Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

BİLGİ  TOPLUMU VE EĞİTİM ALT KOMİSYONU RAPORU

Hazırlayan: Dr. Nazım GÜMÜŞ, DPT

1.        Toplumsal Değişim, Bilgi ve Bilgi Toplumu

 

Toplumların geçirdikleri yapısal ve niteliksel değişime bakıldığında, aşağıdaki aşamalılık gözlenmektedir:

 

Dönem

Başarı Aracı

Avcılık

Bir canlıyı öldürmedeki en iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma.

Tarımcılık

En büyük tarım alanları ile en gelişkin tarımsal makinalara sahip olma.

Sanayi

En güçlü/gelişkin üretim tesisleri/makina parkı ve en büyük sermayeye sahip olma

Bilgi/İletişim

Bilgiye erişim (yolları) ve onu işleme stratejilerine ilişkin bilgiye sahip olma

 

Toplumların geçirdikleri değişim ve araçlarında sağladıkları gelişme, güçlü olma sonucunda sözkonusu olmuştur, denebilir. Güç öğesi, önceleri doğadaki her türlü tehdit kaynağına karşı varoluşu sürdürme içdürtüsüyle niteliksel değişime uğrayarak evrimsel çizgisini kalınlaştırırken, özellikle Kartezyen felsefenin de etkisiyle, bireyin, doğa güçleri üzerinde denetimi gerçekleştirme ve egemenliğini sürdürmeyi hedefleyen modernleşme/çağcıllaşmaya doğru temel bir yönelişe geçmiştir. İşte bu aşamada, insanla doğadaki güç kaynakları arasında bir ikilem senaryosu kendisini göstermeye başlamıştır. Özne-nesne, madde-ruh, güçlü-zayıf, yaşam-ölüm, vb. kutuplaştırma eğilimleri, yirminci yüzyılın ortalarına dek tüm şiddetiyle varlığını sürdüregelmiştir. Geçmişte toplumsal değişim, güç/asker ya da pazar/para aracılığıyla denetim altında tutulurken, günümüzde bilginin denetimi önplana çıkmıştır. Bilgiye erişimi denetleyebilenler, silaha ve paraya sahip olanlar gibi, eğitim ve bilgiye erişimde egemen ve kilit odaklarını oluşturacaklardır, denebilir. Bir karşılaştırma olması bakımından, tarım döneminden sanayi dönemine geçiş 50-60 yıllık bir süreyi almışken, günümüzde, örneğin her 18 ayda bir bilgisayar sistemlerinde şaşırtıcı denebilecek gelişmeler belirmektedir. Genel yaşam alanlarındaki bu süre ise, ortalama beş yıla inmiştir.

Sonuçta, toplumların değişim ivmesi ve yönlerini belirleyen bilginin ve onun ardında koşan bireyin arasındaki ilişki büyük bir önem taşımaktadır, denebilir. Nedir bilgi? Öncelikle, bilen bir özne ile onun bildiği nesne arasındaki doğrudan ilişkidir sözkonusu olan. Dolayısıyla, herbir bilgi parçacığı, bir sistem bütünlüğü içinde kendine özgü bir anlamı yansıtır. Eğitim, araştırma, iletişim, vb. yollardan bireyin elde ettiği bilgi üzerinde bir işlem yapma ya da onun üzerinde özerkçe etkide bulunma gücüne sahiptir. Oysa, öte yandan, enformasyon ya da malumat denebilecek bilgi türü, bireye, bu hakkı tanımaz. Çünkü, bu tür bir bilgiyi, gönderen kişinin belli bir sistem çerçevesinde biçimlendirmiş; bir maskeye sokmuş olması durumuyla karşı karşıya kalınmaktadır. Bir başka deyişle, bireyle nesne arasındaki doğrudan ilişki ortadan kalkmış, birileri ya da birtakım aracıların da katkısıyla, o nesneye ilişkin bir bilgi niteliğine büründürülmüştür. Bu aşamada birey, bilginin nesneye ilişkin ne denli doğruluk ya da gerçeklik payı taşıyıp taşımadığını sınama/denetleme gücünden gittikçe kopmaktadır. Bu durumlarda karşımıza, kendi sistemleri tarafından üretilen ve anlamlandırılan çok çeşitli malumatı emmek zorunda bırakılan ve özne olma durumunu yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya bırakılan bir birey çıkmaktadır.

Doğadaki varlıklarla onların karşısındaki birey konumunda gelişimini sürdüren bu trajediye ek olarak, bir başka yön belirmektedir. Nihaî ürün ve ona ilişkin bilgilerle uğraşagelen birey, bir sonraki aşamada süreçlere ilişkin bilgiyle boğuşmak konumuna gelmiştir. Artık gündemde üretici bilgi yerini almaya başlamıştır. Daha anlaşılır bir betimleme yapmak gerekirse, bilgi, nesne ve birey ile onların arasındaki ilinti biçimini nitelerken, malumat/enformasyon kavramı, ona sahip olduğunu ileri süren bireyin doğrudan denetiminden çıkarak, ölümcül süreçlerin içinde üretilen ya da üreyen bir olgu özelliğine bürünmüştür. Artık denetim başka odakların dizginlerine bağlıdır. Enformasyon bombardımanına uğrayan günümüz bireyi, bu durumlarda bilgiyi sınıflandırma, ayrıştırma ve anlamlandırma sorunuyla karşı karşıya kalmakta; özdeğer güvensizliği ve yitimi ile bunaltı sorunlarının ortasında kendisini bulmaktadır.

1992 yılında, 1600’ün üzerinde ve bunlardan çoğu Nobel ödülü almış bilim adamının İnsanlığa Uyarı başlığıyla hazırladığı rapora bir göz atıldığında, toplumsal ve bireysel değişim ivme ve yönü ile bireyin, iletişim çağının açmazında hangi sorunsallıklarla karşı karşıya kaldığını anlamak olanaklıdır (Elgin ve LeDrew, 1997).

 

Geleneksel Tutum ve Nitelikler

Özlenen Değişimler

Odak noktası, bireysel özerklik ve hareketlilikte düğümlenmektedir.

Odak noktasını, bireysel gelişme ve toplum oluşturmaktadır.

Birey, bedeniyle nitelenmekte; kesinlikle ayrışmış ve tek başınadır.

Birey, hem özgün hem de büyük evrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Varlığımız, fiziksel varoluşumuzla sınırlı değildir.

Yaşayan canlılar olarak bizler için, kendi ilerlememiz için cansız maddî kaynakları kullanmamız doğaldır.

Büyük canlı evrenin bir parçası olarak var olan herşeye saygı duymak doğaldır.

Acımasız bir rekabet gerekli ölçüttür. Başkalarıyla, onlara darbe indirmek üzere yarışılır.

Adaletli yarışma esastır. Başkalarıyla, yaşamı sürdürebilmek/kazanmak için işbirliği önplandadır.

Kitle iletişim araçları, ticarî çıkarların baskısı altındadır ve yüksek tüketim kültürünü teşvik etmede işe koşulur.

Kitle iletişim araçları, sürdürülebilirlik için güç kaynağıdır ve yaşam için daha işe yarar ve anlamlı yaklaşımları ortaya koymaya başlar.

Uluslar, küresel ilişkilerde “cankurtaran sandal” ahlakı benimserler.

Uluslar, küresel ilişkilerde “evrendaş Dünya” ahlakını benimserler.

Herkesin gönenci/refahı, serbest pazar ya da hükümet bürokratlarının çalışmasına bağlı olarak görülmektedir.

Her birey, yerel düzeyde üst dereceli yerel yönetime kavuşma ve özgürleşme ile küresel çapta sürdürülebilir bir uyumu olanaklı kılan bir sorumluluğu üstlenir.

 

Bu karşılaştırmadan da anlaşılabileceği üzere, Dünyamıza ve onun bir parçası olan bireye yeni bir bakış açısı/paradigma ile yaklaşılması gereği bulunmaktadır. Bir başka deyişle, sürdürülebilir bir fiziksel çevre, doyurucu bir toplumsal ortam ve dipdiri bir tinsel/psikolojik iç dünyanın, artık özlenir olmaktan öteye, yaşamda gerçekleştirmenin yollarını bulmaya yönelik çabalar küresel boyutta harcanmaktadır. Geriye dönülüp bakıldığında, sanayi döneminin, çözdüğünden daha çok sorunlar doğurma aşamasına geldiği, çatışmaların çok boyutlu nitelikleriyle alabildiğine yaygınlaşma eğilimi gösterdiği, bu nedenle de, daha geniş bir bakış açısıyla tüm Dünyayı kapsayan bir canlı sistem anlayışının egemen kılınmasının kaçınılmaz olduğu kendiliğinden gereksinim olarak duyumsanmaktadır.

Neden bütüncül sistem ya da canlı sistemlere doğru bu gereksinim kendisini göstermektedir? sorusu bu noktada akla gelebilir. Tüm canlılar arasında, en azından günümüze dek yapılan bilimsel araştırmaların bulgularıyla uyumlu olarak, yalnızca insanoğlu en gelişkin beyin ve onun, ürünü düşünme süreçlerine üst düzeyde sahiptir. İnsanoğlu, geçmiş yaşantılarına dönerek geçmişte kendisini görebilir ve yine gelecekteki konumunu tasarlayabilir. İçinde bulunulan durum konusunda düşüncelere dalarak en iyi seçeneklerini yaşama geçirebilir. İşte, bu özdüşünme gücü, ne bildiğini bilme olarak da tanımlanabilir. Bir aynada sanal görüntüsünü yakalarcasına düşünce süreçlerimize ilişkin bilgileri geliştirdikçe, insanoğlu kendi evriminin özyönlendirici aracı durumuna gelebilmektedir. Sürdürülebilir bir gelecek yaratmada işte bu güç ve tercih önem taşımaktadır. Gelinen bu aşamada yapılması olası gözlük değiştirme sürecinin ardından Dünya’ya ve Evrene yenileştirilmiş bilgi kaynakları ve beklentilerle birlikte, tüm kilit ilişkileri dengede tutma; iç/dış, bay/bayan, bireysel/toplumsal, yerel/küresel, sezgisel/ussal, vb. ikilemlerden arınılarak farklılıklar arasında köprü oluşturma, farklılıklara saygı, ortak çabalarla ortak hedeflere doğru uyumlaşma, daha üst düzlemlerde ortak uzamlar oluşturma, geleceğe ilişkin yeni hedefler olarak önümüzde durmaktadır, denebilir.

