Toplumların geçirdikleri yapısal ve niteliksel değişime
bakıldığında, aşağıdaki aşamalılık gözlenmektedir:
Dönem
|
Başarı Aracı
|
|
Avcılık |
Bir canlıyı öldürmedeki en
iyi yol/araç, bireyin yaşamını sürdürmeye yarayacak en iyi gıdayı bulma. |
|
Tarımcılık |
En büyük tarım alanları ile
en gelişkin tarımsal makinalara sahip olma. |
|
Sanayi |
En güçlü/gelişkin üretim
tesisleri/makina parkı ve en büyük sermayeye sahip olma |
|
Bilgi/İletişim |
Bilgiye erişim (yolları) ve
onu işleme stratejilerine ilişkin bilgiye sahip olma |
Toplumların geçirdikleri değişim ve araçlarında
sağladıkları gelişme, güçlü olma sonucunda sözkonusu olmuştur,
denebilir. Güç öğesi, önceleri doğadaki her türlü tehdit kaynağına karşı varoluşu
sürdürme içdürtüsüyle niteliksel değişime uğrayarak evrimsel çizgisini
kalınlaştırırken, özellikle Kartezyen felsefenin de etkisiyle, bireyin, doğa
güçleri üzerinde denetimi gerçekleştirme ve egemenliğini sürdürmeyi
hedefleyen modernleşme/çağcıllaşmaya doğru temel bir yönelişe geçmiştir.
İşte bu aşamada, insanla doğadaki güç kaynakları arasında bir ikilem
senaryosu kendisini göstermeye başlamıştır. Özne-nesne, madde-ruh,
güçlü-zayıf, yaşam-ölüm, vb. kutuplaştırma eğilimleri, yirminci yüzyılın
ortalarına dek tüm şiddetiyle varlığını sürdüregelmiştir. Geçmişte toplumsal
değişim, güç/asker ya da pazar/para aracılığıyla denetim altında tutulurken,
günümüzde bilginin denetimi önplana çıkmıştır. Bilgiye erişimi
denetleyebilenler, silaha ve paraya sahip olanlar gibi, eğitim ve bilgiye
erişimde egemen ve kilit odaklarını oluşturacaklardır, denebilir. Bir karşılaştırma
olması bakımından, tarım döneminden sanayi dönemine geçiş 50-60 yıllık bir
süreyi almışken, günümüzde, örneğin her 18 ayda bir bilgisayar sistemlerinde
şaşırtıcı denebilecek gelişmeler belirmektedir. Genel yaşam alanlarındaki bu
süre ise, ortalama beş yıla inmiştir.
Sonuçta, toplumların değişim ivmesi ve yönlerini
belirleyen bilginin ve onun ardında koşan bireyin arasındaki
ilişki büyük bir önem taşımaktadır, denebilir. Nedir bilgi? Öncelikle, bilen
bir özne ile onun bildiği nesne arasındaki doğrudan ilişkidir sözkonusu
olan. Dolayısıyla, herbir bilgi parçacığı, bir sistem bütünlüğü içinde kendine
özgü bir anlamı yansıtır. Eğitim, araştırma, iletişim, vb. yollardan bireyin
elde ettiği bilgi üzerinde bir işlem yapma ya da onun üzerinde özerkçe
etkide bulunma gücüne sahiptir. Oysa, öte yandan, enformasyon ya da malumat
denebilecek bilgi türü, bireye, bu hakkı tanımaz. Çünkü, bu tür bir bilgiyi,
gönderen kişinin belli bir sistem çerçevesinde biçimlendirmiş; bir maskeye
sokmuş olması durumuyla karşı karşıya kalınmaktadır. Bir başka deyişle, bireyle
nesne arasındaki doğrudan ilişki ortadan kalkmış, birileri ya da birtakım
aracıların da katkısıyla, o nesneye ilişkin bir bilgi niteliğine
büründürülmüştür. Bu aşamada birey, bilginin nesneye ilişkin ne denli doğruluk
ya da gerçeklik payı taşıyıp taşımadığını sınama/denetleme gücünden gittikçe
kopmaktadır. Bu durumlarda karşımıza, kendi sistemleri tarafından üretilen ve
anlamlandırılan çok çeşitli malumatı emmek zorunda bırakılan ve özne
olma durumunu yitirmek tehlikesiyle karşı karşıya bırakılan bir birey
çıkmaktadır.
Doğadaki varlıklarla onların karşısındaki birey konumunda
gelişimini sürdüren bu trajediye ek olarak, bir başka yön belirmektedir.
Nihaî ürün ve ona ilişkin bilgilerle uğraşagelen birey, bir sonraki aşamada süreçlere
ilişkin bilgiyle boğuşmak konumuna gelmiştir. Artık gündemde üretici
bilgi yerini almaya başlamıştır. Daha anlaşılır bir betimleme yapmak
gerekirse, bilgi, nesne ve birey ile onların arasındaki ilinti biçimini
nitelerken, malumat/enformasyon kavramı, ona sahip olduğunu ileri süren
bireyin doğrudan denetiminden çıkarak, ölümcül süreçlerin içinde
üretilen ya da üreyen bir olgu özelliğine bürünmüştür. Artık denetim
başka odakların dizginlerine bağlıdır. Enformasyon bombardımanına
uğrayan günümüz bireyi, bu durumlarda bilgiyi sınıflandırma, ayrıştırma ve
anlamlandırma sorunuyla karşı karşıya kalmakta; özdeğer güvensizliği ve
yitimi ile bunaltı sorunlarının ortasında kendisini bulmaktadır.
1992 yılında, 1600’ün üzerinde ve bunlardan çoğu Nobel
ödülü almış bilim adamının İnsanlığa Uyarı başlığıyla hazırladığı rapora
bir göz atıldığında, toplumsal ve bireysel değişim ivme ve yönü ile bireyin,
iletişim çağının açmazında hangi sorunsallıklarla karşı karşıya kaldığını
anlamak olanaklıdır (Elgin ve LeDrew, 1997).
Geleneksel Tutum ve Nitelikler
|
Özlenen Değişimler
|
|
Odak noktası, bireysel
özerklik ve hareketlilikte düğümlenmektedir. |
Odak noktasını, bireysel
gelişme ve toplum oluşturmaktadır. |
|
Birey, bedeniyle
nitelenmekte; kesinlikle ayrışmış ve tek başınadır. |
Birey, hem özgün hem de
büyük evrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Varlığımız, fiziksel varoluşumuzla
sınırlı değildir. |
|
Yaşayan canlılar olarak
bizler için, kendi ilerlememiz için cansız maddî kaynakları kullanmamız
doğaldır. |
Büyük canlı evrenin bir
parçası olarak var olan herşeye saygı duymak doğaldır. |
|
Acımasız bir rekabet
gerekli ölçüttür. Başkalarıyla, onlara darbe indirmek üzere yarışılır. |
Adaletli yarışma esastır.
Başkalarıyla, yaşamı sürdürebilmek/kazanmak için işbirliği önplandadır. |
|
Kitle iletişim araçları,
ticarî çıkarların baskısı altındadır ve yüksek tüketim kültürünü teşvik
etmede işe koşulur. |
Kitle iletişim araçları,
sürdürülebilirlik için güç kaynağıdır ve yaşam için daha işe yarar ve anlamlı
yaklaşımları ortaya koymaya başlar. |
|
Uluslar, küresel
ilişkilerde “cankurtaran sandal” ahlakı benimserler. |
Uluslar, küresel
ilişkilerde “evrendaş Dünya” ahlakını benimserler. |
|
Herkesin gönenci/refahı,
serbest pazar ya da hükümet bürokratlarının çalışmasına bağlı olarak
görülmektedir. |
Her birey, yerel düzeyde
üst dereceli yerel yönetime kavuşma ve özgürleşme ile küresel çapta
sürdürülebilir bir uyumu olanaklı kılan bir sorumluluğu üstlenir. |
Bu karşılaştırmadan da anlaşılabileceği üzere, Dünyamıza
ve onun bir parçası olan bireye yeni bir bakış açısı/paradigma ile
yaklaşılması gereği bulunmaktadır. Bir başka deyişle, sürdürülebilir bir
fiziksel çevre, doyurucu bir toplumsal ortam ve dipdiri bir tinsel/psikolojik
iç dünyanın, artık özlenir olmaktan öteye, yaşamda gerçekleştirmenin
yollarını bulmaya yönelik çabalar küresel boyutta harcanmaktadır. Geriye
dönülüp bakıldığında, sanayi döneminin, çözdüğünden daha çok sorunlar doğurma
aşamasına geldiği, çatışmaların çok boyutlu nitelikleriyle alabildiğine
yaygınlaşma eğilimi gösterdiği, bu nedenle de, daha geniş bir bakış açısıyla
tüm Dünyayı kapsayan bir canlı sistem anlayışının egemen kılınmasının
kaçınılmaz olduğu kendiliğinden gereksinim olarak duyumsanmaktadır.
Neden bütüncül sistem ya da canlı sistemlere
doğru bu gereksinim kendisini göstermektedir? sorusu bu noktada akla gelebilir.
Tüm canlılar arasında, en azından günümüze dek yapılan bilimsel araştırmaların
bulgularıyla uyumlu olarak, yalnızca insanoğlu en gelişkin beyin ve onun, ürünü
düşünme süreçlerine üst düzeyde sahiptir. İnsanoğlu, geçmiş yaşantılarına
dönerek geçmişte kendisini görebilir ve yine gelecekteki konumunu
tasarlayabilir. İçinde bulunulan durum konusunda düşüncelere dalarak en iyi
seçeneklerini yaşama geçirebilir. İşte, bu özdüşünme gücü, ne
bildiğini bilme olarak da tanımlanabilir. Bir aynada sanal görüntüsünü
yakalarcasına düşünce süreçlerimize ilişkin bilgileri geliştirdikçe, insanoğlu
kendi evriminin özyönlendirici aracı durumuna gelebilmektedir. Sürdürülebilir
bir gelecek yaratmada işte bu güç ve tercih önem taşımaktadır. Gelinen bu
aşamada yapılması olası gözlük değiştirme sürecinin ardından Dünya’ya ve
Evrene yenileştirilmiş bilgi kaynakları ve beklentilerle birlikte, tüm kilit
ilişkileri dengede tutma; iç/dış, bay/bayan, bireysel/toplumsal, yerel/küresel,
sezgisel/ussal, vb. ikilemlerden arınılarak farklılıklar arasında köprü
oluşturma, farklılıklara saygı, ortak çabalarla ortak hedeflere doğru
uyumlaşma, daha üst düzlemlerde ortak uzamlar oluşturma, geleceğe ilişkin yeni
hedefler olarak önümüzde durmaktadır, denebilir.
