiziksel çevre, doyurucu bir toplumsal ortam ve dipdiri bir tinsel/ruhsal iç dünyanın, artık özlenir olmaktan öteye, yaşamda gerçekleştirilmesi yollarını bulmaya yönelik çabalar küresel boyutta harcanmaktadır. Geriye dönüp bakıldığında, sanayi döneminin, çözdüğünden daha çok sorunlar doğurma aşamasına geldiği, çatışmaların çok boyutlu nitelikleriyle alabildiğine yaygınlaşma eğilimi gösterdiği, bu nedenle de, daha geniş bir bakış açısıyla tüm Dünyayı kapsayan bir canlı sistem anlayışının egemen kılınmasının kaçınılmaz olduğu kendiliğinden gereksinim olarak duyumsanmaktadır.

Neden bütüncül sistem ya da canlı sistemlere doğru yönelme gereksinimi kendisini hissettirmektedir? sorusu bu noktada akla gelebilir. Tüm canlılar arasında, en azından günümüze dek yapılan bilimsel araştırmaların bulgularıyla uyumlu olarak, yalnızca insanoğlu en gelişkin beyne ve onun, kendi ürününü düşünme süreçlerine üst düzeyde sahiptir. İnsanoğlu, geçmiş yaşantılarına dönerek geçmişte kendisini görebilir ve yine gelecekteki konumunu tasarlayabilir. İçinde bulunulan durum konusunda düşüncelere dalarak en iyi seçeneklerini yaşama geçirebilir. İşte, bu özdüşünme gücü, ne bildiğini bilme (Gümüş, 1997) olarak da tanımlanabilir. Bir aynada sanal görüntüsünü yakalarcasına düşünce süreçlerimize ilişkin bilgileri geliştirdikçe, insanoğlu kendi evriminin özyönlendirici aracı durumuna gelebilmektedir. Sürdürülebilir bir gelecek yaratmada işte bu güç ve tercih önem taşımaktadır. Gelinen bu aşamada yapılması olası gözlük değiştirme sürecinin ardından Dünya’ya ve Evrene yenileştirilmiş bilgi kaynakları ve beklentilerle birlikte, tüm kilit ilişkileri dengede tutma; iç/dış, bay/bayan, bireysel/toplumsal, yerel/küresel, sezgisel/ussal, vb. ikilemlerden arınılarak farklılıklar arasında köprü oluşturma, farklılıklara saygı, ortak çabalarla ortak hedeflere doğru uyumlaşma, daha üst düzlemlerde ortak uzamlar oluşturma, geleceğe ilişkin yeni hedefler olarak 21. yy.da önümüzde durmaktadır, denebilir.

KAYNAKÇA

Abbot, J. 1997, “Report to Prime Minister John Major”. 21st Century Learning Initiative. www.newhorizons.org/ofc_21climajorreprt.html.

Baskett, H.K., Dixon, J. ve Chuchmuch, M., 1994, Self-Directedness in the Workplace: A Re-examination.

Bayhan, Vehbi, 1996, “Türkiye’de İç Göçler ve Anomik Kentleşme”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

COGITO: The Cognitive Paradigm. www.educ.drake.edu/romig/cogito/cognitive_paradigm.html.

DPT, 1995, VII.  Beş Yıllık Kalkınma Planı Stratejisi (1996-2000). Ankara:DPT Matbaası.

Ecevit, Mehmet C., 1996, “İç Göçün Unutulan Kaynakları: Tarımsal Farklılaşma ve Dönüşüm Dinamikleri”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Elgin, Duane ve C. LeDrew, Global Consciousness Change: Indicators of an Emerging Paradigm. WWW.

Erman, Tahire, 1996, “Şehirli Olmak ya da Köylü Kalmak: Kentteki Kır Göçmeninin Kendini Tanımlaması Olayı”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Erol, M., Özdemir, N. ve Nair, G., 1996, “Kentsel Bütünleşme Üzerinde Köy-Kent Farklılaşması ve Aile Kurumunun Etkileri: Sivas Örneği”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Gümüş, Nazım, 1997, Öğrenmeyi Öğretmenin Öğrenci Erişisi, Kalıcılığı ve Akademik Benliğine Etkisi. H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara.

Güvenç, Bozkurt, 1996, “Göç Olgusu ve Türk Toplumu”. ”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Kalaycıoğlu, Sibel, 1996, “Göçmenlerde Sosyal Hareketlilik ile İlgili Beklentilerin Din Görüşü ve Cinsiyete Göre Farklılaşması: Ankara’dan Bir Örneklem”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Kobayashi, N. “The Emotional Basis of Learning.” Creating the Future: Perspectives on Educational Change. Haz. Dee Dickinson.  www.newhorizons.org/crfut_kobayashi.html.

Machado, L.A. 1997, “Universal Goal”. Creating the Future.  www.newhorizons.org/crfut_machado.html.

Noble, F. David, 1997, Digital Diploma Mills: The Automation of Higher Education. pagre@weber.ucsd.edu

Rio de Janeiro Charter of Commitments to Equal Opportunity for the Development of Human Capacities. 17th - 23rd January 1985. www.newhorizons.org/85riocharter.html.

Sayın, Önal, 1996, “Küreselleşmenin Sermaye ve İşgücü Üzerindeki Etkileri”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

Soysal, Mustafa, 1996, “Şanlıurfa Tarım Reformu Uygulama Bölgesindeki Seçilmiş Bazı Köylerin Toplumsal Yapıları Üzerine Bir Araştırma”. II. Ulusal Sosyoloji Kongresi: Toplum ve Göç. 20-22 Kasım 1996. DİE.

US Department of Labor, 1991,  The Scan Report: Essential Workplace Skills for the 21st Century. Secretary’s Commission on Achieving Necessary Skills: What work requires of schools. Washington, DC.

 



(*) Yeni Türkiye Dergisi’nin 98/18-19 sayılarında yayınlanmıştır.

[1] Program Geliştirme ve Öğretme-Öğrenme Süreçleri Uzmanı, DPT.

[2] Bu çalışmanın olgunlaşması için sunduğu değerli katkılarından dolayı Doç. Dr. İlhan Dülger’e içtenlikli şükran duygularımı sunmayı bir görev biliyorum.