 

2.        Bilgi Toplumunu Niteleyen Temel Ayırt Edici Özellikler Nelerdir?

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna doğru geçişte dikkati çeken gelişmelere bakıldığında, 1930-40’lı yıllarda radyo ve gazeteler, 1960-70’li yıllarda televizyon, 1980’li yıllarda çok sayıdaki televizyon kanalları ve son olarak 1990’lı yıllarda kablolu televizyon ağları ya da uydu destekli yayıncılık anlayışı ile Küresel Bilgisayar Ağı (Internet)nın serpilip geliştiği saptanabilmektedir.

Özellikle 1950’li yıllarda ABD Savunma Bakanlığının yatırım öncülüğünde proje geliştirme çalışmalarının ürünleri olarak yeni yeni bilgisayar teknolojisi ürünleri piyasaya çıkmaya başladığında, devrim beklentisi kök salmaya başlamış; ardından 1960 ve 70’li yıllarda başta eğitim alanı olmak üzere, yaygın bilgisayar kullanımları – öğreten makinalar, programlı öğretim, bireyselleştirilmiş öğretim – toplum çapında başarı umutlarını yeşertmiştir. 1980’lerden başlayarak çoklu etkileşimli bilgisayar düzenekleri/multimedya bu umutları daha da kamçılamış; ne var ki, özellikle okullardaki öğrenci başarılarında gözlenen artışların temelinde, öğretmenlerin izlediği öğretme yaklaşımlarının yer aldığı, dolayısıyla bu teknoloji harikası ortamların yüzde beş gibi bir etki oranının üzerine çıkamadığı anlaşılmıştır.

Ülkemizde özellikle 1990’lı yıllarda, aynen başta ABD ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, bilgisayar donanım ve yazılımlarına, eğitimden beklenenlerin gerçekleştirilmesi amacıyla büyük umutlar bağlanmış; kitlesel ve pilot uygulamalar niteliğindeki donanım ve yazılım siparişleri verilerek satın alımları gerçekleştirilmiştir. Hemen buna paralel olarak okullardan temsilci öğretmenlerin oluşturduğu küçük gruplara yetiştirme kursları verilmiş ve bilgisayar laboratuvarlarının etkinliğine umutlar bağlanmaya devam etmiştir. Ancak, bu çabalarla neredeyse öğretmenlerimize hızla çağ atlatma tutkumuzun ürünleri kendisini özlenen düzeyde pek verememiş; Milli Eğitim Bakanlığı, Ders Araçları Daire Başkanı, Hakkari’de oluşturulan bir okulun bilgisayar laboratuvarı sorumlusu öğretmeni, “Dikkat edin! Bilgisayarlara virüs bulaşmasın!” diye uyardığında alınan yanıt şöyle olmuştur: “Merak etmeyin hocam! Her türlü önlemi alıyoruz: Laboratuvarı her gün paspaslatıyoruz.

Demek ki, iletişim teknolojilerindeki gelişme ivmesine toplumsal/kültürel gelişme ivmesi yetişememekte, sonuçları düşündürücü olmaktadır. Oysa bilgi çağı ya da toplumu çerçevesinde bilginin nasıl bir niteliksel değişim geçirmekte olduğunu doğru biçimde saptamak çok önemli olup çıkmaktadır. Sanayi toplumu ve sonrasında üretilen her türlü ürünün pazarlanması sürecinde pahalı ve büyük sıkıntılarla dolu kanallar devrede tutulurken, yeni dönemde bu ürünler yerine o ürünlerin bilgisini bir kitaba, bir söze ya da elektronik ortama yerleştirerek dolaşımını sağlamak daha kolay ve ucuzdur. Bu tür bilgilerin kolay erişilebilirliği, ucuzluğu, süratliliği ve kalıcılığı, elektronik ortamlara duyulan gereksinimi artırmıştır. ABD Savunma Bakanlığının, II. Dünya Savaşının ardından, her türlü engelleme ya da arızalanmadan uzak biçimde, yetkin bir iletişim teknolojisinin geliştirilmesi talebinin bir sonucu olarak önce bu ülkede, sonrada NATO üyesi ülkelerde özel tasarlanmış iletişim ağları yaşama geçirilmiş, ardından üniversiteler arasında bir tümleşik bilgisayar ağına doğru genişleme eğilimi göstermiştir. Ancak, genel kitlelerce sanılabileceği gibi, bu eğilim, içinde saf bir bilim tutkusuna dayanarak kendiliğinden güçlenmemiştir. Bu gelişimin öyküsü, York Üniversitesi tarihbilimcisi David Noble’a göre şöyle gerçekleşmiştir.

 

Kanada’nın York Üniversitesi’nde, üniversitenin Cultech adlı yan teknoloji firması ile bir özel şirketin işbirliği sonucunda tüm Web sayfalarına 10.000 $ karşılığında Logo konulacaktı.

Üniversite yönetimi ve özel şirketler ile öğretmenler ve öğrenciler karşı karşıya geldiler. Grevin şiarı: “Yönetim Kurulu odası yerine derslik”. Karar tepeden alınıyor. Karara herhangi bir üniversite çalışanı ya da öğrencisinin katılımı sözkonusu değil!..

ABD’deki UCLA’da karar yaz aylarında alındı. Tatil zamanıydı. Devreye kimse giremedi. UCLA yeni girişimini desteklemek üzere, öğrencilerden ek bir harcın alınmasına karar verdi. Yeni teknolojiyi uygulamanın altında yatan gerekçe neydi?.. Geride kalma korkusu ve “ilerleme” zorunluluğunun yarattığı baskı. Görünmeyen asıl gerekçe ise, yüksek öğretimin ticarileştirilmesi. Yerleşkede biriken sermaye sonucunda, düşünsel etkinliğin düşünsel sermayeye dönüştürülmesi ön plana çıkmıştır. Sonuç: Düşünsel mal varlığı. Yirmi yıllık bir geçmişi olan bu sürecin iki boyutu vardır:

1970’li yılların ortalarında bilimsel ve mühendislik bilginin piyasada alınıp satılabilen ve dolayısıyla sahiplenilebilen ticarî ürünlere dönüştürülmesi yolunda, üniversitenin araştırma işlevinin ürünleştirilmesi; kurs/dersleri, kurs yazılımlarına ve öğretim etkinliğinin ta kendisinin, sahiplenilebilir ve piyasada alınıp satılabilir ticarî ürünlere dönüştürülmesiyle birlikte üniversitenin eğitsel işlevinin ürünleştirilmesi.

Bu durumda üniversiteler öncelikle patent ve lisansların üretim ve satış yeri olmakta; ardından da, çoğaltma/üretme hakları saklı video bandları, kurs yazılımları, CD Romlar ve Ağ yerleşkeleri/Web sitelerinin üretim yeri ve belli başlı pazarı durumuna gelmektedirler.

 

1973’lerdeki petrol bunalımı ve uluslararası rekabetin yoğunlaşması sürecinde, büyük sanayileşmiş ülkelerin şirket ve siyaset önderleri, ağır sanayiler üzerindeki tekellerinin yitirilmekte olduğunu anlayınca, - uzay, elektronik, bilgisayar, gereçler, iletişim, biyomühendislik, vb. – “bilgiye dayalı sanayilerin candamarı olan bilgi üzerindeki tekelcilige kendi üstünlüklerinin bağlı olması gerektiği” çıkarımını yaptılar. İşte, “düşünsel sermaye”ye olan bu odaklanma, önceden görülmemiş derecede ekonomik çarkların arasına üniversiteleri alarak kendi birincil kaynakları olarak dikkatlerini onlara yönelttiler. Son on yılda sanayiciler ve onların üniversite yerleşkesi çerçevesindeki ortakları, bu bilgiyi yaratmanın risk ve maliyetlerini toplumsallaştırarak/toplumsal birimlere yayarak ürünlerini özelleştirmeye götürecek yolları buldular. Kendiliğinden gelişen bu işbirliği, İş Konseyleri ile Yüksek Öğretim Kurulunun çalışmasıyla yönlendirilen ortak lobicilik çabalarına dayanarak şirketler ile akademik yönetim kurulları odaları arasında uzanan hatlarla “ayrıntılı işleme” ağlarının kurulmasına yol açtı. Tröstleşmeye karşı çıkarılan düzenlemelerdeki gevşeme ve üniversite araştırmalarına şirketlerin fon aktarması durumunda sağlanan vergi bağışıklıklarına ek olarak, bu ortak/ikili çabanın en belirgin sonucu, federal hükümetin parasal destekleriyle sağlanan patentlerin aidiyetini kendiliğinden üniversitelere tanıyan patent yasasının 1980’de çıkarılmasıyla gerçekleştirilen reform olmuştur. Başka bir deyişle, laboratuvar bilgileri, düşünsel sermaye ve mal varlığı şeklinde patentlere dönüşmüştür. Patentlere sahip şirketler olarak üniversiteler, düşünsel mal varlığı politikalarını saptamaya, ticarî nitelikteki araştırmalarının yürütülmesi için altyapı geliştirmeye, şirketlerle olan bağlantılarını genişletmeye ve patentlerine dayalı lisanslarıyla birlikte yeni ürünlerinin pazarlanmasına yönelik aygıtları oluşturmaya doğru adımlarını attılar. Üniversitenin ürünleştirilmesi sürecinin ilk sonucu, üniversite kaynaklarının toptancı satıcılık niteliğindeki yeni konumlanışının, eğitsel işlevi pahasına araştırma işlevine doğru kaydırılarak  gerçekleştirilmesi olmuştur.

Sonuçta, sınıfların öğrenci sayıları şişmiş, öğretim kadroları ve öğretim kaynakları azalmış, ücretler dondurulmuş ve eğitim programlarındaki konu alanları en aza indirilmiştir. Bu arada, ticarî altyapının oluşturulması ve bakımı ile aşırı yığılmış yönetici personelin finansmanı için harçlar gittikçe yükseltilmiştir. Ne var ki, öğrenciler eğitimleri için gittikçe daha fazla harç öderken ve karşılığında daha azını alırken, üniversite yerleşkeleri kendilerini bunalımda bulmuşlardır. Örneğin, 1976-1994 yıllarında kamu araştırma üniversitelerinde araştırmalara ayrılan paylar % 21,7 oranında artarken, öğretime ayrılan harcamalarda % 9,5 oranında azalma olmuştur.