Sanayi toplumundan bilgi toplumuna doğru geçişte dikkati
çeken gelişmelere bakıldığında, 1930-40’lı yıllarda radyo ve gazeteler,
1960-70’li yıllarda televizyon, 1980’li yıllarda çok sayıdaki
televizyon kanalları ve son olarak 1990’lı yıllarda kablolu televizyon
ağları ya da uydu destekli yayıncılık anlayışı ile Küresel Bilgisayar Ağı
(Internet)nın serpilip geliştiği saptanabilmektedir.
Özellikle 1950’li yıllarda ABD Savunma Bakanlığının
yatırım öncülüğünde proje geliştirme çalışmalarının ürünleri olarak yeni yeni
bilgisayar teknolojisi ürünleri piyasaya çıkmaya başladığında, devrim
beklentisi kök salmaya başlamış; ardından 1960 ve 70’li yıllarda başta eğitim
alanı olmak üzere, yaygın bilgisayar kullanımları – öğreten makinalar,
programlı öğretim, bireyselleştirilmiş öğretim – toplum çapında başarı
umutlarını yeşertmiştir. 1980’lerden başlayarak çoklu etkileşimli bilgisayar
düzenekleri/multimedya bu umutları daha da kamçılamış; ne var ki, özellikle
okullardaki öğrenci başarılarında gözlenen artışların temelinde, öğretmenlerin
izlediği öğretme yaklaşımlarının yer aldığı, dolayısıyla bu teknoloji
harikası ortamların yüzde beş gibi bir etki oranının üzerine çıkamadığı
anlaşılmıştır.
Ülkemizde özellikle 1990’lı yıllarda, aynen başta ABD ve
Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, bilgisayar donanım ve yazılımlarına, eğitimden
beklenenlerin gerçekleştirilmesi amacıyla büyük umutlar bağlanmış; kitlesel ve
pilot uygulamalar niteliğindeki donanım ve yazılım siparişleri verilerek satın
alımları gerçekleştirilmiştir. Hemen buna paralel olarak okullardan temsilci
öğretmenlerin oluşturduğu küçük gruplara yetiştirme kursları verilmiş ve
bilgisayar laboratuvarlarının etkinliğine umutlar bağlanmaya devam
etmiştir. Ancak, bu çabalarla neredeyse öğretmenlerimize hızla çağ atlatma
tutkumuzun ürünleri kendisini özlenen düzeyde pek verememiş; Milli Eğitim
Bakanlığı, Ders Araçları Daire Başkanı, Hakkari’de oluşturulan bir okulun
bilgisayar laboratuvarı sorumlusu öğretmeni, “Dikkat edin! Bilgisayarlara
virüs bulaşmasın!” diye uyardığında alınan yanıt şöyle olmuştur: “Merak
etmeyin hocam! Her türlü önlemi alıyoruz: Laboratuvarı her gün paspaslatıyoruz.”
Demek ki, iletişim teknolojilerindeki gelişme ivmesine
toplumsal/kültürel gelişme ivmesi yetişememekte, sonuçları düşündürücü
olmaktadır. Oysa bilgi çağı ya da toplumu çerçevesinde bilginin nasıl bir
niteliksel değişim geçirmekte olduğunu doğru biçimde saptamak çok önemli olup
çıkmaktadır. Sanayi toplumu ve sonrasında üretilen her türlü ürünün
pazarlanması sürecinde pahalı ve büyük sıkıntılarla dolu kanallar devrede
tutulurken, yeni dönemde bu ürünler yerine o ürünlerin bilgisini bir kitaba,
bir söze ya da elektronik ortama yerleştirerek dolaşımını sağlamak daha
kolay ve ucuzdur. Bu tür bilgilerin kolay erişilebilirliği, ucuzluğu,
süratliliği ve kalıcılığı, elektronik ortamlara duyulan gereksinimi
artırmıştır. ABD Savunma Bakanlığının, II. Dünya Savaşının ardından, her
türlü engelleme ya da arızalanmadan uzak biçimde, yetkin bir iletişim
teknolojisinin geliştirilmesi talebinin bir sonucu olarak önce bu ülkede,
sonrada NATO üyesi ülkelerde özel tasarlanmış iletişim ağları yaşama
geçirilmiş, ardından üniversiteler arasında bir tümleşik bilgisayar ağına doğru
genişleme eğilimi göstermiştir. Ancak, genel kitlelerce sanılabileceği gibi, bu
eğilim, içinde saf bir bilim tutkusuna dayanarak kendiliğinden
güçlenmemiştir. Bu gelişimin öyküsü, York Üniversitesi tarihbilimcisi David
Noble’a göre şöyle gerçekleşmiştir.
Kanada’nın York Üniversitesi’nde, üniversitenin Cultech
adlı yan teknoloji firması ile bir özel şirketin işbirliği sonucunda tüm Web
sayfalarına 10.000 $ karşılığında Logo konulacaktı.
Üniversite yönetimi ve özel şirketler ile
öğretmenler ve öğrenciler karşı karşıya geldiler. Grevin şiarı: “Yönetim Kurulu
odası yerine derslik”. Karar tepeden alınıyor. Karara herhangi bir üniversite
çalışanı ya da öğrencisinin katılımı sözkonusu değil!..
ABD’deki
UCLA’da karar yaz aylarında alındı. Tatil zamanıydı. Devreye kimse giremedi. UCLA
yeni girişimini desteklemek üzere, öğrencilerden ek bir harcın alınmasına karar
verdi. Yeni teknolojiyi uygulamanın altında yatan gerekçe neydi?.. Geride kalma
korkusu ve “ilerleme” zorunluluğunun yarattığı baskı. Görünmeyen asıl gerekçe
ise, yüksek öğretimin ticarileştirilmesi. Yerleşkede biriken sermaye
sonucunda, düşünsel etkinliğin düşünsel sermayeye dönüştürülmesi ön plana
çıkmıştır. Sonuç: Düşünsel mal varlığı. Yirmi yıllık bir geçmişi olan bu
sürecin iki boyutu vardır:
1970’li
yılların ortalarında bilimsel ve mühendislik bilginin piyasada alınıp
satılabilen ve dolayısıyla sahiplenilebilen ticarî ürünlere dönüştürülmesi
yolunda, üniversitenin araştırma işlevinin ürünleştirilmesi; kurs/dersleri,
kurs yazılımlarına ve öğretim etkinliğinin ta kendisinin, sahiplenilebilir ve
piyasada alınıp satılabilir ticarî ürünlere dönüştürülmesiyle birlikte
üniversitenin eğitsel işlevinin ürünleştirilmesi.
Bu durumda üniversiteler
öncelikle patent ve lisansların üretim ve satış yeri olmakta; ardından da,
çoğaltma/üretme hakları saklı video bandları, kurs yazılımları, CD Romlar ve Ağ
yerleşkeleri/Web sitelerinin üretim yeri ve belli başlı pazarı durumuna
gelmektedirler.
1973’lerdeki petrol bunalımı ve uluslararası rekabetin
yoğunlaşması sürecinde, büyük sanayileşmiş ülkelerin şirket ve siyaset
önderleri, ağır sanayiler üzerindeki tekellerinin yitirilmekte olduğunu
anlayınca, - uzay, elektronik, bilgisayar, gereçler, iletişim, biyomühendislik,
vb. – “bilgiye dayalı sanayilerin candamarı olan bilgi üzerindeki tekelcilige
kendi üstünlüklerinin bağlı olması gerektiği” çıkarımını yaptılar. İşte,
“düşünsel sermaye”ye olan bu odaklanma, önceden görülmemiş derecede ekonomik
çarkların arasına üniversiteleri alarak kendi birincil kaynakları olarak
dikkatlerini onlara yönelttiler. Son on yılda sanayiciler ve onların üniversite
yerleşkesi çerçevesindeki ortakları, bu bilgiyi yaratmanın risk ve
maliyetlerini toplumsallaştırarak/toplumsal birimlere yayarak ürünlerini
özelleştirmeye götürecek yolları buldular. Kendiliğinden gelişen bu işbirliği,
İş Konseyleri ile Yüksek Öğretim Kurulunun çalışmasıyla yönlendirilen ortak
lobicilik çabalarına dayanarak şirketler ile akademik yönetim kurulları odaları
arasında uzanan hatlarla “ayrıntılı işleme” ağlarının kurulmasına yol açtı.
Tröstleşmeye karşı çıkarılan düzenlemelerdeki gevşeme ve üniversite
araştırmalarına şirketlerin fon aktarması durumunda sağlanan vergi
bağışıklıklarına ek olarak, bu ortak/ikili çabanın en belirgin sonucu, federal
hükümetin parasal destekleriyle sağlanan patentlerin aidiyetini kendiliğinden
üniversitelere tanıyan patent yasasının 1980’de çıkarılmasıyla gerçekleştirilen
reform olmuştur. Başka bir deyişle, laboratuvar bilgileri, düşünsel sermaye ve
mal varlığı şeklinde patentlere dönüşmüştür. Patentlere sahip şirketler olarak
üniversiteler, düşünsel mal varlığı politikalarını saptamaya, ticarî
nitelikteki araştırmalarının yürütülmesi için altyapı geliştirmeye, şirketlerle
olan bağlantılarını genişletmeye ve patentlerine dayalı lisanslarıyla birlikte
yeni ürünlerinin pazarlanmasına yönelik aygıtları oluşturmaya doğru adımlarını
attılar. Üniversitenin ürünleştirilmesi sürecinin ilk sonucu, üniversite
kaynaklarının toptancı satıcılık niteliğindeki yeni konumlanışının, eğitsel
işlevi pahasına araştırma işlevine doğru kaydırılarak gerçekleştirilmesi olmuştur.
Sonuçta, sınıfların öğrenci sayıları şişmiş, öğretim
kadroları ve öğretim kaynakları azalmış, ücretler dondurulmuş ve eğitim
programlarındaki konu alanları en aza indirilmiştir. Bu arada, ticarî
altyapının oluşturulması ve bakımı ile aşırı yığılmış yönetici personelin
finansmanı için harçlar gittikçe yükseltilmiştir. Ne var ki, öğrenciler
eğitimleri için gittikçe daha fazla harç öderken ve karşılığında daha azını
alırken, üniversite yerleşkeleri kendilerini bunalımda bulmuşlardır. Örneğin,
1976-1994 yıllarında kamu araştırma üniversitelerinde araştırmalara ayrılan
paylar % 21,7 oranında artarken, öğretime ayrılan harcamalarda % 9,5 oranında
azalma olmuştur.
İkinci aşamada öğretimin ürünleştirilmesi, birinci
aşamanın yol açtığı bunalıma bir çözüm olarak ileri sürülmüştür. Malî
çöküntünün nedenleri ise, pahalı ve düşük verimdeki ticarî altyapı ve aşırı
artmış olan yönetim giderleri iken, bunlar gözardı edilerek bilgisayar destekli
öğretim şampiyonları, fazla sayıdaki öğretmenlerin etkililiğinin artırılmasına
dikkatlerini yöneltmişlerdir. Üstelik, yüksek teknoloji araçlarının, yüksek
öğrenim maliyetlerini azaltmak yerine, daha da artırarak sorunu
karmaşıklaştırdığı gerçeğini de gözden ırak tutmuşlardır. Bugüne değin elde
edilen deneyimlerden anlaşılmıştır ki, donanım, sürüm yükseltme, bakım, teknik
ve yönetsel destek elemanı gibi, aşırı genişlemiş gereksinimler ile öğretici
zamanına duyulan sınırsız taleplerle birlikte, bilgisayar destekli öğretim;
işgücündeki azalma, dışarıdan finans sağlama gereği ve öğrencilerin teknoloji
harcamalarındaki payları bir yana, maliyetler, geleneksel eğitimden çok daha
fazla olmuştur.
Son yıllarda yapılan araştırmalarda, yüksek öğretimde
kullanılan eğitim teknolojilerinin, gerek verimlilik iyileştirmesinin, gerekse
eğitsel nitelik artışında anlamlı kazanımların gözlenmediği saptanmıştır…
Yüksek öğrenimdeki bu ikinci dönüşüm – öğretimin
ürünleştirilmesi – ileri eğitimin yararlanıcıları olan öğretmen ve öğrencilerin
bir çalışması/işi değildir. Çünkü, bu aşama, gerçekten hiç de eğitimle ilgili
değildir. Yalnızca pazarlamaya yöneliktir. Bu dönüşümün en ateşli destekçileri,
Apple, IBM, Bell, kablo şirketleri, Microsoft gibi ağ donanımı, yazılımı
ve “içerik” satıcıları ile Disney, Simon ve Schuster, Prentice-Hall, vb.
eğitimi kendileri için pazar olarak gören eğitsel gereç ve yayıncılık
şirketleridir. Lehman Brothers yatırım şirketinin bir raporuna göre, bu
pazar, birkaç milyar dolarlık bir gizilgüce sahiptir. Hattâ, eğitim
sanayiinde yatırım fırsatı hiç bu denli iyi olmamıştır. Öyle ki,
sağlık/ilaç sektöründen vazgeçilerek gelecekteki kazançlı yatırımlar için “odak
sanayii” haline gelecektir. Yine bu rapora göre, sağlık sektöründe olduğu gibi,
eğitim piyasasında da eğitsel destek örgütleri (EDÖ) baskın bir rol
oynayacaktır.
Üniversite yerleşkelerine ulaşamayanlar için eğitime
erişimin sağlanacağına ilişkin demokratik söylemler bir yana, uzaktan
erişim gerçekleştirenlerin sayısını, yerleşkelerdeki öğrenciler sekiz katına
aşmakta ve bu durumda yerleşkeler bu ürünlerin gerçek alıcısı
olmaktadırlar. Araç-gereç satıcılarına ek olarak, şirketlerin yetiştirme/eğitim
savunucuları-yandaşları, “hatlar üzerinden/online eğitim”, sorun çözme, bilgi
işleme ve “tam zamanında” eğitilmiş işgörenlerini kazanç getirici bir hıza
kavuşturmanın başka bir yolu olarak görmektedirler. Askerî kurumlarca
geliştirilen bilgisayar destekli öğretim yöntemleriyle tümleşik evde yetiştirme
programlarını da aşarak, yüksek öğretimin gerçekleştirilmesindeki dönüşümü,
kamu giderleriyle gerektiği gibi yetiştirilmiş personellerin sunuş aracı olarak
görmektedirler.
Bu dönüşümün üçüncü belli başlı destekçisi de üniversite
yöneticileridir; sözkonusu dönüşümü, kurumlarına çağdaş bir “ileriyi gören”
görüntüsü kazandıran basamak olarak görmektedirler. Dahası, bir yandan
bilgisayar destekli öğretimi doğrudan emek/işgücü ve fabrika bakımı gibi, daha
az öğretmen ve sınıflar, dolayısıyla maliyetlerdeki düşüş aracı olarak
değerlendirirken, öte yandan, fakültenin özerkliği ve bağımsızlığını çökertmeyi
hedeflemektedirler. Aynı zamanda da, yazılım ve içeriklerinin hak sahipleri
sıfatıyla satıcılar olarak kurumları ya da kendileri için bir nebze ticarî
etkinliği gerçekleştirmeyi ummaktadırlar. Üniversite yöneticilerini bu alanda
gittikçe artan bir yoğunlukta yeni teknolojilerin kullanımı doğrultusunda
teşvik eden birçok özel vakıf, ticarî şirket ve akademik ortaklı holdingler
desteklemektedir. Bunlar arasında Sloan, Mellon, Pew, Culperer Vakfı,
Amerikan Eğitim Kurulu ve dahası, 600 kolej ve üniversite ile yüz özel kuruluşun
temsilcisi bir konsorsiyum olan Educom yer almaktadır.
Son olarak, bu çabanın ardında, her yerde bulunan
teknoloji fanatikleri bulunmaktadır; bunlar, bilgisayarları herşeyin çaresi
olarak nitelememektedirler. Çünkü, onlarla oynamayı severler. Özel sektör ve
üniversite patronlarının hevesle yüreklendirmeleriyle, sözüm ona eğitimin
iyileştirilmesine ilişkin eğitsel iddiaları gerçekleştirecek desteği
sunmaksızın, verimlilikteki artışta gözle görülür bir kanıt bulunmaksızın ve
gerek öğrenciler ve gerekse öğretmenlerden etkili bir talebin gelmesini
beklemeksizin, ileri atılırlar.
York ve UCLA’ya ek olarak Kuzey Amerika üniversiteleri
hızla bu ticarileştirme, yani ikinci aşamasına sokulmaktadırlar. Arizona ve
Californiya eyaletleri, kendi sanal üniversite projelerini başlatırken, “West
Smart States” adlı konsorsiyum tüm yerleşkelerini bir açık hatlı eğitim ağına
bağlama çalışmasını yürütmektedir. Kanada’da ise Vancouver’deki Simon Fraser
Üniversitesi’nde odaklanan ve Uzaktan Öğrenmeyi Araştırma Ağı tarafından
yürütülen ve çoğu ulusal yüksek öğrenim kurumlarını bir “Sanal U(niversite)
ağına bağlamayı hedefleyen ulusal bir proje yürütülmektedir.
Tüm bu girişimlerin ardında yatan ticarî niyet ve pazara
yönelik oluş apaçıktır. Örneğin, ABD’deki en geniş çaplı “Batı Eyaletleri Sanal
Üniversitesi” Projesinin hedefleri arasında;
1. İleri teknolojinin işe koşulmasıyla öğretim gereçleri,
kurs yazılımları ve programları için pazarın genişletilmesi,
2. Gösterimi yapılan yeterlik için pazarın genişletilmesi,
3. Özellikle yasalarla, politikalarla ve yönetsel yönergeler
ve düzenlemelerle yaşama geçirilenleri başta olmak üzere, bu pazarların özgürce
işlerliğe kavuşturulması için yürürlükte bulunan engellerin saptanması ve
kaldırılması,
yer almaktadır.
Utah Eyalet Valisi Mike Leavitt’in ileri sürdüğüne göre,
“Gelecekte, bir yüksek öğretim kurumu, bir yerel televizyon istasyonu kadar
küçük olacaktır.” Böyle bir proje için başlangıç fonları/ödenekleri,
dünyanın en büyük eğitim yayıncısı olan Simon ve Schuster’ın eğitim kolu olan
Eğitsel Yönetim Grubu/Educational Management Group gibi bir özel sektörden
gelmektedir. Simon ve Schuster’in baş yöneticisi Jonathan Newcomb bu konuda
şunları söylüyor: “Etkileşimli teknoloji kullanımı, fiziksel sınıftan,
yirmibirinci yüzyılda ortaöğretim ve sonrası için herhangi bir zaman ve yerde
yapılacak öğrenme için model oluşturabilecek nitelikte temel bir değişmeye yol
açmaktadır. Bu dönüşüm, siber uzayda kullanım haklarının korunmasıyla birlikte
sayısal teknolojideki gelişmelerle olanaklı hale gelebilecektir.”
Benzer biçimde, Kanada’da belirlenmiş eğitsel yazılım
platformundan oluşan “Sanal U”yu geliştirmeye yönelik ulusal çabalar, Kodak,
IBM, Microsoft, McGraw-Hill, Prentice-Hall, Rogers Cable Systems, Unitel,
Novasys, Nortel, Bell Canada ve GTE’nin bir araştırma kolu olan MPR
Teltech’ten oluşan bir sanayi konsorsiyumunca yürütülmektedirler. Bu
projenin de ardında ticarî dürtünün bulunduğu ortadadır. 50 milyar dolarlık
Kanada piyasasının gizilgücünü tahmin eden proje tasarısı, araştırmacılar
ve sanayinin, yeniliklerini ticarîleştirmelerini yüreklendirecek bir düşünsel
malvarlığını kabul edecekleri konusunu vurgulamakta ve “kurs yazılımları ile
başka öğrenme ürünleri”ni de kapsayan “bir dizi ticarî nitelikleriyle
pazarlanabilen donanım ve yazılım ürünleri ve hizmetleri”nin geliştirilmesini
öngörmektedir. Simon Fraser Üniversitesi profesörlerinden olan projenin iki
yöneticisi, üniversiteyle işbirliği içinde bu ürünleri satmak üzere
şirketlerini kurmuşlardır.
Bu arada British Columbia Üniversitesi son zamanlarda
kendi eğitim ağ yerleşkesi yazılımlarını satmak amacıyla WEB-CT şirketini
kurmuş; bu yazılımlar, kendi bilgisayar bilimleri profesörlerinden biri
tarafından tasarlanmış ve halen UCLA’da kullanılmaktadır. Son birkaç ay içinde,
WEB-CT, Silicon Graphics ve Prentice-Hall ile üretim ve dağıtım ilişkilerine
girmiş ve ABD’de olduğu gibi, Kanada yüksek öğrenim pazarında hızla büyük bir
rol oynamaya başlamıştır. 1997 Güz dönemi başladığında WEB-CT lisansına
sahip olanlar arasında, UCLA ve Kaliforniya Devlet Üniversitesine
ek olarak, Georgia, Minnesota, Illinois, North Carolina ve Indiana gibi
üniversiteler ile Syracuse, Brandeis ve Duquesne gibi özel kurumlar da
yer almaktadır.
Üniversite öğretiminin ürünleştirilmesinin sonuçları iki
biçimde yansımaktadır:
1. Ürünlerin üretim yeri olarak üniversite,
2. Bu ürünler için pazar konumundaki üniversite.
Bu açıdan bakıldığında, öğrenciler için maliyetler,
baskı/zorlama, gizlilik, dürüstlük/adalet ve eğitimin niteliği gündemde yerini
almaktadır.