İkinci aşamada öğretimin ürünleştirilmesi, birinci aşamanın yol açtığı bunalıma bir çözüm olarak ileri sürülmüştür. Malî çöküntünün nedenleri ise, pahalı ve düşük verimdeki ticarî altyapı ve aşırı artmış olan yönetim giderleri iken, bunlar gözardı edilerek bilgisayar destekli öğretim şampiyonları, fazla sayıdaki öğretmenlerin etkililiğinin artırılmasına dikkatlerini yöneltmişlerdir. Üstelik, yüksek teknoloji araçlarının, yüksek öğrenim maliyetlerini azaltmak yerine, daha da artırarak sorunu karmaşıklaştırdığı gerçeğini de gözden ırak tutmuşlardır. Bugüne değin elde edilen deneyimlerden anlaşılmıştır ki, donanım, sürüm yükseltme, bakım, teknik ve yönetsel destek elemanı gibi, aşırı genişlemiş gereksinimler ile öğretici zamanına duyulan sınırsız taleplerle birlikte, bilgisayar destekli öğretim; işgücündeki azalma, dışarıdan finans sağlama gereği ve öğrencilerin teknoloji harcamalarındaki payları bir yana, maliyetler, geleneksel eğitimden çok daha fazla olmuştur.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, yüksek öğretimde kullanılan eğitim teknolojilerinin, gerek verimlilik iyileştirmesinin, gerekse eğitsel nitelik artışında anlamlı kazanımların gözlenmediği saptanmıştır…

Yüksek öğrenimdeki bu ikinci dönüşüm – öğretimin ürünleştirilmesi – ileri eğitimin yararlanıcıları olan öğretmen ve öğrencilerin bir çalışması/işi değildir. Çünkü, bu aşama, gerçekten hiç de eğitimle ilgili değildir. Yalnızca pazarlamaya yöneliktir. Bu dönüşümün en ateşli destekçileri, Apple, IBM, Bell, kablo şirketleri, Microsoft gibi ağ donanımı, yazılımı ve “içerik” satıcıları ile Disney, Simon ve Schuster, Prentice-Hall, vb. eğitimi kendileri için pazar olarak gören eğitsel gereç ve yayıncılık şirketleridir. Lehman Brothers yatırım şirketinin bir raporuna göre, bu pazar, birkaç milyar dolarlık bir gizilgüce sahiptir. Hattâ, eğitim sanayiinde yatırım fırsatı hiç bu denli iyi olmamıştır. Öyle ki, sağlık/ilaç sektöründen vazgeçilerek gelecekteki kazançlı yatırımlar için “odak sanayii” haline gelecektir. Yine bu rapora göre, sağlık sektöründe olduğu gibi, eğitim piyasasında da eğitsel destek örgütleri (EDÖ) baskın bir rol oynayacaktır.

Üniversite yerleşkelerine ulaşamayanlar için eğitime erişimin sağlanacağına ilişkin demokratik söylemler bir yana, uzaktan erişim gerçekleştirenlerin sayısını, yerleşkelerdeki öğrenciler sekiz katına aşmakta ve bu durumda yerleşkeler bu ürünlerin gerçek alıcısı olmaktadırlar. Araç-gereç satıcılarına ek olarak, şirketlerin yetiştirme/eğitim savunucuları-yandaşları, “hatlar üzerinden/online eğitim”, sorun çözme, bilgi işleme ve “tam zamanında” eğitilmiş işgörenlerini kazanç getirici bir hıza kavuşturmanın başka bir yolu olarak görmektedirler. Askerî kurumlarca geliştirilen bilgisayar destekli öğretim yöntemleriyle tümleşik evde yetiştirme programlarını da aşarak, yüksek öğretimin gerçekleştirilmesindeki dönüşümü, kamu giderleriyle gerektiği gibi yetiştirilmiş personellerin sunuş aracı olarak görmektedirler.

Bu dönüşümün üçüncü belli başlı destekçisi de üniversite yöneticileridir; sözkonusu dönüşümü, kurumlarına çağdaş bir “ileriyi gören” görüntüsü kazandıran basamak olarak görmektedirler. Dahası, bir yandan bilgisayar destekli öğretimi doğrudan emek/işgücü ve fabrika bakımı gibi, daha az öğretmen ve sınıflar, dolayısıyla maliyetlerdeki düşüş aracı olarak değerlendirirken, öte yandan, fakültenin özerkliği ve bağımsızlığını çökertmeyi hedeflemektedirler. Aynı zamanda da, yazılım ve içeriklerinin hak sahipleri sıfatıyla satıcılar olarak kurumları ya da kendileri için bir nebze ticarî etkinliği gerçekleştirmeyi ummaktadırlar. Üniversite yöneticilerini bu alanda gittikçe artan bir yoğunlukta yeni teknolojilerin kullanımı doğrultusunda teşvik eden birçok özel vakıf, ticarî şirket ve akademik ortaklı holdingler desteklemektedir. Bunlar arasında Sloan, Mellon, Pew, Culperer Vakfı, Amerikan Eğitim Kurulu ve dahası, 600 kolej ve üniversite ile yüz özel kuruluşun temsilcisi bir konsorsiyum olan Educom yer almaktadır.

Son olarak, bu çabanın ardında, her yerde bulunan teknoloji fanatikleri bulunmaktadır; bunlar, bilgisayarları herşeyin çaresi olarak nitelememektedirler. Çünkü, onlarla oynamayı severler. Özel sektör ve üniversite patronlarının hevesle yüreklendirmeleriyle, sözüm ona eğitimin iyileştirilmesine ilişkin eğitsel iddiaları gerçekleştirecek desteği sunmaksızın, verimlilikteki artışta gözle görülür bir kanıt bulunmaksızın ve gerek öğrenciler ve gerekse öğretmenlerden etkili bir talebin gelmesini beklemeksizin, ileri atılırlar.

York ve UCLA’ya ek olarak Kuzey Amerika üniversiteleri hızla bu ticarileştirme, yani ikinci aşamasına sokulmaktadırlar. Arizona ve Californiya eyaletleri, kendi sanal üniversite projelerini başlatırken, “West Smart States” adlı konsorsiyum tüm yerleşkelerini bir açık hatlı eğitim ağına bağlama çalışmasını yürütmektedir. Kanada’da ise Vancouver’deki Simon Fraser Üniversitesi’nde odaklanan ve Uzaktan Öğrenmeyi Araştırma Ağı tarafından yürütülen ve çoğu ulusal yüksek öğrenim kurumlarını bir “Sanal U(niversite) ağına bağlamayı hedefleyen ulusal bir proje yürütülmektedir.

Tüm bu girişimlerin ardında yatan ticarî niyet ve pazara yönelik oluş apaçıktır. Örneğin, ABD’deki en geniş çaplı “Batı Eyaletleri Sanal Üniversitesi” Projesinin hedefleri arasında;

1. İleri teknolojinin işe koşulmasıyla öğretim gereçleri, kurs yazılımları ve programları için pazarın genişletilmesi,

2. Gösterimi yapılan yeterlik için pazarın genişletilmesi,

3. Özellikle yasalarla, politikalarla ve yönetsel yönergeler ve düzenlemelerle yaşama geçirilenleri başta olmak üzere, bu pazarların özgürce işlerliğe kavuşturulması için yürürlükte bulunan engellerin saptanması ve kaldırılması,

yer almaktadır.

Utah Eyalet Valisi Mike Leavitt’in ileri sürdüğüne göre, “Gelecekte, bir yüksek öğretim kurumu, bir yerel televizyon istasyonu kadar küçük olacaktır.” Böyle bir proje için başlangıç fonları/ödenekleri, dünyanın en büyük eğitim yayıncısı olan Simon ve Schuster’ın eğitim kolu olan Eğitsel Yönetim Grubu/Educational Management Group gibi bir özel sektörden gelmektedir. Simon ve Schuster’in baş yöneticisi Jonathan Newcomb bu konuda şunları söylüyor: “Etkileşimli teknoloji kullanımı, fiziksel sınıftan, yirmibirinci yüzyılda ortaöğretim ve sonrası için herhangi bir zaman ve yerde yapılacak öğrenme için model oluşturabilecek nitelikte temel bir değişmeye yol açmaktadır. Bu dönüşüm, siber uzayda kullanım haklarının korunmasıyla birlikte sayısal teknolojideki gelişmelerle olanaklı hale gelebilecektir.”

Benzer biçimde, Kanada’da belirlenmiş eğitsel yazılım platformundan oluşan “Sanal U”yu geliştirmeye yönelik ulusal çabalar, Kodak, IBM, Microsoft, McGraw-Hill, Prentice-Hall, Rogers Cable Systems, Unitel, Novasys, Nortel, Bell Canada ve GTE’nin bir araştırma kolu olan MPR Teltech’ten oluşan bir sanayi konsorsiyumunca yürütülmektedirler. Bu projenin de ardında ticarî dürtünün bulunduğu ortadadır. 50 milyar dolarlık Kanada piyasasının gizilgücünü tahmin eden proje tasarısı, araştırmacılar ve sanayinin, yeniliklerini ticarîleştirmelerini yüreklendirecek bir düşünsel malvarlığını kabul edecekleri konusunu vurgulamakta ve “kurs yazılımları ile başka öğrenme ürünleri”ni de kapsayan “bir dizi ticarî nitelikleriyle pazarlanabilen donanım ve yazılım ürünleri ve hizmetleri”nin geliştirilmesini öngörmektedir. Simon Fraser Üniversitesi profesörlerinden olan projenin iki yöneticisi, üniversiteyle işbirliği içinde bu ürünleri satmak üzere şirketlerini kurmuşlardır.

Bu arada British Columbia Üniversitesi son zamanlarda kendi eğitim ağ yerleşkesi yazılımlarını satmak amacıyla WEB-CT şirketini kurmuş; bu yazılımlar, kendi bilgisayar bilimleri profesörlerinden biri tarafından tasarlanmış ve halen UCLA’da kullanılmaktadır. Son birkaç ay içinde, WEB-CT, Silicon Graphics ve Prentice-Hall ile üretim ve dağıtım ilişkilerine girmiş ve ABD’de olduğu gibi, Kanada yüksek öğrenim pazarında hızla büyük bir rol oynamaya başlamıştır. 1997 Güz dönemi başladığında WEB-CT lisansına sahip olanlar arasında, UCLA ve Kaliforniya Devlet Üniversitesine ek olarak, Georgia, Minnesota, Illinois, North Carolina ve Indiana gibi üniversiteler ile Syracuse, Brandeis ve Duquesne gibi özel kurumlar da yer almaktadır.

Üniversite öğretiminin ürünleştirilmesinin sonuçları iki biçimde yansımaktadır:

1. Ürünlerin üretim yeri olarak üniversite,

2. Bu ürünler için pazar konumundaki üniversite.

Bu açıdan bakıldığında, öğrenciler için maliyetler, baskı/zorlama, gizlilik, dürüstlük/adalet ve eğitimin niteliği gündemde yerini almaktadır.

Öğretimin ürünleştirilmesiyle birlikte, işgücü olarak öğretmenler, öğretsel ürünlerin etkin yaratımı için tasarlanan bir üretim sürecine çekilmektedirler. Dolayısıyla, yukarıdan aşağıya doğru hızla teknolojik dönüşüm geçiren öteki sanayilerdeki üretim işçilerinin her türlü baskısına maruz kalmaktadırlar. Bu çerçevede, fakülteler, öteki becerili işçilerin tarihsel olumsuz durumuyla, dile getirilenden daha çok ortak bir paydaya sahiptir. Teknoloji aracılığıyla onların etkinliği, işleri üzerindeki özerkliği, bağımsızlığı ve denetimini azaltmak, işyeri bilgileri ve denetimi olabildiğince yönetimin ellerine teslim etmek amacıyla yeniden düzenlenmektedir. Başka sanayilerde de olduğu gibi, teknoloji, yönetim tarafından öncelikle, işgücünü disiplin altına almak, beceriksizleştirmek ve konumunu sarsmak amacıyla yaygınlaştırılmaktadır.

Bir kez fakülte ve kurs/dersler açık hatlarla kullanıma açıldığında, bundan önce görülmedik derecede, yöneticiler fakülte başarımı ile kurs içerikleri üstünde doğrudan denetime sahip olmaktadırlar. Ayrıca, yönetsel inceleme, gözetleme, sıkı disiplin altında tutma ve hattâ sansür, beklenenin de ötesinde artmaktadır. Aynı zamanda, teknolojinin kullanımı, çalışma süresinin kaçınılmaz biçimde uzatılmasını; gece ve gündüz yirmidört saat durmarsızın teknolojinin üstünde yer alma ve söyleşi odaları, sanal büro saatleri ve elektronik posta aracılığıyla şimdi anında ve sürekli olarak erişilebilir konumdaki gerek öğrencilere gerekse yöneticilere yanıt verme savaşımını fakülte verdikçe, çalışmanın yoğunlaştırılmasını gerektirmektedir. Benzer biçimde teknoloji, fakülte olanakları, etkinlikleri ve taleplere yanıt verişlerini yönetimin çok daha dikkatlice izlemesine fırsat tanımaktadır.

Fakültenin kurs malzemeleri/yazılımlarını açık hatta hizmete sunmaya başlamasıyla birlikte, bu malzemeyle kaynaştırılmış bilgi ve kurs tasarım becerisi (fakültenin sahipliğinden) çıkmakta bilgisayar ortamına aktarılmakta ve yönetimin eline teslim edilmektedir. Bu durumda yönetim, teknolojik olarak önceden paketlenmiş kursu sunmak üzere daha az becerili ve dolayısıyla daha ucuz çalışanları işe koşma konumundadır. Bu konum, bu ürünlerin sahipliğine soyunan yönetime, çok daha az parasal harcamayla ve özgün tasarımcının katılımı ya da hattâ  bilgisi olmaksızın, kursu her yerde pazara sunma olanağı tanımaktadır. Bu arada bu paketlenmiş ürünlerin alıcısı olan öteki akademik kurumlar, bu nedenle kendi çalışanlarıyla olan sözleşmelerini sona erdirme ve ardından da, çalışmalarını gözardı etme, son olarak da, kurum içi öğretim görevlilerine duydukları güveni zedeleme aşamasına gelebilmektedirler.

Çok daha önemlisi ise, bir kez fakülte kurslarını yazılımlara aktardığında, uzun dönemde fazladan bir hizmet gerekli olmamaktadır. Artık çalışmalar geride kalmıştır. Kurtz Vonnegut’un klasik romanı Piyanocu’da, makinist Rudy Hertz’in gururu, kendisine dehasının ölümsüz olacağını söyleyen otomasyon mühendislerince okşanmaktadır; ona bir bira ısmarlarlar. Becerilerini kaydederler. Sonra da işine son verirler. Günümüzde fakülteler aynı alın yazısıyla karşı karşıyadırlar; parlak düşünceleri/ürünleri milyonlarca insana açık hatlardan sunulacaktır. Hem de gelecekte herhangi bir katılımları sözkonusu olmaksızın. Bazı kuşkucu fakülteler ise, kendi yaptıklarının bir olasılıkla otomatik bir niteliğe dönüştürülemeyeceğini ileri sürmektedirler ve bunda da haklıdırlar. Ancak, eğitim niteliğindeki kayıp ne olursa olsun, herhangi bir biçimde otomatikleşilecektir. Çünkü eğitim, tüm bu olup bitenlerin dışında bir şeydir. Burada söz konusu olan paradır. Kısacası, öteki sanayilerin otomasyonunda olduğu gibi, yeni eğitim teknolojileri de, fakültelerin bilgisini ve becerilerini hortumlamakta, çalışma yaşamları üstünde denetimini oluşturmakta, emeklerinin ürününe el atmakta ve sonuçta da, geçinme araçlarını kendi dizginleri durumuna dönüştürmektedir.

Bunların hiçbirisi spekülasyon değildir. Güz (1997) döneminde UCLA fakülteleri, yönetimin talebi üzerine, görevleri gereği ya da isteksizce bile olsa, - hangi biçimde olduğu gerçekten önemli değil – ders programları ve ödevler/projelerden tüm kurs konuları ve ayrıntılarına kadar uzanan kurs çerçevesini; bunların kime ait sayılacağı ve dahası da, nasıl kullanılacağı ve sonuçlarının ne olacağı gibi sorular yanıtlanmaksızın, açık hatlarda kullanılmak üzere ağ yerleşkesine yerleştirmişlerdir.

York Üniversitesinde, sahiplik hakkı bulunmayan fakültelerden, kurs konularını video, CD Rom ya da Internet aracılığıyla kullanıma açmaları, aksi takdirde işlerine son verileceği bildirilmiştir. Ardından da şimdilerde otomatikleştirilmiş programlar olarak kendi kurslarını vermek üzere ve önceki aylık ücretlerinin ancak bir kısmı karşılığında işe başlatılmışlardır. New York’taki New School ise, alışılageldik biçimiyle, açık hatlarda kurslar tasarlamak üzere çoğu işsiz doktorları tüm ülke çapında seçerek sözleşmeyle işe başlatmaktadır. Tasarımcılar, işgörenler konumunda değil de, yalnızca niteliksiz çalışan ücretiyle devreye sokulmakta ve kendilerinden, kurslar üzerindeki tüm haklarını üniversiteye aktarmaları talep edilmektedir. Ardından New School bu kursları herhangi bir kimseyi çalıştırmaksızın kullanıcıların taleplerine sunmaktadır. Bu durum ise, yalnızca sürecin başlangıcıdır.

Bir akademik konsorsiyum olan Educom geçtiğimiz günlerde kendi Öğrenme Altyapısı Girişimi/Learning Infrastructure Initiative’ini kurmuştur. Bu çerçevede, geleneksel Taylorculuk anlayışıyla fakültedeki işlerin belirgin görev alt sınırlarına bölünerek, profesörlerin yaptıkları etkinliklerin ayrıntılı bir araştırması yer almaktadır. Educom, kurs tasarımı, dersler ve hattâ değerlendirmenin tümüyle standartlaştırılabileceği, mekanikleştirilebileceği ve dışarıdaki ticarî satıcılara sunulabileceği inancındadır. Educom başkanı Robert Heterich’in gözlemine göre, “Günümüzde bireysel insan aracılığının oldukça yoğun olduğu ortamları görmektesiniz. Bazı alanlardan insan aracılığını ortadan kaldırma ve onun yerine otomasyonu sağlayacak akıllı, bilgisayar destekli ve ağ ortamlı sistemleri koyma gizilgücü, olağanüstü görünmektedir. Bu durum gerçekleşmeli de.”

Bu amaca yönelik olarak, üniversite yönetimleri, haklardan yoksun ve yarı zamanlı fakülteler ile henüz işin yenisi ve ona aday olan güçsüz işgörenler üzerinde en büyük baskıları oluşturarak onları anlaşma için ya zorlamakta ya da ayartmaktadır. İşbirliğini ödüllendirmek ve karşı görüşlüleri de düşkırıklığına uğratmak amacıyla akademik teşvik ve yükseltme yapısını kullanmaktadırlar. Aynı zamanda da, yeterli olmaktan uzak, verimsiz ve pahalı, gelişmelere karşı duran ve öğretim teknolojileri aracılığıyla iyileştirme ya da değiştirilme gereği duyan konumdaki fakülteleri göstermeye yönelik yoğun bir propaganda kampanyası yürütmektedirler. Hattâ bunun da ötesinde fakülteler, ilerlemenin önünde duran, sözüm ona öğrenciler, ana-babaları ve kamuoyu tarafından talep edilen sanal eğitimin melhem olmasını engeller konumdaymış gibi yansıtılmaktadır.

York Üniversitesi fakülteleri tüm bunları işitmiştir. Nitelikli eğitim sürdürmek ve kendilerini yönetimin saldırısından korumak için buna şiddetle karşı koymuşlardır. Uzun süren grevleri süresince böylesi bir yönetim propagandasına karşı, yüksek öğretimde olup biten gerçekleri yansıtarak ayakta durmuşlar ve öğrenciler, basın-yayın kuruluşları ile kamunun desteğini büyük çapta elde etmişlerdir. En önemlisi ise, veto gücünü de kapsayan, öğretimin otomasyona geçirilmesine ilişkin tüm kararlarda doğrudan ve kesin denetim yetkesini etkin sonuçlar elde edilmesi durumunda fakülte üyelerine tanıyan özgün ve başka bir örneği bulunmayan hükümlerin bulunduğu yeni bir sözleşmeyi bağıtlamışlardır. Bu sözleşmeye göre, - video, CD Rom, Internet ağ yerleşkeleri, bilgisayar aracıyla görüşmeler, vb. – seçenekli sunuşlar ya da sınıf içi öğretime ek olarak teknolojinin kullanımına ilişkin tüm kararlar, “ortamlarda teknoloji kullanımının uygunluğu konusunda fakültelere üye çalışanların pedagojik ve akademik karar ve ilkeleri doğrultusunda olacaktır.”

Sözleşme ayrıca, “bir fakülte üyesinden kendisinin onayı olmaksızın bir kursun yazılıma aktarılmasının talep edilmemesini” güvence altına almaktadır. Böylece, York fakülteleri, aynı zamanda konumlarını, özerkliklerini ve akademik özgürlüklerini koruyarak, yeni teknolojilerin kullanılması durumunda, eğitimin niteliğinin düşürülmesinden çok özgün bir iyileştirmeye katkı sağlama yönünde olanaklara sahip olacaklardır. Savaş henüz kazanılmış olmakdan uzaktır, ancak bu bir başlangıçtır.