Öğretimin ürünleştirilmesiyle birlikte, işgücü olarak
öğretmenler, öğretsel ürünlerin etkin yaratımı için tasarlanan bir üretim
sürecine çekilmektedirler. Dolayısıyla, yukarıdan aşağıya doğru hızla
teknolojik dönüşüm geçiren öteki sanayilerdeki üretim işçilerinin her türlü
baskısına maruz kalmaktadırlar. Bu çerçevede, fakülteler, öteki becerili
işçilerin tarihsel olumsuz durumuyla, dile getirilenden daha çok ortak bir
paydaya sahiptir. Teknoloji aracılığıyla onların etkinliği, işleri üzerindeki
özerkliği, bağımsızlığı ve denetimini azaltmak, işyeri bilgileri ve denetimi
olabildiğince yönetimin ellerine teslim etmek amacıyla yeniden
düzenlenmektedir. Başka sanayilerde de olduğu gibi, teknoloji, yönetim
tarafından öncelikle, işgücünü disiplin altına almak, beceriksizleştirmek ve
konumunu sarsmak amacıyla yaygınlaştırılmaktadır.
Bir kez fakülte ve kurs/dersler açık hatlarla kullanıma
açıldığında, bundan önce görülmedik derecede, yöneticiler fakülte başarımı ile
kurs içerikleri üstünde doğrudan denetime sahip olmaktadırlar. Ayrıca, yönetsel
inceleme, gözetleme, sıkı disiplin altında tutma ve hattâ sansür, beklenenin de
ötesinde artmaktadır. Aynı zamanda, teknolojinin kullanımı, çalışma süresinin
kaçınılmaz biçimde uzatılmasını; gece ve gündüz yirmidört saat durmarsızın
teknolojinin üstünde yer alma ve söyleşi odaları, sanal büro saatleri ve
elektronik posta aracılığıyla şimdi anında ve sürekli olarak erişilebilir
konumdaki gerek öğrencilere gerekse yöneticilere yanıt verme savaşımını fakülte
verdikçe, çalışmanın yoğunlaştırılmasını gerektirmektedir. Benzer biçimde
teknoloji, fakülte olanakları, etkinlikleri ve taleplere yanıt verişlerini
yönetimin çok daha dikkatlice izlemesine fırsat tanımaktadır.
Fakültenin kurs malzemeleri/yazılımlarını açık hatta
hizmete sunmaya başlamasıyla birlikte, bu malzemeyle kaynaştırılmış bilgi ve
kurs tasarım becerisi (fakültenin sahipliğinden) çıkmakta bilgisayar ortamına
aktarılmakta ve yönetimin eline teslim edilmektedir. Bu durumda yönetim,
teknolojik olarak önceden paketlenmiş kursu sunmak üzere daha az becerili ve
dolayısıyla daha ucuz çalışanları işe koşma konumundadır. Bu konum, bu
ürünlerin sahipliğine soyunan yönetime, çok daha az parasal harcamayla ve özgün
tasarımcının katılımı ya da hattâ
bilgisi olmaksızın, kursu her yerde pazara sunma olanağı tanımaktadır.
Bu arada bu paketlenmiş ürünlerin alıcısı olan öteki akademik kurumlar, bu
nedenle kendi çalışanlarıyla olan sözleşmelerini sona erdirme ve ardından da,
çalışmalarını gözardı etme, son olarak da, kurum içi öğretim görevlilerine
duydukları güveni zedeleme aşamasına gelebilmektedirler.
Çok daha önemlisi ise, bir kez fakülte kurslarını
yazılımlara aktardığında, uzun dönemde fazladan bir hizmet gerekli
olmamaktadır. Artık çalışmalar geride kalmıştır. Kurtz Vonnegut’un klasik
romanı Piyanocu’da, makinist Rudy Hertz’in gururu, kendisine dehasının
ölümsüz olacağını söyleyen otomasyon mühendislerince okşanmaktadır; ona bir
bira ısmarlarlar. Becerilerini kaydederler. Sonra da işine son verirler.
Günümüzde fakülteler aynı alın yazısıyla karşı karşıyadırlar; parlak
düşünceleri/ürünleri milyonlarca insana açık hatlardan sunulacaktır. Hem de
gelecekte herhangi bir katılımları sözkonusu olmaksızın. Bazı kuşkucu
fakülteler ise, kendi yaptıklarının bir olasılıkla otomatik bir niteliğe
dönüştürülemeyeceğini ileri sürmektedirler ve bunda da haklıdırlar. Ancak,
eğitim niteliğindeki kayıp ne olursa olsun, herhangi bir biçimde
otomatikleşilecektir. Çünkü eğitim, tüm bu olup bitenlerin dışında bir şeydir.
Burada söz konusu olan paradır. Kısacası, öteki sanayilerin otomasyonunda
olduğu gibi, yeni eğitim teknolojileri de, fakültelerin bilgisini ve
becerilerini hortumlamakta, çalışma yaşamları üstünde denetimini oluşturmakta,
emeklerinin ürününe el atmakta ve sonuçta da, geçinme araçlarını kendi
dizginleri durumuna dönüştürmektedir.
Bunların hiçbirisi spekülasyon değildir. Güz (1997)
döneminde UCLA fakülteleri, yönetimin talebi üzerine, görevleri gereği ya da
isteksizce bile olsa, - hangi biçimde olduğu gerçekten önemli değil – ders
programları ve ödevler/projelerden tüm kurs konuları ve ayrıntılarına kadar
uzanan kurs çerçevesini; bunların kime ait sayılacağı ve dahası da, nasıl
kullanılacağı ve sonuçlarının ne olacağı gibi sorular yanıtlanmaksızın, açık
hatlarda kullanılmak üzere ağ yerleşkesine yerleştirmişlerdir.
York Üniversitesinde, sahiplik hakkı bulunmayan
fakültelerden, kurs konularını video, CD Rom ya da Internet aracılığıyla
kullanıma açmaları, aksi takdirde işlerine son verileceği bildirilmiştir.
Ardından da şimdilerde otomatikleştirilmiş programlar olarak kendi kurslarını
vermek üzere ve önceki aylık ücretlerinin ancak bir kısmı karşılığında işe
başlatılmışlardır. New York’taki New School ise, alışılageldik biçimiyle, açık
hatlarda kurslar tasarlamak üzere çoğu işsiz doktorları tüm ülke çapında
seçerek sözleşmeyle işe başlatmaktadır. Tasarımcılar, işgörenler konumunda
değil de, yalnızca niteliksiz çalışan ücretiyle devreye sokulmakta ve
kendilerinden, kurslar üzerindeki tüm haklarını üniversiteye aktarmaları talep
edilmektedir. Ardından New School bu kursları herhangi bir kimseyi
çalıştırmaksızın kullanıcıların taleplerine sunmaktadır. Bu durum ise, yalnızca
sürecin başlangıcıdır.
Bir akademik konsorsiyum olan Educom geçtiğimiz günlerde
kendi Öğrenme Altyapısı Girişimi/Learning Infrastructure Initiative’ini kurmuştur.
Bu çerçevede, geleneksel Taylorculuk anlayışıyla fakültedeki işlerin belirgin
görev alt sınırlarına bölünerek, profesörlerin yaptıkları etkinliklerin
ayrıntılı bir araştırması yer almaktadır. Educom, kurs tasarımı, dersler ve
hattâ değerlendirmenin tümüyle standartlaştırılabileceği,
mekanikleştirilebileceği ve dışarıdaki ticarî satıcılara sunulabileceği
inancındadır. Educom başkanı Robert Heterich’in gözlemine göre, “Günümüzde
bireysel insan aracılığının oldukça yoğun olduğu ortamları görmektesiniz. Bazı
alanlardan insan aracılığını ortadan kaldırma ve onun yerine otomasyonu
sağlayacak akıllı, bilgisayar destekli ve ağ ortamlı sistemleri koyma
gizilgücü, olağanüstü görünmektedir. Bu durum gerçekleşmeli de.”
Bu amaca yönelik olarak, üniversite yönetimleri,
haklardan yoksun ve yarı zamanlı fakülteler ile henüz işin yenisi ve ona aday
olan güçsüz işgörenler üzerinde en büyük baskıları oluşturarak onları anlaşma
için ya zorlamakta ya da ayartmaktadır. İşbirliğini ödüllendirmek ve karşı
görüşlüleri de düşkırıklığına uğratmak amacıyla akademik teşvik ve yükseltme
yapısını kullanmaktadırlar. Aynı zamanda da, yeterli olmaktan uzak, verimsiz ve
pahalı, gelişmelere karşı duran ve öğretim teknolojileri aracılığıyla
iyileştirme ya da değiştirilme gereği duyan konumdaki fakülteleri göstermeye
yönelik yoğun bir propaganda kampanyası yürütmektedirler. Hattâ bunun da
ötesinde fakülteler, ilerlemenin önünde duran, sözüm ona öğrenciler,
ana-babaları ve kamuoyu tarafından talep edilen sanal eğitimin melhem olmasını
engeller konumdaymış gibi yansıtılmaktadır.
York Üniversitesi fakülteleri tüm bunları işitmiştir.
Nitelikli eğitim sürdürmek ve kendilerini yönetimin saldırısından korumak için
buna şiddetle karşı koymuşlardır. Uzun süren grevleri süresince böylesi bir
yönetim propagandasına karşı, yüksek öğretimde olup biten gerçekleri yansıtarak
ayakta durmuşlar ve öğrenciler, basın-yayın kuruluşları ile kamunun desteğini
büyük çapta elde etmişlerdir. En önemlisi ise, veto gücünü de kapsayan,
öğretimin otomasyona geçirilmesine ilişkin tüm kararlarda doğrudan ve kesin
denetim yetkesini etkin sonuçlar elde edilmesi durumunda fakülte üyelerine
tanıyan özgün ve başka bir örneği bulunmayan hükümlerin bulunduğu yeni bir
sözleşmeyi bağıtlamışlardır. Bu sözleşmeye göre, - video, CD Rom, Internet ağ
yerleşkeleri, bilgisayar aracıyla görüşmeler, vb. – seçenekli sunuşlar ya da
sınıf içi öğretime ek olarak teknolojinin kullanımına ilişkin tüm kararlar,
“ortamlarda teknoloji kullanımının uygunluğu konusunda fakültelere üye
çalışanların pedagojik ve akademik karar ve ilkeleri doğrultusunda olacaktır.”