Öğretimin ürünleştirilmesinden kaynaklanan ikincil doğurgular takımı, üniversitenin, üretilmekte olan ürünler için bir pazara dönüştürülmesini kapsamaktadır. UCLA’daki görevliler, yüksek teknolojinin öğrenci odaklı olmasını, çünkü öğrencilerin, fakültelerin kendi kurslarında ağ yerleşkesi teknolojisinin daha yoğun olarak kullanılmasında ısrarlı olduklarını ileri sürmektedirler. Ancak günümüzde, öğrenciler tarafından böylesi bir talep yoktur; bu konuda ciddî bir araştırma olmadığı gibi, kanıt da bulunmamaktadır. Gerçekte ise, öğrencilerin oy kullandığı bir-iki araştırmada, özellikle de – etkin talep tanımı biçimindeki pazar için – ödeme yapmaları istendiğinde girişimlerin uygulamaya konmasına karşı çıkmışlardır. UCLA’da öğrenciler, Öğretimin İyileştirilmesi Girişimi’ne karşı öneriler ileri sürmüşlerdir. UCLA’da kullanılmakta olan WEB-CT yazılımının tasarımcısı olan British Columbia Üniversitesi’nde, kendilerine yüksek teknolojik gelecekte çok daha güvenli bir yer vaad eden uzun süreli bir yönetim kampanyasına karşın, öğrenciler, benzeri bir girişime referandumda bire karşı dört (1/4) oranındaki oy ağırlığıyla karşı çıkmışlardır. Her iki üniversitedeki yöneticiler, olumsuz yöndeki bu öğrenci kararlarını küçümsemeye, göz ardı etmeye ya da çarpıtmaya gayret etmişlerdir. Ancak, burada bir mesaj yer almaktadır: Öğrenciler özgün yüz yüze eğitim istemektedir, çünkü onlar siber dolandırıcılık için para harcamamaktadırlar. Yine de, gerek UCLA ve gerekse UBC’deki yöneticiler, bilgi teknolojisi altyapısına yaptıkları yatırımlarından bir nebze kazanç elde etmek üzere bir pazar oluşturma konusunda umutsuz da olsalar, gündemleri doğrultusunda ilerleme sağlama kararı aldılar. Böylece, ilgileri ya da ödeme güçlerine bakılmaksızın, eğitim görmenin bir koşulu olarak, öğrencileri (ve fakülteleri) kullanıcı olmaya ve sonuçta da donanım, yazılım ve içerik ürünlerinin tüketicileri olmaya zorlayan bir “istenç” ile bir pazar oluşturmaktadırlar. Tüm öğrenciler eşit biçimde bu sermaye yoğun eğitimin altından kalkabilecekler mi?...

Bir başka etik nitelikteki konu da, öğrencinin açık hat etkinliklerinden yararlanmasıyla ilgilidir. Birkaç öğrenci, bilgisayar destekli kursların, ürün ve pazar geliştirme için sık sık alan denemeleriyle öylesine cilâlanmış olduğunu, kendilerinin, kursları incelerken kursların da kendilerini incelediğini fark etmektedir. Kanada’da sözgelimi, satıcılarına kullanıma ilişkin veriler sağlamak karşılığında Sanal U yazılımının telif hakkı ücretsiz olarak üniversitelere verilmiştir. Böylece, bir yandan öğrencilerle, öte yandan profesörler ve öğrencilerin kendi aralarında yaptıkları iletişimi kapsayan tüm açık hat etkinlikleri, satıcı tarafından yararlanılmak üzere izlenmekte, kendiliğinden sistem tarafından dosyalanmakta ve arşivlenmektedir. Sanal U bağlamındaki kurslara kayıtlı öğrenciler, gerçekte resmen tasarlanmış araştırma denekleridirler. Bu durumda, federal kaynaklar, yazılım geliştirme ve alan taramalarını saptamada kullanıldığından, satıcılar, insan deneklerin araştırmada kullanımına ilişkin etik ana kurallara uymaları konusunda zorunlu tutulmuşlardır. Dolayısıyla, kaydı yapılan tüm öğrencilerden, açık hatlardaki etkinliklerinin sahiplik hakkı ve denetimini satıcılara aktaran formu imzalamaları istenmektedir. Formda, “kursta Sanal U’nun bir öğrencisi olarak, … araştırma, geliştirme ve gösterim amaçlarıyla kullanılan, … Sanal U yazılımlarınca derlenen, bilgisayarca üretilen kullanıcı verileri, konferans döküm verileri ve sanal simgelerin verilerine sahip olunmasına izin veriyorum.” ibaresi yer almaktadır.

UCLA’nın Evde Eğitim Ağı başkanı John Korbora’ya göre, tüm uzaktan öğrenme kursları, şirket yetkililerince benzer biçimde izlenmekte ve arşivlenmektedir. Provost Bürosundan Harlan Lebo’ya göre, UCLA yerleşkesinde, kurs ağ yerleşkelerinin öğrenci tarafından kullanımı düzenli biçimde yönetimce kayda alınarak değerlendirilmektedir. UCLA WEB-CT yazılımı tasarımcısı Marvin Goldberg, sistemin “pusuya yatarak” tüm açık hat etkinliklerinin kendiliğinden yüklemesi ve istendiğinde geri çağrılarak ele alınmasına fırsat tanıdığını bildirmektedir. Bu yeteneğin nasıl ve kim tarafından kullanılacağı, özellikle ağ yerleşkelerinin öğretim görevlilerinin dışındaki kişilerce kurulması nedeniyle, tümüyle açıklığa kavuşmuş değildir. Kurstaki öğrenciler ve fakültelerin yanısıra, öğrencilerin iletişimine erişim hakkına hangi üçüncü taraflar sahip olacaktır?.. Öğrenci açık hat katkılarına kim sahip çıkacaktır? Kendi çalışmalarının gizliliği ve tescilli denetimine yönelik olarak öğrencilerin, eğer varsa ne gibi hakları söz konusu olacaktır? Önceden bildirilmiş rızalarını verme ya da geri alma konumunda olabilmeleri için, açık hat etkinliklerinin en son durumuna ilişkin ön bilgiler kendilerine verilmekte midir? Yalnızca deney niteliğindeki ve bu nedenle de kanıtlanmamış eğitsel değeri bulunan kursları eğer öğrenciler alıyorsalar, o zaman bu kurslar için tam harç ödemek zorunda olacaklar mı?.. Kurs adıyla maskelenen üretim denemelerinde öğrenciler eğer “deneme tahtası” olarak kullanılıyorsalar, bu kurslar için ödemede bulunmak zorunda mıdırlar ya da kurslara katılmaları için kendilerine mi ödemenin yapılması gerekir?.. Bir adım daha ileri giderek, ayak altına alınmış, gölge bir siber eğitimden hoşnut kalmak durumunda mıdırlar?… Belirmeye başlayan bu konulara karşı Kanada’daki öğrenci örgütleri karşı çıkmaya başlamıştır ve ABD’de, benzer öğrenci kaygılarının bazı işaretleri belirmektedir bile. Amerikan Eğitim Kurulu için, diploma fabrikalarına ilişkin klasikleşmiş 1959 yılı çalışmasında Robert Reid, belirgin diploma fabrikalarını aşağıdaki niteliklere sahip olarak tanımlamaktadır:

·  Derslikler yok,

·  Fakültelerin sıkça olarak, yetiştirilmemiş ya da ortada görünmeyen görevlilerinin, etikten yoksun, kendini arayan nitelikleri, ileri sürecekleri önerilerinden daha iyi değildir.

Şimdi yapılma aşamasında olan sayısal diploma fabrikaları betimlemesi uygun bir deyiştir. Nitelikli yüksek eğitim tümüyle ortadan kalkmayacaktır, ancak ayrıcalıklı olanların, ancak zengin ve güçlü kişilerin çocuklarına açık özel korunak durumuna gelecektir kısa zamanda. Geriye kalanlarımız için ise yüksek öğretimde iç karartıcı yeni bir çağın ilk ışıkları görünmüştür. Önümüzdeki on yıl içinde, bir zamanlar büyük demokratik yüksek öğrenim sistemimizin tellerle birbirine bağlı kalıntıları gibi görüneceğiz ve bunun böyle olmasına nasıl izin verdiğimize şaşacağız. Şimdi bunun böyle olmasına izin vermeme kararlılığında olmadığımız sürece, gerçekten şaşıp kalacağız.”

 

Bu bilim insanının olayları irdeleyerek ele alan değerlendirmesi, önümüzdeki yıllarda Türkiye’de olup biteceklerin bir kehaneti gibi nitelendirilebilir. Nitekim, TELEKOM ve piyasada at koşturan pek çok özel iletişim şirketi arasında süregelen kıyasıya rekabet ve buna ilişkin haberler, basında her gün şu ya da bu biçimde yer almaktadır.

Araştırmanın daha başından bu noktaya dek belirtilmeye çalışılan, bilginin bir güç odağına dönüşmesi ve bilginin denetim altına alınarak kapitalist ülkelerin yayılmacı emellerinin, geri kalmış ülkeler üzerinde, bilgi ağları aracılığıyla yaşama geçirilebilmesi için yeni denetim odaklarının oluşturulması gerçeğine, Demokratik Eğitim Kurultayı çerçevesinde Türk öğretmenine ışık tutacak bir biçimde parmak basma noktsına artık gelinmiştir.

3. Skinner, Piagèt ve Vigotski’nin Görüşleri Çerçevesinde Eğitim Teknolojisi Uygulamaları

            Davranışçı yaklaşımın temsilcilerinden olan Skinner, çağrışım, pekiştirme, ödül, ceza, vb. kavramlarla öğrenme makinalarını geliştirmiş; Piagèt’nin davranışsal yaklaşıma karşı ileri sürdüğü bilişsel gelişim aşamaları anlayışına uygun yeni teknolojik ürünler piyasaya sunulmuş ve sonunda, Vigotski’nin toplumsal-kültürel etkileşim ortamında bireyin bilişsel gelişimini tamamlayabileceği düşüncesi, World Wide Web (Küresel Bilgisayar Ağı) olgusuyla küresel boyutlarda tümleştirilmiştir.

            Edgar (1995)’ın bu çerçevede yaptığı bir çalışmadan hareketle, öğrenme makineleri ya da daha sonra merkezi öğretme sistemlerinde Skinner anlayışının bir ürünü olarak, konuya dayalı, davranışsal hedefler ön plana çıkarılırken, Piagèt’nin etkisi altında bilgisayar sistemlerinin bireye özgüleştirilmesi ve açık uçlu ortamlarda, öğrencinin kendi öğrenme yapılarını oluşturması  odak noktasına alınmış olduğunu saptamak olanaklıdır.  WWW (Küresel Bilgisayar Ağı) ortamlarında ise, Vigotski’nin, bireyin ancak toplumsal ortamda üst düzey düşünme süreçlerindeki yetkinliği sergileyebileceği anlayışının bir ifadesi olarak, öğrenmenin toplumsal boyutlarını öne çıkaran, herkese ulaştırılabilir, bireyler arasında iletişimli, dinleyicileri/okuyucuları kapsayan eğitim projeleri yararlı sonuçlar vermiştir ve gittikçe de gelişmektedir.

                Bu üç anlayışı oluşturan Skinner davranışçılığı, Piagèt bilişselciliği ve Vigotski üstbilişçiliği (metacognitive stratejileri) aşağıdaki gibi karşılaştırılabilir.

            Piagèt, Skinner için şu eleştirileri yöneltmiştir:

-          Uygulanan öğretim makinaları çocuğun ruhuna uygun değildir. Bu görüşü, zamanın dilbilimcisi Noam Chomsky de dile getirmiştir.

-          Çağrışım makinaları pahalıdır.

-          Dil öğrenimine uygun değildir.

 

 

Skinner, Piagèt ve Vigotski’nin Görüşlerinin, Eğitim Teknolojisine Uyarlanmalarının Karşılaştırmalı Bir Değerlendirmesi

 

Özellikler

Skinner

Piagèt

Vigotski

Eğitim Pedagojisi

Konu odaklı

Öğrenci Odaklı

Toplumsal Çerçeve Odaklı

Hedef

Programlanmış makinayla öğrencide davranışsal değişiklik oluşturabilme.

Öğrencinin  bilgisayarı programlayabilmesi.

Bireysel dilin ve üst düzey bilişsel gelişimin  toplumsal ortamda sağlanabilmesi.

Eğitim Ortamı

Soyutlanmış öğrenciler; bilgi kaynaklarına sınırlı erişim

Yerel öğrenci grupları

Herbir öğrencinin herhangi bir zamanda konu için hazır olması.

Eğitim Programı

Öğretmenin geliştirdiği ve yürüttüğü birtek program

Yapısalcılık, öğrenciyi  konu alanlarında deney kurgulama ve yürütme konusunda serbest bırakma.

Tüm öğrenme etkinliği, bireyin içinden geldiği gibi gelişir; programlar arasında geçişler mümkün.

Bilgisayar

Merkezi, önceden programlı, işlem dilleri var.

Yerel nitelikte; birey kendisi programlayabilir.

Ağ’ın bölünmezliği (bütünlüğü) esastır; birey dili toplumsal uzayda başlar. Ağ, uzaydaki bağlantı sonrasında da yaşantı olanağı sunar

Veriler

Merkezi, programlı

Kişisel bilgisayarın gücü, yeni kültürel alanlara geçişe fırsat tanıyabilir.

Ağ, Üstbağlantılardan oluşur.

İşlem Ortamı

Laboratuvar (soyutlanmış bireyler)

Büro ya da ev

Bir tek bağlanma ile Ağ, küresel çapta tüm konuları/bireyleri ilintilendirebilir.

Paralel Güdülenme

Yok

Yok

………

“Haydi, söyleşiye burada son verelim!”, vb. duygulanımlar mümkün.

 

Piagèt’nin dayandığı nokta, Skinner yaklaşımında bireye girişim özgürlüğünü kullanma fırsatının tanınmamış olması, dolayısıyla özgür eğitim değerinin olmayışıdır. Deneyin temeli, özgür etkinlik aracılığı olmaksızın  anlaşılmayınca, sonraki aşamaları zaten önemsizleşmektedir.

            Öte yandan Vigotski , Piagèt’ye şu eleştirileri getirmiştir:

-          Çocuğun düşünce gelişimi, ötizmden toplumsallaştırılmış söze, hayali görüntüden ussal ilişkilere geçişi nasıl gösterebilir?

-          Çocuk, yetişkinlerin söz ve düşünüş biçimini özümseme yoluyla öğrenme sürecini nasıl gerçekleştirebilir?

Piagèt’nin, konuşma ya da söz, toplumsallaştırılmıştır anlatımı söze, sanki daha başından toplum dışıymış gibi bir anlam kazandırdığından, ancak gelişme ve değişme sonucunda toplumsallaşmıştır, iletisini yüklemektedir. Oysa Vigotski’ye göre, dilin temelinde toplumsal etkileşim ya da toplumsal bağlantı yatar. Söz, bu ortamda bulunanları etkiler; yetişkin ya da çocuk tarafından konuşma başlatılır. Öyleyse, çocuktaki ilk konuşma biçimi, tümüyle toplumsaldır. Üstelik çocuğun, her konu alanı için almaya en üst düzeyde açık olduğu bir dönem vardır. Üst düzey düşünme süreçlerindeki gelişmenin toplumsal ve kültürel doğası, yetişkinlerle işbirliğine bağlıdır.

Vigotski bu düşüncesini, ZOPED (Zone of Proximal Development) ya da Gelişmeye Açık Alan kavramıyla belirtmektedir. Buna göre, bir alanda birey kendi başına çalışırken belli düzeyde bir başarım sergileyebilir. Oysa bir bilgisayar, bir yaşıt, bir uzman ya da kendisinden daha becerili bir başka kişinin eşliğinde ya da kılavuzluğunda aynı çalışmayı yaparsa, kendisindeki gizilgücü en üst düzeyde kullanma olanağını bulabileceğinden, ortaya bu iki durum arasında belirli bir başarım farkı çıkmaktadır. İşte, Vigotski çocuğun bu etkinliğine toplumsal çıraklık olarak bakmaktadır. Nitekim, Berryman da çıraklığa değinirken, kapsam/içerik, yöntem, ardışıklık ve toplumbilim açısından bilişsel çıraklığı ele almaktadır. Buna göre, kapsam çerçevesinde; işin püf noktası, bilişsel yürütme stratejileri olarak hedefleri belirleme, stratejik planlama, gözetleme, değerlendirme, gözden geçirme (metacognitive stratejiler)yi belirtmektedir. Öğrenme stratejileri çerçevesinde yeni alanlar bulma, belli bir konuda derinlemesine bilgi edinme, bellekteki bilgileri yeniden biçimlendirme niteliklerine işaret etmektedir. Yöntem çerçevesinde ise, gözlem yapma, katılma, çerçevede uzmanca stratejiler bulma etkinliklerine dikkat çekmektedir.  Yine yöntem boyutunda, ele alınan konuyla ilgili olarak gözden kaçanların dikkate sunulması, dönüt sağlanması, anımsatıcı ipuçların işe koşulması çok önemli bir yer tutmaktadır.  Bu yoldan pekiştirme işlevi gerçekleşmekte ve konu üzerinde bireyin denetimi egemen olmaktadır. Dolayısıyla, bir yandan birey dışsal süreçler üzerinde etkinliğini somutlaştırırken, öte yandan, ulaşmak istediği hedefe yönelik olarak sürekli biçimde özdenetim altında kendi bilişindeki bilgi, süreç ve değerlendirme aşamalarını geliştirmektedir. Aşamalılık boyutunda ise, karmaşık sorunlarda/konularda ayrıntılara geçmeden önce, tüm alanı görebilme duygusu kazandırılmaktadır (şema oluşturma). Son olarak, toplumbilim açısından bilgi ne zaman, nerede ve nasıl başka durumlara aktarılabilir? sorusunun yanıtı aranmakta ve başkalarıyla birlikte çalışmanın önkoşul olduğu belirtilmektedir (Gümüş, 1997; Osborne; Metcalfe ve Shimamura, 1996).

Bu açıklamalar, edilgin öğrenen birey yerine, etkin ve toplumsal ortamda katılımcı bireye ışık tutmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, öğrenme sürecinde biliş, istenç, duygulanım bir bütün olarak etkindir. İstenç, başarımı kılavuzlayıcı etkendir; özerkliğin simgesidir. Özellikle derin başarıyı hedefleyen bireylerde sebat olarak yansımasını gösterir.

4. WWW’de Bireyin Konumu Nerededir?

            Bireyin WWW (Küresel Bilgisayar Ağı)’deki konumunun iyi saptanabilmesi için öğrenmenin şu ölçütlerine göz atmakta yarar vardır.   Öğrenme:

1.                  Bilgideki artıştır; çok şey bilmedir.

2.                  Ezberlemedir; yüklenen bilgiye yeniden ulaşabilmektir.

3.                  Gerekli oldukça işe koşulabilecek olgular, beceriler ve yöntemleri elde etme/edinmedir.

4.                  Konular arasında ve dünya ile bağlantı kurma, anlamlandırma ve soyut kurgulamadır.

5.                  Değişik yoldan gerçeği yorumlama ve anlama; bilgiyi yeniden yorumlayarak dünyayı kavramadır.

İlk iki maddede sıralanan öğrenme biçimi, bilgiyi değiştirmeksizin aktarmacılıktır. Oysa, üç, dört ve beşinci maddelerdeki öğrenme yolları; güdüleyici uygun ortamı, yüksek öğrenme etkinliğini, yaşıtlar ve öğretmenlerle etkileşimi, son olarak da iyi yapılandırılmış bilgi/veri tabanını gerektirir.

WWW (Küresel Bilgisayar Ağı)’de birey, derin öğrenmeyi gerçekleştirebilmesi için;

1.         Okuma metnini anlama ve yorumlama, sonra da kendine özgü yapıyı bilişinde oluşturma sürecini  olgunlaştırmış (uyumlaştırma);

2.         Metinde yer alan dil, işaretler, akış şemaları, çizelgeler, resimler, vb. bilgi işaretlerini tümleştirme becerisini kazanmış olmalıdır.

3.         Laboratuvarda ya da düzyazı/nesir türü yazılarda olduğu gibi, öğrenilen konular başka etkinliklerle tümleştirilerek konu içeriğinin anlaşılması kolaylaştırılmalıdır.

4.         Öğrenilenlere ilişkin dönüt sağlanmalı, eksikler tamamlanmalı, yanlışlar düzeltilmelidir.

5.         Öğrenenin amacı/hedefi, yapılan etkinlikler ve bunların sonuçları üstüne düşünme geliştirerek, yukarıdakiler arasında bağlantı kurmak ve gerçeği yorumlamak ve anlamak olmalıdır.