Sözleşme ayrıca, “bir fakülte üyesinden kendisinin onayı
olmaksızın bir kursun yazılıma aktarılmasının talep edilmemesini” güvence
altına almaktadır. Böylece, York fakülteleri, aynı zamanda konumlarını,
özerkliklerini ve akademik özgürlüklerini koruyarak, yeni teknolojilerin
kullanılması durumunda, eğitimin niteliğinin düşürülmesinden çok özgün bir
iyileştirmeye katkı sağlama yönünde olanaklara sahip olacaklardır. Savaş henüz
kazanılmış olmakdan uzaktır, ancak bu bir başlangıçtır.
Öğretimin ürünleştirilmesinden kaynaklanan ikincil
doğurgular takımı, üniversitenin, üretilmekte olan ürünler için bir pazara
dönüştürülmesini kapsamaktadır. UCLA’daki görevliler, yüksek teknolojinin
öğrenci odaklı olmasını, çünkü öğrencilerin, fakültelerin kendi kurslarında ağ
yerleşkesi teknolojisinin daha yoğun olarak kullanılmasında ısrarlı olduklarını
ileri sürmektedirler. Ancak günümüzde, öğrenciler tarafından böylesi bir talep
yoktur; bu konuda ciddî bir araştırma olmadığı gibi, kanıt da bulunmamaktadır.
Gerçekte ise, öğrencilerin oy kullandığı bir-iki araştırmada, özellikle de –
etkin talep tanımı biçimindeki pazar için – ödeme yapmaları istendiğinde
girişimlerin uygulamaya konmasına karşı çıkmışlardır. UCLA’da öğrenciler,
Öğretimin İyileştirilmesi Girişimi’ne karşı öneriler ileri sürmüşlerdir.
UCLA’da kullanılmakta olan WEB-CT yazılımının tasarımcısı olan British Columbia
Üniversitesi’nde, kendilerine yüksek teknolojik gelecekte çok daha güvenli bir
yer vaad eden uzun süreli bir yönetim kampanyasına karşın, öğrenciler, benzeri
bir girişime referandumda bire karşı dört (1/4) oranındaki oy ağırlığıyla karşı
çıkmışlardır. Her iki üniversitedeki yöneticiler, olumsuz yöndeki bu öğrenci
kararlarını küçümsemeye, göz ardı etmeye ya da çarpıtmaya gayret etmişlerdir.
Ancak, burada bir mesaj yer almaktadır: Öğrenciler özgün yüz
yüze eğitim istemektedir, çünkü onlar siber dolandırıcılık için para
harcamamaktadırlar. Yine de, gerek UCLA ve gerekse
UBC’deki yöneticiler, bilgi teknolojisi altyapısına yaptıkları yatırımlarından
bir nebze kazanç elde etmek üzere bir pazar oluşturma konusunda umutsuz da
olsalar, gündemleri doğrultusunda ilerleme sağlama kararı aldılar. Böylece,
ilgileri ya da ödeme güçlerine bakılmaksızın, eğitim görmenin bir koşulu
olarak, öğrencileri (ve fakülteleri) kullanıcı olmaya ve sonuçta da donanım,
yazılım ve içerik ürünlerinin tüketicileri olmaya zorlayan bir “istenç” ile bir
pazar oluşturmaktadırlar. Tüm öğrenciler eşit biçimde bu sermaye yoğun eğitimin
altından kalkabilecekler mi?...
Bir başka etik nitelikteki konu da, öğrencinin açık hat
etkinliklerinden yararlanmasıyla ilgilidir. Birkaç öğrenci, bilgisayar destekli
kursların, ürün ve pazar geliştirme için sık sık alan denemeleriyle öylesine
cilâlanmış olduğunu, kendilerinin, kursları incelerken kursların da
kendilerini incelediğini fark etmektedir. Kanada’da sözgelimi, satıcılarına
kullanıma ilişkin veriler sağlamak karşılığında Sanal U yazılımının telif hakkı
ücretsiz olarak üniversitelere verilmiştir. Böylece, bir yandan öğrencilerle,
öte yandan profesörler ve öğrencilerin kendi aralarında yaptıkları iletişimi
kapsayan tüm açık hat etkinlikleri, satıcı tarafından yararlanılmak üzere
izlenmekte, kendiliğinden sistem tarafından dosyalanmakta ve arşivlenmektedir.
Sanal U bağlamındaki kurslara kayıtlı öğrenciler, gerçekte resmen tasarlanmış araştırma
denekleridirler. Bu durumda, federal kaynaklar, yazılım geliştirme ve alan
taramalarını saptamada kullanıldığından, satıcılar, insan deneklerin
araştırmada kullanımına ilişkin etik ana kurallara uymaları konusunda zorunlu
tutulmuşlardır. Dolayısıyla, kaydı yapılan tüm öğrencilerden, açık hatlardaki
etkinliklerinin sahiplik hakkı ve denetimini satıcılara aktaran formu
imzalamaları istenmektedir. Formda, “kursta Sanal U’nun bir öğrencisi olarak, …
araştırma, geliştirme ve gösterim amaçlarıyla kullanılan, … Sanal U
yazılımlarınca derlenen, bilgisayarca üretilen kullanıcı verileri, konferans
döküm verileri ve sanal simgelerin verilerine sahip olunmasına izin veriyorum.”
ibaresi yer almaktadır.
UCLA’nın Evde Eğitim Ağı başkanı John Korbora’ya göre,
tüm uzaktan öğrenme kursları, şirket yetkililerince benzer biçimde izlenmekte
ve arşivlenmektedir. Provost Bürosundan Harlan Lebo’ya göre, UCLA
yerleşkesinde, kurs ağ yerleşkelerinin öğrenci tarafından kullanımı düzenli
biçimde yönetimce kayda alınarak değerlendirilmektedir. UCLA WEB-CT yazılımı
tasarımcısı Marvin Goldberg, sistemin “pusuya yatarak” tüm açık hat
etkinliklerinin kendiliğinden yüklemesi ve istendiğinde geri çağrılarak ele
alınmasına fırsat tanıdığını bildirmektedir. Bu yeteneğin nasıl ve kim
tarafından kullanılacağı, özellikle ağ yerleşkelerinin öğretim görevlilerinin
dışındaki kişilerce kurulması nedeniyle, tümüyle açıklığa kavuşmuş değildir.
Kurstaki öğrenciler ve fakültelerin yanısıra, öğrencilerin iletişimine erişim
hakkına hangi üçüncü taraflar sahip olacaktır?.. Öğrenci açık hat katkılarına
kim sahip çıkacaktır? Kendi çalışmalarının gizliliği ve tescilli denetimine
yönelik olarak öğrencilerin, eğer varsa ne gibi hakları söz konusu olacaktır?
Önceden bildirilmiş rızalarını verme ya da geri alma konumunda olabilmeleri
için, açık hat etkinliklerinin en son durumuna ilişkin ön bilgiler kendilerine
verilmekte midir? Yalnızca deney niteliğindeki ve bu nedenle de kanıtlanmamış
eğitsel değeri bulunan kursları eğer öğrenciler alıyorsalar, o zaman bu kurslar
için tam harç ödemek zorunda olacaklar mı?.. Kurs adıyla maskelenen üretim
denemelerinde öğrenciler eğer “deneme tahtası” olarak kullanılıyorsalar, bu
kurslar için ödemede bulunmak zorunda mıdırlar ya da kurslara katılmaları için
kendilerine mi ödemenin yapılması gerekir?.. Bir adım daha ileri giderek, ayak
altına alınmış, gölge bir siber eğitimden hoşnut kalmak durumunda mıdırlar?…
Belirmeye başlayan bu konulara karşı Kanada’daki öğrenci örgütleri karşı
çıkmaya başlamıştır ve ABD’de, benzer öğrenci kaygılarının bazı işaretleri
belirmektedir bile. Amerikan Eğitim Kurulu için, diploma fabrikalarına
ilişkin klasikleşmiş 1959 yılı çalışmasında Robert Reid, belirgin diploma
fabrikalarını aşağıdaki niteliklere sahip olarak tanımlamaktadır:
·
Derslikler yok,
·
Fakültelerin sıkça olarak,
yetiştirilmemiş ya da ortada görünmeyen görevlilerinin, etikten yoksun, kendini
arayan nitelikleri, ileri sürecekleri önerilerinden daha iyi değildir.
Şimdi yapılma aşamasında olan sayısal diploma fabrikaları
betimlemesi uygun bir deyiştir. Nitelikli yüksek eğitim tümüyle ortadan
kalkmayacaktır, ancak ayrıcalıklı olanların, ancak zengin ve güçlü kişilerin
çocuklarına açık özel korunak durumuna gelecektir kısa zamanda. Geriye
kalanlarımız için ise yüksek öğretimde iç karartıcı yeni bir çağın ilk ışıkları
görünmüştür. Önümüzdeki on yıl içinde, bir zamanlar büyük demokratik yüksek
öğrenim sistemimizin tellerle birbirine bağlı kalıntıları gibi görüneceğiz ve
bunun böyle olmasına nasıl izin verdiğimize şaşacağız. Şimdi bunun böyle
olmasına izin vermeme kararlılığında olmadığımız sürece, gerçekten şaşıp
kalacağız.”
Bu bilim insanının olayları
irdeleyerek ele alan değerlendirmesi, önümüzdeki yıllarda Türkiye’de olup
biteceklerin bir kehaneti gibi nitelendirilebilir. Nitekim, TELEKOM ve
piyasada at koşturan pek çok özel iletişim şirketi arasında süregelen kıyasıya
rekabet ve buna ilişkin haberler, basında her gün şu ya da bu biçimde yer
almaktadır.
Araştırmanın daha başından bu
noktaya dek belirtilmeye çalışılan, bilginin bir güç odağına dönüşmesi ve
bilginin denetim altına alınarak kapitalist ülkelerin yayılmacı emellerinin,
geri kalmış ülkeler üzerinde, bilgi ağları aracılığıyla yaşama geçirilebilmesi
için yeni denetim odaklarının oluşturulması gerçeğine, Demokratik Eğitim
Kurultayı çerçevesinde Türk öğretmenine ışık tutacak bir biçimde parmak basma
noktsına artık gelinmiştir.
Davranışçı
yaklaşımın temsilcilerinden olan Skinner, çağrışım, pekiştirme, ödül, ceza, vb.
kavramlarla öğrenme makinalarını geliştirmiş; Piagèt’nin davranışsal yaklaşıma
karşı ileri sürdüğü bilişsel gelişim aşamaları anlayışına uygun yeni teknolojik
ürünler piyasaya sunulmuş ve sonunda, Vigotski’nin toplumsal-kültürel etkileşim
ortamında bireyin bilişsel gelişimini tamamlayabileceği düşüncesi, World Wide
Web (Küresel Bilgisayar Ağı) olgusuyla küresel boyutlarda tümleştirilmiştir.