            Hedeflerin ana çizgileriyle bu biçimde saptanmasından sonra, hangi açılardan ve koşullarda gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceklerine değinmek yerinde olacaktır.

            Beyin Odaklı Kuram (Brain Dominance) (Johnston ve Orwig, 1997)’a göre, bilişsel süreçler, beynin sağ ve sol yarımkürelerinde gerçekleşmelerine bağlı olarak ayrımlaşmaktadır. Sağ yarım kürede; sözdışı, somut, doğal bütüncül yapısıyla algılanan iletiler işlenirler. Bütün bir görüntüyü oluşturan ve bütünle ilişkili parçaları ele alan örüntülerdeki benzerliklerin saptanmasına yönelinir. Bu yarımkürede, ezgisel ve çizimsel yetenekler gibi sanatsal güçler yansımasını bulmaktadır. Bu niteliklerin bilinmesinden hareketle, Küresel Bilgisayar Ağı’nın Ağbağ sayfalarında erişilen bilgilerin çözümlenmesi; bu süreçte, öğeler arasındaki benzer yanların belirlenmesi,  iletilmek istenen iletilerin sanatsal örüntü aracılığıyla özümsenmesi, etkin grafik, çizim, vb. işlemler yapılarak bütüncüllüğe ulaşılması, vb. bireysel güçleri işe koşmak sözkonusu olmaktadır. Bu saptamalara dayanarak, bir Küresel Bilgisayar Ağı sayfasının tasarımındaki albeni derecesi; renkler, ışık demetleri, eğer varsa eşlik edici ana ya da düşük tonlu müziği, grafikler, durağan ya da hareketli resimler, vb. beyin sağ yarım küresindeki işlevleri gelişkin bireylere ilginç gelmektedir, denebilir.

            Öte yandan, beynin sol yarımküresinde sözel, soyut ve çözümleyici bilgiler, doğrusal ve ardışık bir biçimde işleme sokulurlar. Bütünü temsil eden küçük işaretlere yönelerek aralarındaki farklılıklar ve karşıtlıklarda odaklanılır. Matematik ve dil gibi akıl yürütme/uslamlama güçleri işe koşulur. Bir başka deyişle, metnin neredeyse yazıya dayanan ve okuma-dil ağırlıklı edimin egemen olduğu Küresel Bilgisayar Ağı sayfalarıyla etkileşimde, beynin sol yarım küresi etkindir.

            Bu saptamadan da anlaşılabileceği gibi, beynin yalnızca sağ ya da sol yarım küresini belirgin bir ağırlıkla işe koşma eğiliminde olan bireylerin WEB sayfaları üzerinde çalışırken, gerek çalışma sürelerindeki güdülenme dereceleri, gerek çalışmanın, sonuna dek sürdürülebilmesinde gerekli bir öğe olan sebat/dayanma/sabır gücü ve gerekse genel anlamda duygulanım boyutundaki etkilenme düzeyi, olması beklenen etkililik ve verimlilikte gerçekleşemeyebilecektir. Ancak, her iki yarım küreyi de bütüncül bir yapıda işe koşabilen bireyler, anılan bu öğeler açısından umdukları sonuçlara daha kolaylıkla ulaşabileceklerdir, denebilir.

            Öte yandan, Harward Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Howard Gardner’in Project Zero olarak anılan ve 1980’li yıllardan 1997 yılına dek uzanan, zekânın bileşenlerini saptamayı hedefleyen çalışmalarının bir sonucu olarak (Campbell, Campbell ve Dickinson 1996);

1.                  sözel-dilsel yetenek,

2.                  sayısal-matematik yetenek,

3.                  görsel-uzay ilişkileri yeteneği

4.                  ezgisel-işitsel yetenek

5.                  dokunsal-devinişsel yetenek

6.                  bireylerarası  ilişkileri geliştirme yeteneği ve

7.                  bireysel iç yaşantıları gözlemleme yeteneği

gibi belli başlı yedi bireysel güç kaynağının anlamlı derecede etkin olduğu ortaya sergilenmiştir. 1996 yılı sonunda ise, sekizinci bir güç kaynağı olarak çevreci/doğacı yetenek ile 1998 yılında da varoluşçu zekâ (düşünme yetisi) ileri sürülmüştür.

            Küresel Bilgisayar Ağı sayfalarında sergilenen olanaklar çerçevesinde, sözel ve sayısal işlemlerin yapılmasına ek olarak, grafik çizimlerin getirdiği kolaylıklar sonucunda, üç boyutlu görsel imgelerle bu güç kaynağının da etkin biçimde işe koşulmasına giden yollar açılmış olmaktadır. Yine Küresel Bilgisayar Ağı’nda işe koşulan müzik yayınları ya da müzik eşliğindeki sayfalarda bireyin ezgisel gereksinimine yanıt verilmesi de bir dereceye kadar sağlanmış olmaktadır. Ancak, dokunsal-devinişsel etkinliğine gelince, Küresel Bilgisayar Ağı’nın bağlandığı bilgisayar ekranı karşısında uzun süreler edilgin bir konumda kalmaya mahkûm olan bireyin doyumsuzluk sorununu yaşaması bir dereceye kadar kaçınılmaz olmaktadır. Yine de, spor, plastik sanatlar, vb. etkinlik alanlarında bilişsel yapının psiko-motor/devinişsel alt bölümlerini ilgilendiren sanal görüntü ve devinimler eşliğinde bireyin, kendisine iletilmek istenen iletileri içselleştirerek kendi eylemlerine dönüştürmesi olanağından söz edilebilir.

            Vigotski’nin de ileri sürdüğü gibi, toplumsal-kültürel örüntüde bireyin ancak kendisini bir bütün olarak ortaya koyabileceği anlayışının somut yansıması olan bireylerarası ilişkileri gerçekleştirme yeteneği, özellikle bilgi alış-verişi/söyleşi grupları ya da elektronik posta olanakları ile doğrudan bireyden bireye ilişkilerin yürütülmesi biçiminde ortaya çıkabilmektedir.

            Bireylerarası ilişkilerden fazlaca haz duymak bir yana, kendi yalnızlığıyla baş başa kalmayı tercih eden ve iç yaşantıları/gözlemlerine dikkatini odaklandırarak; gerek ezgi, resim, grafik ve plastik sanatların ve gerekse şiirsel, yazınsal, vb. etkinlik alanlarına duyduğu derin ilgi ve güdülenme nedeniyle o tür yapıtlara erişme ve kendine özgü yapıtları somutlaştırma/üretme çabasında olan bireylere de değişik olanakların sunulduğundan söz edilebilir. Özellikle son yıllarda, ayrı ayrı bireyler başta olmak üzere, çeşitli bilim ve sanat kuruluşlarının kendi Küresel Bilgisayar Ağı sayfalarını oluşturarak buralarda yapıtlarını sunmaları, - ki bunlara, dünyanın en ünlü müzelerinden olan Paris’teki Louvre Müzesi örnek olarak gösterilebilir – iç yaşantılarını daha da zenginleştirmek isteyen ve etkinliklerine çok boyutluluk katmada kendilerine örnek arayan bireyler için büyük olanaklardır, denilebilir.

            Son olarak, Darwin’in doğa içinde yaptığı uzun süreli gözlemleri, değişik şarapların tat ve koku yönünden niteliklerini belirlerken ilgili uzmanların sergiledikleri tatsal değerlendirmeler, bir araba motorunun çıkardığı ses ve titreşimlerden hareketle markasını belirleyen uzmanın işitsel yaklaşımı, parmak izleri üzerinde çalışan bilirkişilerin şaşırtıcı duyarlılıkları, vb. özel becerilerin oluşturduğu doğacı yetenek sözkonusu olduğunda, her ne kadar doğal nitelikleri gibi olmasa da, sanal görüntülerin sergilendiği bu tür olanaklar ve hattâ yeni tür ve nitelikleriyle karşı karşıya gelmek çok olanaklıdır. Özellikle de Ağbağlar aracılığıyla değişik ülkelerde oluşturulan söyleşi gruplarına üye bu tür yetenekli bireylerin gözlemlerini karşılıklı paylaşmaları, Küresel Bilgisayar Ağı sayesinde gündemde yerini korumaktadır.

            Yukarıdaki öngerekliliklerden anlaşılacağı gibi, Küresel Bilgisayar Ağı’ndaki birey, öğrenme stratejilerini geliştirmiş, üstbiliş çerçevesinde hedefini saptamış, planlamasını o doğrultuda gerçekleştirerek içsel ve dışsal süreçleri gözetlemiş ve elde ettiği sonuçları değerlendirerek tüm çalışmasını gözden geçirmiş; bununla da yetinmeyerek kendine özgü koşulları ve gayeleri dikkate almak suretiyle yeni çıkarımları elde etmiş olmalıdır. Bu sürecin temelinde ise, bilimsel kuşkuculuk bulunmalıdır.

            Zaman zaman Küresel Bilgisayar Ağı’ndaki çalışma olanaklarını etkileşimli tanımlamasıyla sunan araştırmacılar da çıkabilmektedir. Bu bağlamda, ortaya konan itirazlar ise şunlardır: Üstbağlantılı yazılar(*), metin tabanlı olarak etkileşimli değildir. Öğrencinin eylemine kendiliğinden dönüt/geri bildirim sağlamaz. Metin değişmez; ancak sistem çerçevesinde değiştirilebilir. Kitap boyutunda bir metindir. Olsa olsa, öğrenciye akademik anlayışı geliştirme olanağı sağlar. Üstbağlantılar, yazar tarafından önceden belirlenmiştir ve yapıyı kavramada eylem olanağı vermez. Bu nedenle, bu bir yeniden paketlemedir. Üstelik, bu yerde yoğun görüntüler de varsa, yüklemede/ekrana getirmede epey bir zaman geçeceğinden, bir kitabı açıp bakma eylemine göre çok daha can sıkıcı ya da sinirlendirici bir ruhsal tepkiye de neden olabilmektedir.

            Ancak, etkileşim kavramı çerçevesinde, Küresel Bilgisayar Ağı’nda yazı yazma, görüşleri dile getirme, resim ekleme, değişiklikleri izleyerek, yorum, görüş ve eleştirileri yansıtma olanağı verilmesinden sözedilebilir. Sonuçta, bireyin metni kavraması, parçalar arasında tümleşiklik ilişkileri kurması, olanlarla ilgili etkinlik gösterme, düşünce geliştirme, yorum yapma yoluyla verileri çözümlemesi ve kanıt elde etmesi, bireşime gitmesi  sözkonusu olabilir.

            Bu çerçevedeki bir etkileşim tanımlamasının da ilerisine geçilerek, sanal bir dünyada sanal bir kurum, oluşum ya da bilimsel araştırma merkezinde var olan tüm araç-gereçlerin işe koşulmasıyla yapılacak bilimsel gözlemler, yolculuklar, onlara ilişkin görüşler, yorumlar ve çıkarımlara vardırıcı çözümleme ve bireşimler en etkin öğrenme yolunu oluşturabilir. Bu yöntemde, teknoloji kendi doğal ortamında gözlenebilir. Uygun güdüleyici ortam, üst düzeyde öğrenme etkinliği, başkalarıyla (yaşıt ve öğretmenleriyle) etkileşim ve iyi yapılandırılmış bir bilgi tabanı ile karşı  karşıya gelinmesiyle mümkün olabilecektir.  Tüm bu etkinliklerin ardından da, anında ulaşılabilir/on-line elektronik dergilere düşünceler aktarılmış olursa, tüm olup bitenler, bireyin bilişsel sisteminde özgünleşerek kalıcı bir niteliğe bürünmüş olacaktır.

5.        Internet, Bireysel Gereksinimlere Hangi Düzeylerde Yanıt Getirebilmektedir?

Abraham Maslow’un gereksinimler hiyerarşisinde; fizyolojik, güvenlik, sevme-sevilme (aidiyet), özsaygı (başarılı olma, onaylanma, tanınma, vb.), bilme-anlama/kavrama, estetik (düzen, simetriklik, vb.) ve kendini gerçekleştirme gereksinimleri yer almaktadır.  Ancak kendisinden sonra insancı psikoloji alanında çalışma yapan yeni Maslow’cuların eklemeleriyle bu aşamalarda artış olmuştur. Buna göre, bireyin yalnızca içinde bulunduğu anlarda özlemini duyduğu alanlarda ve konularda gayelerine ulaşmasını tanımlayan kendini gerçekleştirme kavramı, başka bireylerin kendilerini gerçekleştirmesine yardımcı olmaya dek vardırılmıştır. Bu durum aşağıdaki çizimde yansıtılmaya çalışılmaktadır.

 Maslow’un Gereksinimler Hiyerarşisi/Piramidi(*)

Text Box: Temel GereksinimlerText Box: İkincil Gereksinimler
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


           

Çizimden de anlaşılabileceği üzere, başkalarının kendilerini gerçekleştirmesine yardımcı olma arzusunu taşıyan bir kişinin mutlaka toplumsal örüntüde etkin olması gerekmektedir. Konuya çoklu ortamlar açısından bakıldığında, Ağbağ sayesinde çok boyutlu ve yönlü bilgi alış-verişinin sağladığı bu olanağın özverili biçimde işe koşulmasıyla birlikte, sanal ortamda dayanışma ve yardımlaşmanın yolları açılmakta; bireylerin sayısı çoğaldıkça öğrenen toplulukların oluşmasına yönelik gerekli havanın oluşmasına yardımcı olunmakta ve iletişim alt yapısı ve olanaklarının gelişmesi ve hızlanmasıyla da öğrenen toplumların belireceği günlerin çok uzak olmayacağı umulmaktadır. Bütün bu ortak çalışmaların sergilenmesine eşlik eden en etkin öğenin, ortak hedefe dönüşme gizilgücünü taşıyan geleceği tahmin etme çabası olduğu apaçıktır.

6.        Sonuç

Bilgisayar ve Ağbağların sunduğu imkânların, ülkelerin eğitim hedefleri ve kültürel özgünlükleri açısından anlamının irdelenmesi gerekir. Bu teknolojik olanağın bir yeni yayılmacılığı başlattığı bilinmektedir. Sömürüye dönüşmemesi için neler yapılabilir?

Küresel Bilgisayar Ağı sayfaları, daha çok gelişmiş ülkelerin beyaz erkeklerince düzenlenmekte ve postmodern bir anlayışla demokratik özgürlük adına, Küresel Bilgisayar Ağı’na girmede geri kalmış sayılabilecek ve yeterli bilgi ve donanımdan yoksun ülkelerin bireyleri, küreselleşen dünyanın belli hedeflerine çekilmeye zorunlu bırakılmaktadırlar. Birinci aşamada yer alan katılımcılarda aşırı bir özgüven ve başarım duygusu, geniş kaynaklar ve olanaklar egemen iken, ikinci aşamada yer alanlar açısından, dışlanma ya da eleştirilme kaygısı, gelişmelerin gerisinden gitme çabası ve sonuçta yapıcı ve yıkıcı ruhsal gerilim eşikleri arasında gidip gelen bir Ağbağ’da kaybolma paranoyası/kaygısı gözlenebilir olmaktadır.

Ekonomik sektörlerde küreselleşme sürecinin değerlendirmesini yapan yetkililere göre, sistem, gelişmiş ülke ekonomileri lehine çalışırken geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke sistemleri daha da yoksullaşmaktadırlar.  Postmodernci anlayışların şırıngalandığı kültürel alanlarda ve Küresel Bilgisayar Ağı’nda üçüncü dünya bireyleri, hedef ve hedefe ulaştırıcı bilişsel ve dışsal süreçlerden yeterince haberdar olmadıklarından, karmaşanın egemen olduğu, bir yandan büyüleyici, öte yandan da ürkütücü nitelikteki Ağbağ ortamlarının sarmalında, sözüm ona elde ettikleri konumlardan nasıl yararlanabilecekleri sorusu tartışılmaya değmez mi?..

Hepsinden önemlisi de, Ağbağ’ımızı Geliştirelim! sloganı çerçevesinde, VII. Kalkınma Planında hedeflenen - laik,  evrensel, cumhuriyetçi, ulusal kültürü geliştirici, düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş, yeni fikirlere açık, kişisel sorumluluk duygusu gelişmiş ve bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek - örnek Türk insanının temel niteliklerinin nasıl kazanılabileceği ya da kazandırılabileceği sorusuna verilecek yanıttır. Ulusal politikaların yeterince güçlendirilip desteklenmediği, başka ülkelerin teknolojik ve bilimsel üstünlük ve etkinliğinin altında ezilerek çaresizlik duygusunun yaşandığı dönemlerde, bireylerin özgüveni, özsaygısı, yeterlik duygusu, başarım düzeyi olumlu mu, yoksa olumsuz yönde mi biçimlenmeye eğilimli olacaktır? sorusu ayrıca tartışmalara yol açabilecek niteliktedir. Ancak şurası iyi bilinmektedir: Dıştan herhangi bir karışmanın olmadığı, bireyin kendi özgürlükleri çerçevesinde, istediği gibi hareket edebildiği bir sanal ortamda öğrenen ve kendini gerçekleştiren birey ya da bireylerden, öğrenen ve kendini gerçekleştiren topluluklar/toplumlara doğru geçiş, çok daha kolay olabilecektir!..

Ulusal/bireysel, ulusal/uluslararası ve bireysel/bireysel düzlemdeki bilgi akışının, bireysel ve ulusal varoluş açısından isteneni verebilmesi için, öyle anlaşılıyor ki, Ağbağ karşısındaki bireyin duyarlı bir kavrayış, ayrıştırma (analiz), kanıt toplama, bireştirme (sentez), esnek/eleştirel/yaratıcı düşünme gücüne sahip, iyi bir iletişimci olarak yetiştirilmiş ve tüm bu becerileri kazanmış olması kaçınılmazdır. Birey, bilgiye erişmekten öteye geçebilmeli, bu bilgiyle kendine özgü yeni bir değer ve yorumlama sergileyebilmelidir. Bunun için ise, ülke, toplum ve kültür bilgisinin ve karşılaştırma becerilerinin gelişmiş olması gerekir. Bu gerekliliğin yerine getirilmesinde eğitim politikası çerçevesinde eğitimciye çok görev düşmektedir. Piagèt anlayışından hareketle, bilgiyi özümseme süreçleriyle uyumlaştırma süreçleri arasında ruhsal gerginliklere yol açan iç çatışmaları gideren uzmanca örüntü tanıma becerileri bireylere/öğrencilere kazandırılmalı, ondan sonra Ağbağ’da araştırma süreçleri için bilgisayar başına oturulmalıdır. Vigotski yaklaşımı gereğince ise, uzman kişilerin ya da uzmanca işlevi yerine getiren bilgisayar programlarının örnek niteliğindeki bilişsel ve üstbilişsel stratejileri çerçevesinde ve etkileşimli işbirliği koşullarında yeniyetmelik/çıraklık aşamasının geçirilmesiyle birlikte, dilsel iletileri alt ve üst düşünme düzeylerinde ve doğru biçimde değerlendirebilen bireyler ancak Ağbağ sanal ortamlarında özgüvenli ve dolayısıyla özgür adımlarla yolculuklarını gerçekleştirerek kazançlı çıkabileceklerdir. Benzeri bireyler ancak, kendilerini gerçekleştirerek doğru tahminlerde bulunabilecekler ve etkin öğrenen toplulukların oluşumunda etkin bir rolü gerçekleştirebileceklerdir.

 

KAYNAKÇA

Alexander, Shirley, Teaching and Learning on the World Wide Web. WWW.

Berryman, Sue E., Designing Effective Learning Environments. WWW.

Campbell, Linda, Bruce Campbell, ve Dee Dickinson, 1996, Teaching and Learning Through Multiple Intelligence, WWW.

Noble, David F., Digital Diploma Mills: Automation of Higher Education. (XMCA Tartışma Forumu’na Phil Agre tarafından aktarılmıştır: pagre@weber.ucsd.edu).

Edgar, Robert, PC is to Piaget,  as WWW is to Vygotsky. WWW.

Gümüş, Nazım, 1997, Öğrenmeyi Öğretmenin Öğrenci Erişisi, Kalıcılığı ve Akademik Benliğine Etkisi. H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara.

Elgin, Duane ve C. LeDrew, Global Consciousness Change: Indicators of an Emerging Paradigm. WWW.

MacIsaac, Dan, The Pedagogical Implications of Parallels between Kuhn’s Philosophy of Science and Piaget’s Model of Cognitive Development. WWW.

Metcalfe, J. ve A.P. Simamura, 1996, Metacognition: Knowing About Knowing. WWW.

Osborne, Jason, The State of Metacognitive Measurement. WWW.

Resmi Gazete, 1995, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: 1996-2000. 25 Temmuz, Sayı 22354 Mükerrer.

Ryder, Martin ve Brent Wilson, From Local to Virtual Learning Environments: Making the Connection. WWW.



(*)  Hypertext’ler

(*)  Aşkınlık ve geleceği tahmin etme aşamaları, yazınalan taraması sonucunda, araştırmacı tarafından piramide eklenmiştir.