Edgar
(1995)’ın bu çerçevede yaptığı bir çalışmadan hareketle, öğrenme makineleri ya
da daha sonra merkezi öğretme sistemlerinde Skinner anlayışının bir ürünü
olarak, konuya dayalı, davranışsal hedefler ön plana çıkarılırken, Piagèt’nin
etkisi altında bilgisayar sistemlerinin bireye özgüleştirilmesi ve açık uçlu
ortamlarda, öğrencinin kendi öğrenme yapılarını oluşturması odak noktasına alınmış olduğunu saptamak
olanaklıdır. WWW (Küresel Bilgisayar
Ağı) ortamlarında ise, Vigotski’nin, bireyin ancak toplumsal ortamda üst
düzey düşünme süreçlerindeki yetkinliği sergileyebileceği anlayışının bir
ifadesi olarak, öğrenmenin toplumsal boyutlarını öne çıkaran, herkese
ulaştırılabilir, bireyler arasında iletişimli, dinleyicileri/okuyucuları
kapsayan eğitim projeleri yararlı sonuçlar vermiştir ve gittikçe de
gelişmektedir.
Bu
üç anlayışı oluşturan Skinner davranışçılığı, Piagèt bilişselciliği
ve Vigotski üstbilişçiliği (metacognitive stratejileri) aşağıdaki gibi
karşılaştırılabilir.
Piagèt,
Skinner için şu eleştirileri yöneltmiştir:
-
Uygulanan öğretim makinaları çocuğun ruhuna uygun
değildir. Bu görüşü, zamanın dilbilimcisi Noam Chomsky de dile getirmiştir.
-
Çağrışım makinaları pahalıdır.
-
Dil öğrenimine uygun değildir.
Skinner, Piagèt ve Vigotski’nin Görüşlerinin, Eğitim
Teknolojisine Uyarlanmalarının Karşılaştırmalı Bir Değerlendirmesi
|
Özellikler |
Skinner |
Piagèt |
Vigotski |
|
Eğitim Pedagojisi |
Konu odaklı |
Öğrenci Odaklı |
Toplumsal Çerçeve Odaklı |
|
Hedef |
Programlanmış makinayla öğrencide davranışsal değişiklik
oluşturabilme. |
Öğrencinin
bilgisayarı programlayabilmesi. |
Bireysel dilin ve üst düzey bilişsel gelişimin toplumsal ortamda sağlanabilmesi. |
|
Eğitim Ortamı |
Soyutlanmış öğrenciler; bilgi kaynaklarına sınırlı
erişim |
Yerel öğrenci grupları |
Herbir öğrencinin herhangi bir zamanda konu için hazır
olması. |
|
Eğitim Programı |
Öğretmenin geliştirdiği ve
yürüttüğü birtek program |
Yapısalcılık, öğrenciyi konu alanlarında deney kurgulama ve yürütme konusunda serbest
bırakma. |
Tüm öğrenme etkinliği, bireyin içinden geldiği gibi
gelişir; programlar arasında geçişler mümkün. |
|
Bilgisayar |
Merkezi, önceden programlı, işlem dilleri var. |
Yerel nitelikte; birey kendisi
programlayabilir. |
Ağ’ın bölünmezliği (bütünlüğü) esastır; birey dili
toplumsal uzayda başlar. Ağ, uzaydaki bağlantı sonrasında da yaşantı olanağı
sunar |
|
Veriler |
Merkezi, programlı |
Kişisel bilgisayarın gücü, yeni kültürel alanlara
geçişe fırsat tanıyabilir. |
Ağ, Üstbağlantılardan oluşur. |
|
İşlem Ortamı |
Laboratuvar (soyutlanmış bireyler) |
Büro ya da ev |
Bir tek bağlanma ile Ağ, küresel çapta tüm
konuları/bireyleri ilintilendirebilir. |
|
Paralel Güdülenme |
Yok |
Yok |
……… “Haydi, söyleşiye burada son verelim!”, vb.
duygulanımlar mümkün. |
Piagèt’nin dayandığı nokta, Skinner
yaklaşımında bireye girişim özgürlüğünü kullanma fırsatının tanınmamış olması,
dolayısıyla özgür eğitim değerinin olmayışıdır. Deneyin temeli, özgür etkinlik
aracılığı olmaksızın anlaşılmayınca,
sonraki aşamaları zaten önemsizleşmektedir.
Öte
yandan Vigotski , Piagèt’ye şu eleştirileri getirmiştir:
-
Çocuğun düşünce gelişimi, ötizmden toplumsallaştırılmış
söze, hayali görüntüden ussal ilişkilere geçişi nasıl gösterebilir?
-
Çocuk, yetişkinlerin söz ve düşünüş biçimini özümseme
yoluyla öğrenme sürecini nasıl gerçekleştirebilir?
Piagèt’nin, konuşma ya da söz,
toplumsallaştırılmıştır anlatımı söze, sanki daha başından toplum
dışıymış gibi bir anlam kazandırdığından, ancak gelişme ve değişme
sonucunda toplumsallaşmıştır, iletisini yüklemektedir. Oysa Vigotski’ye
göre, dilin temelinde toplumsal etkileşim ya da toplumsal bağlantı yatar. Söz,
bu ortamda bulunanları etkiler; yetişkin ya da çocuk tarafından konuşma
başlatılır. Öyleyse, çocuktaki ilk konuşma biçimi, tümüyle toplumsaldır.
Üstelik çocuğun, her konu alanı için almaya en üst düzeyde açık olduğu bir
dönem vardır. Üst düzey düşünme süreçlerindeki gelişmenin toplumsal ve kültürel
doğası, yetişkinlerle işbirliğine bağlıdır.
Vigotski bu düşüncesini, ZOPED (Zone
of Proximal Development) ya da Gelişmeye Açık Alan kavramıyla belirtmektedir.
Buna göre, bir alanda birey kendi başına çalışırken belli düzeyde bir başarım
sergileyebilir. Oysa bir bilgisayar, bir yaşıt, bir uzman ya da kendisinden
daha becerili bir başka kişinin eşliğinde ya da kılavuzluğunda aynı çalışmayı
yaparsa, kendisindeki gizilgücü en üst düzeyde kullanma olanağını
bulabileceğinden, ortaya bu iki durum arasında belirli bir başarım farkı
çıkmaktadır. İşte, Vigotski çocuğun bu etkinliğine toplumsal çıraklık
olarak bakmaktadır. Nitekim, Berryman da çıraklığa değinirken, kapsam/içerik,
yöntem, ardışıklık ve toplumbilim açısından bilişsel çıraklığı ele almaktadır.
Buna göre, kapsam çerçevesinde; işin püf noktası, bilişsel yürütme
stratejileri olarak hedefleri belirleme, stratejik planlama, gözetleme,
değerlendirme, gözden geçirme (metacognitive stratejiler)yi belirtmektedir.
Öğrenme stratejileri çerçevesinde yeni alanlar bulma, belli bir
konuda derinlemesine bilgi edinme, bellekteki bilgileri yeniden biçimlendirme
niteliklerine işaret etmektedir. Yöntem çerçevesinde ise, gözlem
yapma, katılma, çerçevede uzmanca stratejiler bulma etkinliklerine dikkat
çekmektedir. Yine yöntem
boyutunda, ele alınan konuyla ilgili olarak gözden kaçanların dikkate
sunulması, dönüt sağlanması, anımsatıcı ipuçların işe koşulması çok önemli
bir yer tutmaktadır. Bu yoldan pekiştirme
işlevi gerçekleşmekte ve konu üzerinde bireyin denetimi egemen
olmaktadır. Dolayısıyla, bir yandan birey dışsal süreçler üzerinde etkinliğini
somutlaştırırken, öte yandan, ulaşmak istediği hedefe yönelik olarak sürekli
biçimde özdenetim altında kendi bilişindeki bilgi, süreç ve değerlendirme
aşamalarını geliştirmektedir. Aşamalılık boyutunda ise, karmaşık
sorunlarda/konularda ayrıntılara geçmeden önce, tüm alanı görebilme duygusu
kazandırılmaktadır (şema oluşturma). Son olarak, toplumbilim açısından bilgi
ne zaman, nerede ve nasıl başka durumlara aktarılabilir? sorusunun yanıtı
aranmakta ve başkalarıyla birlikte çalışmanın önkoşul olduğu belirtilmektedir
(Gümüş, 1997; Osborne; Metcalfe ve Shimamura, 1996).
Bu açıklamalar, edilgin öğrenen birey
yerine, etkin ve toplumsal ortamda katılımcı bireye ışık tutmaktadır. Ancak
unutulmamalıdır ki, öğrenme sürecinde biliş, istenç, duygulanım bir bütün
olarak etkindir. İstenç, başarımı kılavuzlayıcı etkendir; özerkliğin
simgesidir. Özellikle derin başarıyı hedefleyen bireylerde sebat olarak
yansımasını gösterir.
Bireyin
WWW (Küresel Bilgisayar Ağı)’deki konumunun iyi saptanabilmesi için öğrenmenin
şu ölçütlerine göz atmakta yarar vardır. Öğrenme:
1.
Bilgideki artıştır; çok şey bilmedir.
2.
Ezberlemedir; yüklenen bilgiye yeniden ulaşabilmektir.
3.
Gerekli oldukça işe koşulabilecek olgular, beceriler ve
yöntemleri elde etme/edinmedir.
4.
Konular arasında ve dünya ile bağlantı kurma,
anlamlandırma ve soyut kurgulamadır.
5.
Değişik yoldan gerçeği yorumlama ve anlama; bilgiyi
yeniden yorumlayarak dünyayı kavramadır.
İlk iki maddede sıralanan öğrenme
biçimi, bilgiyi değiştirmeksizin aktarmacılıktır. Oysa, üç, dört ve beşinci
maddelerdeki öğrenme yolları; güdüleyici uygun ortamı, yüksek öğrenme
etkinliğini, yaşıtlar ve öğretmenlerle etkileşimi, son olarak da iyi
yapılandırılmış bilgi/veri tabanını gerektirir.
WWW (Küresel Bilgisayar Ağı)’de
birey, derin öğrenmeyi gerçekleştirebilmesi için;
1. Okuma metnini anlama ve yorumlama,
sonra da kendine özgü yapıyı bilişinde oluşturma sürecini olgunlaştırmış (uyumlaştırma);
2. Metinde yer alan dil, işaretler, akış
şemaları, çizelgeler, resimler, vb. bilgi işaretlerini tümleştirme becerisini
kazanmış olmalıdır.
3. Laboratuvarda ya da düzyazı/nesir türü
yazılarda olduğu gibi, öğrenilen konular başka etkinliklerle tümleştirilerek
konu içeriğinin anlaşılması kolaylaştırılmalıdır.
4. Öğrenilenlere ilişkin dönüt sağlanmalı,
eksikler tamamlanmalı, yanlışlar düzeltilmelidir.
5. Öğrenenin amacı/hedefi, yapılan
etkinlikler ve bunların sonuçları üstüne düşünme geliştirerek, yukarıdakiler
arasında bağlantı kurmak ve gerçeği yorumlamak ve anlamak olmalıdır.
Hedeflerin
ana çizgileriyle bu biçimde saptanmasından sonra, hangi açılardan ve koşullarda
gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceklerine değinmek yerinde olacaktır.
Beyin
Odaklı Kuram (Brain Dominance) (Johnston ve Orwig, 1997)’a göre, bilişsel
süreçler, beynin sağ ve sol yarımkürelerinde gerçekleşmelerine
bağlı olarak ayrımlaşmaktadır. Sağ yarım kürede; sözdışı, somut, doğal
bütüncül yapısıyla algılanan iletiler işlenirler. Bütün bir görüntüyü
oluşturan ve bütünle ilişkili parçaları ele alan örüntülerdeki benzerliklerin
saptanmasına yönelinir. Bu yarımkürede, ezgisel ve çizimsel
yetenekler gibi sanatsal güçler yansımasını bulmaktadır. Bu niteliklerin
bilinmesinden hareketle, Küresel Bilgisayar Ağı’nın Ağbağ
sayfalarında erişilen bilgilerin çözümlenmesi; bu süreçte, öğeler arasındaki
benzer yanların belirlenmesi, iletilmek
istenen iletilerin sanatsal örüntü aracılığıyla özümsenmesi, etkin grafik,
çizim, vb. işlemler yapılarak bütüncüllüğe ulaşılması, vb. bireysel güçleri işe
koşmak sözkonusu olmaktadır. Bu saptamalara dayanarak, bir Küresel
Bilgisayar Ağı sayfasının tasarımındaki albeni derecesi; renkler, ışık
demetleri, eğer varsa eşlik edici ana ya da düşük tonlu müziği, grafikler,
durağan ya da hareketli resimler, vb. beyin sağ yarım küresindeki işlevleri
gelişkin bireylere ilginç gelmektedir, denebilir.
Öte
yandan, beynin sol yarımküresinde sözel, soyut ve çözümleyici bilgiler,
doğrusal ve ardışık bir biçimde işleme sokulurlar. Bütünü temsil eden
küçük işaretlere yönelerek aralarındaki farklılıklar ve karşıtlıklarda odaklanılır.
Matematik ve dil gibi akıl yürütme/uslamlama güçleri işe koşulur. Bir
başka deyişle, metnin neredeyse yazıya dayanan ve okuma-dil ağırlıklı edimin
egemen olduğu Küresel Bilgisayar Ağı sayfalarıyla etkileşimde, beynin
sol yarım küresi etkindir.
Bu
saptamadan da anlaşılabileceği gibi, beynin yalnızca sağ ya da sol yarım
küresini belirgin bir ağırlıkla işe koşma eğiliminde olan bireylerin WEB
sayfaları üzerinde çalışırken, gerek çalışma sürelerindeki güdülenme
dereceleri, gerek çalışmanın, sonuna dek sürdürülebilmesinde gerekli bir öğe
olan sebat/dayanma/sabır gücü ve gerekse genel anlamda duygulanım
boyutundaki etkilenme düzeyi, olması beklenen etkililik ve verimlilikte
gerçekleşemeyebilecektir. Ancak, her iki yarım küreyi de bütüncül bir yapıda
işe koşabilen bireyler, anılan bu öğeler açısından umdukları sonuçlara daha
kolaylıkla ulaşabileceklerdir, denebilir.
Öte
yandan, Harward Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Howard Gardner’in Project
Zero olarak anılan ve 1980’li yıllardan 1997 yılına dek uzanan, zekânın
bileşenlerini saptamayı hedefleyen çalışmalarının bir sonucu olarak (Campbell,
Campbell ve Dickinson 1996);
1.
sözel-dilsel yetenek,
2.
sayısal-matematik yetenek,
3.
görsel-uzay ilişkileri yeteneği
4.
ezgisel-işitsel yetenek
5.
dokunsal-devinişsel yetenek
6.
bireylerarası
ilişkileri geliştirme yeteneği ve
7.
bireysel iç yaşantıları gözlemleme yeteneği
gibi belli başlı yedi bireysel
güç kaynağının anlamlı derecede etkin olduğu ortaya sergilenmiştir. 1996
yılı sonunda ise, sekizinci bir güç kaynağı olarak çevreci/doğacı yetenek ile
1998 yılında da varoluşçu zekâ (düşünme yetisi) ileri sürülmüştür.
Küresel
Bilgisayar Ağı sayfalarında sergilenen olanaklar çerçevesinde, sözel ve
sayısal işlemlerin yapılmasına ek olarak, grafik çizimlerin getirdiği
kolaylıklar sonucunda, üç boyutlu görsel imgelerle bu güç kaynağının da etkin
biçimde işe koşulmasına giden yollar açılmış olmaktadır. Yine Küresel
Bilgisayar Ağı’nda işe koşulan müzik yayınları ya da müzik eşliğindeki
sayfalarda bireyin ezgisel gereksinimine yanıt verilmesi de bir dereceye kadar
sağlanmış olmaktadır. Ancak, dokunsal-devinişsel etkinliğine gelince, Küresel
Bilgisayar Ağı’nın bağlandığı bilgisayar ekranı karşısında uzun süreler
edilgin bir konumda kalmaya mahkûm olan bireyin doyumsuzluk sorununu
yaşaması bir dereceye kadar kaçınılmaz olmaktadır. Yine de, spor, plastik
sanatlar, vb. etkinlik alanlarında bilişsel yapının psiko-motor/devinişsel alt
bölümlerini ilgilendiren sanal görüntü ve devinimler eşliğinde bireyin,
kendisine iletilmek istenen iletileri içselleştirerek kendi eylemlerine dönüştürmesi
olanağından söz edilebilir.
Vigotski’nin
de ileri sürdüğü gibi, toplumsal-kültürel örüntüde bireyin ancak kendisini bir
bütün olarak ortaya koyabileceği anlayışının somut yansıması olan bireylerarası
ilişkileri gerçekleştirme yeteneği, özellikle bilgi alış-verişi/söyleşi
grupları ya da elektronik posta olanakları ile doğrudan bireyden
bireye ilişkilerin yürütülmesi biçiminde ortaya çıkabilmektedir.
Bireylerarası
ilişkilerden fazlaca haz duymak bir yana, kendi yalnızlığıyla baş başa kalmayı
tercih eden ve iç yaşantıları/gözlemlerine dikkatini odaklandırarak; gerek
ezgi, resim, grafik ve plastik sanatların ve gerekse şiirsel, yazınsal, vb.
etkinlik alanlarına duyduğu derin ilgi ve güdülenme nedeniyle o tür yapıtlara
erişme ve kendine özgü yapıtları somutlaştırma/üretme çabasında olan bireylere
de değişik olanakların sunulduğundan söz edilebilir. Özellikle son yıllarda,
ayrı ayrı bireyler başta olmak üzere, çeşitli bilim ve sanat kuruluşlarının
kendi Küresel Bilgisayar Ağı sayfalarını oluşturarak buralarda
yapıtlarını sunmaları, - ki bunlara, dünyanın en ünlü müzelerinden olan
Paris’teki Louvre Müzesi örnek olarak gösterilebilir – iç yaşantılarını daha da
zenginleştirmek isteyen ve etkinliklerine çok boyutluluk katmada kendilerine
örnek arayan bireyler için büyük olanaklardır, denilebilir.
Son
olarak, Darwin’in doğa içinde yaptığı uzun süreli gözlemleri, değişik
şarapların tat ve koku yönünden niteliklerini belirlerken ilgili uzmanların
sergiledikleri tatsal değerlendirmeler, bir araba motorunun çıkardığı ses ve
titreşimlerden hareketle markasını belirleyen uzmanın işitsel yaklaşımı, parmak
izleri üzerinde çalışan bilirkişilerin şaşırtıcı duyarlılıkları, vb. özel
becerilerin oluşturduğu doğacı yetenek sözkonusu olduğunda, her ne kadar
doğal nitelikleri gibi olmasa da, sanal görüntülerin sergilendiği bu tür
olanaklar ve hattâ yeni tür ve nitelikleriyle karşı karşıya gelmek çok
olanaklıdır. Özellikle de Ağbağlar aracılığıyla değişik ülkelerde oluşturulan
söyleşi gruplarına üye bu tür yetenekli bireylerin gözlemlerini karşılıklı
paylaşmaları, Küresel Bilgisayar Ağı sayesinde gündemde yerini
korumaktadır.
Yukarıdaki
öngerekliliklerden anlaşılacağı gibi, Küresel Bilgisayar Ağı’ndaki
birey, öğrenme stratejilerini geliştirmiş, üstbiliş çerçevesinde hedefini
saptamış, planlamasını o doğrultuda gerçekleştirerek içsel ve dışsal süreçleri
gözetlemiş ve elde ettiği sonuçları değerlendirerek tüm çalışmasını gözden
geçirmiş; bununla da yetinmeyerek kendine özgü koşulları ve gayeleri dikkate
almak suretiyle yeni çıkarımları elde etmiş olmalıdır. Bu sürecin temelinde
ise, bilimsel kuşkuculuk bulunmalıdır.
Zaman
zaman Küresel Bilgisayar Ağı’ndaki çalışma olanaklarını etkileşimli
tanımlamasıyla sunan araştırmacılar da çıkabilmektedir. Bu bağlamda, ortaya
konan itirazlar ise şunlardır: Üstbağlantılı yazılar(*), metin tabanlı olarak etkileşimli
değildir. Öğrencinin eylemine kendiliğinden dönüt/geri bildirim sağlamaz. Metin
değişmez; ancak sistem çerçevesinde değiştirilebilir. Kitap boyutunda bir
metindir. Olsa olsa, öğrenciye akademik anlayışı geliştirme olanağı sağlar.
Üstbağlantılar, yazar tarafından önceden belirlenmiştir ve yapıyı kavramada
eylem olanağı vermez. Bu nedenle, bu bir yeniden paketlemedir. Üstelik,
bu yerde yoğun görüntüler de varsa, yüklemede/ekrana getirmede epey bir zaman
geçeceğinden, bir kitabı açıp bakma eylemine göre çok daha can sıkıcı ya da
sinirlendirici bir ruhsal tepkiye de neden olabilmektedir.
Ancak,
etkileşim kavramı çerçevesinde, Küresel Bilgisayar Ağı’nda yazı yazma,
görüşleri dile getirme, resim ekleme, değişiklikleri izleyerek, yorum, görüş ve
eleştirileri yansıtma olanağı verilmesinden sözedilebilir. Sonuçta, bireyin
metni kavraması, parçalar arasında tümleşiklik ilişkileri kurması, olanlarla ilgili
etkinlik gösterme, düşünce geliştirme, yorum yapma yoluyla verileri çözümlemesi
ve kanıt elde etmesi, bireşime gitmesi
sözkonusu olabilir.
Bu
çerçevedeki bir etkileşim tanımlamasının da ilerisine geçilerek, sanal bir
dünyada sanal bir kurum, oluşum ya da bilimsel araştırma merkezinde var olan
tüm araç-gereçlerin işe koşulmasıyla yapılacak bilimsel gözlemler, yolculuklar,
onlara ilişkin görüşler, yorumlar ve çıkarımlara vardırıcı çözümleme ve
bireşimler en etkin öğrenme yolunu oluşturabilir. Bu yöntemde, teknoloji kendi
doğal ortamında gözlenebilir. Uygun güdüleyici ortam, üst düzeyde öğrenme
etkinliği, başkalarıyla (yaşıt ve öğretmenleriyle) etkileşim ve iyi
yapılandırılmış bir bilgi tabanı ile karşı
karşıya gelinmesiyle mümkün olabilecektir. Tüm bu etkinliklerin ardından da, anında ulaşılabilir/on-line
elektronik dergilere düşünceler aktarılmış olursa, tüm olup bitenler, bireyin
bilişsel sisteminde özgünleşerek kalıcı bir niteliğe bürünmüş olacaktır.
Abraham Maslow’un gereksinimler
hiyerarşisinde; fizyolojik, güvenlik, sevme-sevilme (aidiyet), özsaygı
(başarılı olma, onaylanma, tanınma, vb.), bilme-anlama/kavrama, estetik (düzen,
simetriklik, vb.) ve kendini gerçekleştirme gereksinimleri yer almaktadır. Ancak kendisinden sonra insancı psikoloji
alanında çalışma yapan yeni Maslow’cuların eklemeleriyle bu aşamalarda artış
olmuştur. Buna göre, bireyin yalnızca içinde bulunduğu anlarda özlemini duyduğu
alanlarda ve konularda gayelerine ulaşmasını tanımlayan kendini gerçekleştirme
kavramı, başka bireylerin kendilerini gerçekleştirmesine yardımcı olmaya
dek vardırılmıştır. Bu durum aşağıdaki çizimde yansıtılmaya çalışılmaktadır.
Maslow’un Gereksinimler Hiyerarşisi/Piramidi(*)



Çizimden de anlaşılabileceği üzere,
başkalarının kendilerini gerçekleştirmesine yardımcı olma arzusunu taşıyan bir
kişinin mutlaka toplumsal örüntüde etkin olması gerekmektedir. Konuya çoklu
ortamlar açısından bakıldığında, Ağbağ sayesinde çok boyutlu ve yönlü bilgi
alış-verişinin sağladığı bu olanağın özverili biçimde işe koşulmasıyla
birlikte, sanal ortamda dayanışma ve yardımlaşmanın yolları açılmakta;
bireylerin sayısı çoğaldıkça öğrenen toplulukların oluşmasına yönelik
gerekli havanın oluşmasına yardımcı olunmakta ve iletişim alt yapısı ve
olanaklarının gelişmesi ve hızlanmasıyla da öğrenen toplumların
belireceği günlerin çok uzak olmayacağı umulmaktadır. Bütün bu ortak
çalışmaların sergilenmesine eşlik eden en etkin öğenin, ortak hedefe
dönüşme gizilgücünü taşıyan geleceği tahmin etme çabası olduğu
apaçıktır.
Bilgisayar ve Ağbağların sunduğu
imkânların, ülkelerin eğitim hedefleri ve kültürel özgünlükleri açısından
anlamının irdelenmesi gerekir. Bu teknolojik olanağın bir yeni yayılmacılığı
başlattığı bilinmektedir. Sömürüye dönüşmemesi için neler yapılabilir?
Küresel Bilgisayar Ağı
sayfaları, daha çok gelişmiş ülkelerin beyaz erkeklerince düzenlenmekte
ve postmodern bir anlayışla demokratik özgürlük adına, Küresel Bilgisayar
Ağı’na girmede geri kalmış sayılabilecek ve yeterli bilgi ve donanımdan
yoksun ülkelerin bireyleri, küreselleşen dünyanın belli hedeflerine çekilmeye
zorunlu bırakılmaktadırlar. Birinci aşamada yer alan katılımcılarda aşırı bir
özgüven ve başarım duygusu, geniş kaynaklar ve olanaklar egemen iken, ikinci
aşamada yer alanlar açısından, dışlanma ya da eleştirilme kaygısı,
gelişmelerin gerisinden gitme çabası ve sonuçta yapıcı ve yıkıcı ruhsal
gerilim eşikleri arasında gidip gelen bir Ağbağ’da kaybolma paranoyası/kaygısı
gözlenebilir olmaktadır.
Ekonomik sektörlerde küreselleşme
sürecinin değerlendirmesini yapan yetkililere göre, sistem, gelişmiş ülke
ekonomileri lehine çalışırken geri kalmış ya da gelişmekte olan ülke sistemleri
daha da yoksullaşmaktadırlar. Postmodernci
anlayışların şırıngalandığı kültürel alanlarda ve Küresel Bilgisayar Ağı’nda
üçüncü dünya bireyleri, hedef ve hedefe ulaştırıcı bilişsel ve dışsal
süreçlerden yeterince haberdar olmadıklarından, karmaşanın egemen olduğu, bir
yandan büyüleyici, öte yandan da ürkütücü nitelikteki Ağbağ ortamlarının
sarmalında, sözüm ona elde ettikleri konumlardan nasıl yararlanabilecekleri sorusu
tartışılmaya değmez mi?..
Hepsinden önemlisi de, Ağbağ’ımızı
Geliştirelim! sloganı çerçevesinde, VII. Kalkınma Planında hedeflenen - laik, evrensel, cumhuriyetçi, ulusal kültürü
geliştirici, düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş, yeni
fikirlere açık, kişisel sorumluluk duygusu gelişmiş ve bilim ve teknoloji
üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek - örnek Türk insanının temel
niteliklerinin nasıl kazanılabileceği ya da kazandırılabileceği sorusuna
verilecek yanıttır. Ulusal politikaların yeterince güçlendirilip
desteklenmediği, başka ülkelerin teknolojik ve bilimsel üstünlük ve
etkinliğinin altında ezilerek çaresizlik duygusunun yaşandığı dönemlerde,
bireylerin özgüveni, özsaygısı, yeterlik duygusu, başarım düzeyi olumlu mu,
yoksa olumsuz yönde mi biçimlenmeye eğilimli olacaktır? sorusu ayrıca
tartışmalara yol açabilecek niteliktedir. Ancak şurası iyi bilinmektedir: Dıştan
herhangi bir karışmanın olmadığı, bireyin kendi özgürlükleri
çerçevesinde, istediği gibi hareket edebildiği bir sanal ortamda öğrenen ve
kendini gerçekleştiren birey ya da bireylerden, öğrenen ve kendini
gerçekleştiren topluluklar/toplumlara doğru geçiş, çok daha kolay
olabilecektir!..
Ulusal/bireysel, ulusal/uluslararası
ve bireysel/bireysel düzlemdeki bilgi akışının, bireysel ve ulusal varoluş
açısından isteneni verebilmesi için, öyle anlaşılıyor ki, Ağbağ karşısındaki
bireyin duyarlı bir kavrayış, ayrıştırma (analiz), kanıt toplama, bireştirme
(sentez), esnek/eleştirel/yaratıcı düşünme gücüne sahip, iyi bir
iletişimci olarak yetiştirilmiş ve tüm bu becerileri kazanmış olması kaçınılmazdır.
Birey, bilgiye erişmekten öteye geçebilmeli, bu bilgiyle kendine özgü yeni
bir değer ve yorumlama sergileyebilmelidir. Bunun için ise, ülke, toplum ve
kültür bilgisinin ve karşılaştırma becerilerinin gelişmiş olması gerekir. Bu
gerekliliğin yerine getirilmesinde eğitim politikası çerçevesinde eğitimciye
çok görev düşmektedir. Piagèt anlayışından hareketle, bilgiyi özümseme
süreçleriyle uyumlaştırma süreçleri arasında ruhsal gerginliklere yol açan iç
çatışmaları gideren uzmanca örüntü tanıma becerileri
bireylere/öğrencilere kazandırılmalı, ondan sonra Ağbağ’da araştırma süreçleri
için bilgisayar başına oturulmalıdır. Vigotski yaklaşımı gereğince ise, uzman
kişilerin ya da uzmanca işlevi yerine getiren bilgisayar programlarının örnek
niteliğindeki bilişsel ve üstbilişsel stratejileri çerçevesinde ve etkileşimli
işbirliği koşullarında yeniyetmelik/çıraklık aşamasının geçirilmesiyle
birlikte, dilsel iletileri alt ve üst düşünme düzeylerinde ve doğru biçimde
değerlendirebilen bireyler ancak Ağbağ sanal ortamlarında özgüvenli ve
dolayısıyla özgür adımlarla yolculuklarını gerçekleştirerek kazançlı
çıkabileceklerdir. Benzeri bireyler ancak, kendilerini gerçekleştirerek
doğru tahminlerde bulunabilecekler ve etkin öğrenen toplulukların
oluşumunda etkin bir rolü gerçekleştirebileceklerdir.
KAYNAKÇA
Alexander, Shirley, Teaching and Learning on the World Wide Web. WWW.
Berryman, Sue E., Designing Effective Learning Environments. WWW.
Campbell, Linda, Bruce Campbell, ve Dee Dickinson, 1996, Teaching and
Learning Through Multiple Intelligence, WWW.
Noble, David F., Digital Diploma Mills: Automation of Higher Education.
(XMCA Tartışma Forumu’na Phil Agre tarafından aktarılmıştır:
pagre@weber.ucsd.edu).
Edgar, Robert, PC is to Piaget,
as WWW is to Vygotsky. WWW.
Gümüş, Nazım, 1997, Öğrenmeyi Öğretmenin Öğrenci Erişisi, Kalıcılığı ve
Akademik Benliğine Etkisi. H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış
Doktora Tezi. Ankara.
Elgin, Duane ve C. LeDrew, Global Consciousness Change: Indicators of an
Emerging Paradigm. WWW.
MacIsaac, Dan, The Pedagogical Implications of Parallels between Kuhn’s
Philosophy of Science and Piaget’s Model of Cognitive Development. WWW.
Metcalfe, J. ve A.P. Simamura, 1996, Metacognition: Knowing About
Knowing. WWW.
Osborne, Jason, The State of Metacognitive Measurement. WWW.
Resmi Gazete, 1995, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı: 1996-2000. 25
Temmuz, Sayı 22354 Mükerrer.
Ryder, Martin ve Brent Wilson, From Local to Virtual Learning
Environments: Making the Connection. WWW.